AKP ve CHP, partilerinin komisyon üyeleriyle bir araya geldi. AKP İmralı’ya ziyaret konusuna olumlu bakarken, CHP’den henüz bir karar çıkmadı. Peki komisyonun İmralı’ya gitmesi neden tarihi bir dönüm noktası? Ruşen Çakır ve Mümtaz’er Türköne tartıştı.
Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, İmralı’ya gidilip gidilmeyeceğini 21 Kasım Cuma günü görüşecek. Bu toplantıdan önce Meclis’te partiler, İmralı’ya ziyaret gündemiyle görüşmeler yaptı.
Önce MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay ve Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, TBMM’de AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’i ziyaret etti. Güler’in makamında gerçekleşen ziyaret saat 14.00 sıralarında başladı. Ziyaret yaklaşık 45 dakika sürdü. Ziyaretin ardından ayrılırken gazetecilerin “İmralı ziyareti ile ilgili mi görüştünüz” sorusuna Feti Yıldız, “Hayır” yanıtını verdi.
- Komisyon oylamayı erteledi: DEM Parti ve MHP’nin ısrarına rağmen İmralı ziyareti gündeme alınmadı
- Erdoğan İmralı ziyareti konusunda topu komisyona attı
- Feti Yıldız: “Komisyon, cuma günü İmralı Adası’na gidilmesi yönünde karar alacaktır”
AKP’den “olumlu” yanıtı
Komisyonun İmralı ziyaretini gündemine alacağı toplantıdan önce AKP’nin komisyon üyeleri Grup Başkanı Abdullah Güler başkanlığında toplandı. Toplantının ardından basın mensuplarıyla bir araya gelen Güler, “İmralı’ya gidilmesine olumlu baktığımızı değerlendirdik” dedi. Komisyonda İmralı’ya gitme kararı çıkarsa AKP’li hangi üyenin gideceği ise henüz belli değil.
Komisyonun İmralı ziyareti gündemli toplantısından önce CHP’li komisyon üyeleri de Özgür Özel başkanlığında bir araya geldi. İki buçuk saat süren toplantıda Özgür Özel komisyon üyelerinin görüşlerini dinledi, kararı parti yönetimi verecek.

Komisyonun İmralı’ya gitmesi neden tarihi?
Mümtaz’er Türköne, AKP’nin İmralı ziyaretine olumlu bakmasını değerlendirdi. Türköne’ye göre CHP, çekimser kalsa ya da İmralı’ya gitmeye “hayır” dese siyasi fırsatçılık olur:
“AKP gideceğini resmen açıkladıktan sonra CHP çekimser kalsa veya hayır dese, bu siyasi olarak fırsatçılık olur. Faturayı AKP’nin sırtına yükleyip, oradan emniyetli bir yere geçmek gibi algılanır. Ben CHP’nin böyle bir pozisyona düşmek istemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü komisyon kurulurken de CHP’nin katılıp katılmayacağı son dakikaya kadar belli değildi. Biraz Özgür Özel’in iradesiyle, partiye rağmen, katılma kararı alındı. Benzer bir şeyin tekrarlanma ihtimali çok yüksek”
“CHP İmralı konusunda aykırı düşen tavır alırsa elindeki kozları kaybeder”
AKP’nin yalnız olduğunu ileri süren Türköne, “DEM soruşturmalar konusunda CHP’ye destek veriyor. MHP, dikkatli bakılırsa, TRT’ten yayımlanmasına destek veriyor, başından itibaren hukuka riayet edilmesini ve işin hızla sonuçlandırılmasını talep etti. İşin kötü tarafı iddianamede kötü niyet var. Bu dava sonuçlanmayacak şekilde hazırlanmış iddianame. CHP’nin de desteğe ihtiyacı var. AKP ise koordineli bir şekilde bu iddianameye karşı kampanyaya başladı. Bütün kanallarda aynı tezlerle, aynı cümlelerle kampanya yürütülüyor CHP’ye karşı. İşin ilginç tarafı Erdoğan’ın dün söylediği laflar da bu denkleme oturuyor. Böyle bir hengamede elindeki kozları CHP bırakmış olur eğer İmralı konusunda aykırı düşen tavır alırsa. AKP’nin ‘evet’ demesi, CHP’nin üstleneceği riski tamamen ortadan kaldırıyor ve bir denge oluşturmuş oluyor” dedi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Merhaba, iyi günler. Meclis Komisyonu İmralı’ya bir heyet yollayacak mı? Yarın saat 14.00’teki toplantıda Komisyon buna karar verecek. Şu anda Cumhuriyet Halk Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nde Komisyon üyesi partililer ve parti yöneticileri ayrı ayrı bu konuyu görüşüyorlar. CHP’de Özgür Özel var, AK Parti’de ise Efkan Âlâ ve galiba Grup Başkanvekili ve Ömer Çelik var. Bu arada Feti Yıldız başta olmak üzere MHP’den bazı isimler AK Parti grubunu ziyaret etti. Bu ziyaretin konuyla ilgisi olup olmadığı belli değil. Mümtaz’er Türköne ile birlikte canlı yayında bunları konuşacağız. Mümtaz’er merhaba.
Türköne: Merhabalar.
Normalde seninle konuşup sonra yayınlıyoruz. Ama şu anda CHP’nin ve AK Parti’nin toplantıları sürüyor ve her an bir karar çıkabilir. Ben karar çıksa bile açıklayacaklarını sanmıyorum, yarına bırakacaklarını düşünüyorum. Ama yine de canlı yayın yapalım. Bu arada izleyicilerimizin de bu konuştuğumuz konuda soru ve yorumları varsa, benim ya da Medyascope’un YouTube sayfalarındaki chat bölümlerine yazarlarsa, onları da burada Mümtaz’er ile konuşuruz. Mümtaz’er, ben salı ve çarşamba günü Meclis’teydim. Bütün grup toplantılarını izledim ve değişik partilerden insanlarla konuştum. Konuştuklarımın en az yarısı bana seni sordu. O en az yarısının en az yarısı da senin MHP ile organik ilişki içerisinde olduğunu, bir anlamda Bahçeli adına konuştuğunu düşünüyor. Hatta kimileri de Bahçeli’yi yönlendirdiğini sanıyorlar. Ben öyle değil diyorum ama onlar kendilerinden çok emin bir şekilde konuşuyorlar. Ne dersin?
Türköne: Ankara bu tür efsanelerin dolaştığı bir yerdir, çok fazla dedikodu olur. Bu vesileyle tekrarlayayım: Benim hiçbir ilişkim ve bağlantım yok. Zaten olsaydı, son bir yıl içinde kimsenin gözünden kaçmayan ayrıntılardan yakalayıp önümüze koyarlardı. Sen de orada yaptığın gözlemlerde, diyaloglarda, benim sahnede hiçbir şekilde yer almadığımı, sanıyorum görmüşsündür.
Ama Devlet Bahçeli’yi çok eskiden tanıyorsun, Ülkücü hareketin içerisinden geliyorsun, camiayı biliyorsun. Onların nasıl akıl yürütebileceğini biliyorum
Türköne: Doğru. Muhakeme tarzları, kurdukları diyaloglar, argümanları, nasıl ikna olabilecekleri, hangi sözün arkasından nelerin geldiği veya nelerin olduğuna dair, MHP’yi ve Ülkücü hareketi bilmeyenlere göre bazı ilave birikimim ve tecrübem var. Ben 1970’li yıllarda, 1977-1978’de Ülkü Ocakları’nın dergisini çıkartıyordum. MHP’de senin de karşılaştığın insanların çoğu, benim ta 70’li yıllardan beri tanıdığım insanlar. Devlet Bey’i ben üniversitede okurken tanıdım. O zaman asistandı, biz talebeydik. O zamandan abimiz. Müsaade etsinler de bu kadar anlama ve yorumlama ayrıcalığımız olsun.
Ben uzun zamandır Meclis’e gitmiyordum. Bir gittim, Devlet Bey yine yaptı yapacağını. ‘’Gerekirse İmralı’ya ben giderim, üç maymunu oynamayı bırakın. Masaya oturup, gözünün içine bakarak konuşurum’’ diye bir çıkış yaptı. Çıtaları altüst etmiş durumda. Ben de hatta dün “Ağzımız açık Devlet Bahçeli izliyoruz” başlığıyla bir yayın yaptım. Şimdi bir izleyicimiz de “Bu nedir? Mesela telekonferans yapılabilirdi. Niye gidiliyor, niye gidilmek isteniyor?” diye soruyor. Burada olayın çok ciddi bir sembolik ayağı var değil mi?
Türköne: Sembolik anlamı çok önemli. Gündeme gelen ayrıntılara göre herkes kutuplaşıyor, fikir yürütüyor. Hatırlayalım, Komisyonun kurulması ve oluşturulması Öcalan’ın talebiydi; bunu herkes unutuyor. Hatta 2013-2015 arası müzakerelerde de Öcalan ‘’Hakikatleri Araştırma Komisyonu’’ adıyla bir komisyonun kurulmasını talep etmişti o dönemde. Yani Komisyon’un oluşturulması Öcalan’dan çıkmış bir fikir. Öcalan’ın kafasındaki de muhtemelen bu Komisyon’un bir şeyler konuşup tartıştıktan sonra gelip kendisiyle konuşması ve kendisini muhatap almasıydı. Tartıştığımız mevzu aslında Komisyon’un İmralı’ya gitmesi değil, onun da üzerinde, Öcalan’ın muhatap alınıp alınmadığı meselesi. Komisyon giderse, çözüm sürecinde karşı tarafın temsilcisi, lideri, sözcüsü olarak Öcalan, bütün haşmetiyle yer almış olacak. Bu tarafta da devlet kanadı bu işi Öcalan üzerinden yürütecek. Şimdi herkes için geçerli, sorulması gereken soru, bunun doğru bir karar olup olmadığı. Yani Öcalan’ın muhatap alınması doğru bir karar mı?
Mesela tam da bu noktada Akın Telatar “Görüşülse ne kazanılacak? Görüşülmezse ne kaybedilir?” diye soruyor.
Türköne: Öcalan’a tanınan muhatap alınma meşruiyeti sağlanmış olacak, görüşülürse, resmen muhatap kabul edilmiş olacak ve Öcalan da kendisine tanınan meşruiyet alanıyla Kürtlere, PKK’ya dönecek. Devletle PKK arasında bir köprü var. Bir tarafta Kürtler var. Öcalan o köprünün başını tutmuş vaziyette, o köprüyü oluşturuyor. Bu köprünün öbür ayağında da Bahçeli var. İkisinin kurduğu bir şey. Sanıyorum bu tür sorulara verilecek cevap şu: Böyle bir meseleyi çözmek için Öcalan’ın muhatap alınması doğru mu? Bana sorarsan, bunun sebeplerini tek açıklayabilirim, bu, son derece doğru. Öcalan’ın muhatap alınması lazım ve bu işin Öcalan üzerinden gitmesi gerekir. Çünkü 41 yıl süren bir kalkışmanın lideri 27 Şubat’ta “Biz ulus-devlet kurma hedefi için yola çıktık. Bunun için kan döktük ve sonunda bunun gerçekleşemeyeceğini anladık. Bundan vazgeçiyoruz” diyor. Herkes PKK’nın silah bırakmasına, Türkiye’den ayrılmasına odaklanıyor, ama odaklanılması gereken asıl mesele bu. “Ben ulus-devlet hedefinden vazgeçtim” diyor. Bunu PKK’ya da, Kürtlere de ve asıl devlete söylüyor. Bahçeli’nin bu kadar istekli, bu kadar kararlı ve ısrarlı bir şekilde meselenin peşinden gitmesinin sebebi de bu. Karşılarında, 41 yıl Kürt devleti kurmak için silaha sarılmış, kan dökmüş bir örgüt ve onun lideri var. Onlar gayet şatafatlı bir şekilde bundan vazgeçtiklerini açıklıyorlar. Bunun tartışması da oldu. Bunlar hep unutuluyor. PKK’nın sözcüleri veya o örgüt liderleri “Biz yenilmedik ama eşit kaldık. Pes etmedik, pes etmiyoruz ama netice de alamıyoruz” tarzı açıklamalar yaptılar. Mesele bu. Devlet 41 yıl süren kalkışmayı sona erdiriyor.
Bu nasıl, neye müracaat edilerek yapılır? Tam köprüde hem devletle çok açık iletişimi olan, görüşen bir örgüt lideri, arkasında da örgüt var. Herkesin yine atladığını düşündüğüm Öcalan’ın asıl gücü, temsilci ve sözcü olarak kabul edilmesinin asıl sebebi şu olmalı: Kürtler Öcalan’a bağlılıklarını, sempatilerini herhalde ikiye üçe katladılar. Çünkü ancak elinde silahla o kadar zaman dağlarda dolaşan bir örgütün lideri barışı tesis edebilir. Kürtler bugün şiddet üreten bir örgütün lideri olarak değil, barışı gerçekleştirme gücü olan bir lider, sözcü ya da temsilci olarak Öcalan’a itibar ediyor ve saygı duyuyorlar. Bu da, Öcalan’ın muhatap alınmasının, Öcalan’la bu mevzunun yürütülmesinin temel sebeplerinden biri olmalı.
Bir izleyici “Kürtçüsünüz siz. Bir dakika uğradım ve hemen çıkıyorum. Bu saçma sapan şeyleri kim dinler ki?” diyor. Sen Türksün, ben Lazım ve Kürtçüyüz. Hatta geçenlerde birisi, benim bir solcu olarak MHP’den, senin de DEM Parti’den milletvekili olmamızı yazmıştı. Ama orada şöyle bir sorun var: Öcalan DEM Parti’yi kapatıp Demokratik Cumhuriyet Partisi diye yeni parti kuruyor. Sen de artık oradan girersin. Bir izleyici de “Mümtaz’er’i iyi izleyin. Ne diyorsa tam tersi doğrudur” demiş. Ben de öyle dinliyorum. Sen ‘’sembolik olarak çok önemli’’ diyorsun, ben de’’ sembolik olarak hiçbir değeri yokmuş demek ki’’ diyorum.
Şaka bir yana şunu soracağım; Bir aradan sonra Erdoğan ve Bahçeli buluştu, 40 dakika kadar görüştüler. O görüşmeden sonra Bahçeli Grup Toplantısında “Kimse gitmiyorsa ben üç arkadaşımla gidiyorum” açıklamasını yaptı. Oradan iki soru çıktı. Kimileri “Aralarında sorun var. Bahçeli köprüleri atıyor, Erdoğan’a meydan okuyor” dedi. Kimileri de “Zaten anlaştılar, Bahçeli, İmralı’ya gidiş konuşunda Erdoğan’ı da ikna etti, olurunu aldı, son bir kez cila çekiyor” dedi. Benim salı günü MHP’den konuştuğum birtakım kurmaylar Erdoğan görüşmesinin çok olumlu geçtiğini ve her konuda mutabık kalındığını söylediler. Ama ben Grup Toplantısından önce konuşmuştum. Sonra zaten toplantı bitince, hepsi Devlet Bey’le beraber çıkıyorlar. Bir daha kimseyi göremiyoruz. Sonra Devlet Bahçeli’nin bu konuşması geldi. O zaman ben ikinci görüşteki gibi, ‘’Bahçeli, Erdoğan’la da anlaştı, son bir kez şey yapıyor” dedim. Ama Erdoğan Grup Toplantısında topu Komisyona attı, “Gidilsin” demedi. Komisyon şu anda toplanıyor ama İmralı’ya gidilip gidilmeyeceği yarın belli olacak. Ne diyorsun, Erdoğan gitme noktasında Bahçeli’yle aynı çizgiye varmış mıdır?
Türköne: İmralı’ya gidilecek, AK Parti de buna onay verecek. Çünkü emir çok yüksek, hepsinin iradesini aşan bir yerden geliyor. ‘’Nereden?’’ diye sorarsan, devletin, milletin âli menfaatlerinden geliyor. Bunu temsil eden de geçen gün Komisyon’da sunum yapan a MİT başkanı İbrahim Kalın. Bunu temsil eden adamlardan biri de o. Devlet katında, özellikle güvenlik birimlerinde görev yapanlarda, bu konuda herhangi bir tartışma yok, dışarıya yansıyan bir şey de yok.
Şimdi senin sorduğun soruyu biraz magazinleştirerek sana anlatayım. Erdoğan’la Bahçeli görüştü. Nasıl bir görüşme oldu? Bunu senaryolaştırmak bile mümkün. Devlet Bey zaten çok nazik bir adam. Devlet umuru da bilen bir adam. Konuşurken, son derece saygılı bir üslupla İmralı’ya gidilmesinin çok önemli olduğunu söylemiştir, Erdoğan da olumlu veya olumsuz buna hiçbir cevap vermemiştir. Ben bundan yüzde yüz eminim. Erdoğan bu tür durumlarda, genellikle son dakikaya kadar renk vermez, ketum davranır. Bahçeli de o ketumiyete binaen AK Parti’yi, Tayyip Bey’i zorlamak için ısrarla söyledi. AK Parti’nin İmralı’ya gidişe onay vermeyeceğine dair bir endişe, bir pay var ki, Bahçeli çıtayı çok yükseğe çekerek grup konuşmasında gündeme getirdi. Başka türlü açıklanabilecek bir durum değil. Hani saz heyetlerinde herkesin makama uyması için bir ritim saz olur ya, Burada virtüöz Devlet Bahçeli. Ritim saz Bahçeli’nin elinde. Diğerleri ona uymak zorunda.
Peki uymazsa ne olur? Uzaklardan, özellikle yurt dışında Fethullahçılar “Büyük kriz var, Cumhur İttifakı parçalanacak” diyorlar. Tabii bu olayda İmralı’ya gitmeme kararı AK Parti nedeniyle alınırsa, hakikaten bir kriz çıkar. Ama ben beklemiyorum. Sen bekliyor musun?
Türköne: Ben beklemiyorum; İmralı’ya kesinlikle gidileceğini düşünüyorum. Çünkü bazı şeyler var yapılmadığı takdirde, maliyeti yapılmasından çok daha fazla. Bu da öyle bir şey. Burada pişmiş bir aş var. Servis edilen, olgunlaşmış, belli bir aşamaya gelmiş bir süreç var. Ve bu, politik bir karar değil. Bu, tarihi bir karar. Yani siz Suriye’deki Kürtlerle ve Kuzey Irak’taki Kürtlerle, hepsini dahil ederek Türkiye’de çözüm süreci diye bir şey başlatıyorsunuz ve bu ülkenin geleceği için, ülkenin huzuru için, refahı için, güvenliği için çok önemli bir şey. Şimdi ‘’buna direnmek mümkün mü?’’ diye sormak lazım. Gelinen noktada İmralı’ya gidilmesi, onun ötesinde, Öcalan’ın muhatap kabul edilmesi, onun ötesinde, bu sürecin Kürtlerle uzlaşarak, yani Kürtler ‘’biz silahı bıraktık, ulus-devletten de vazgeçtik’’ dedikten sonra devlete düşen bir şey var. Devlet de orada inisiyatifsiz kalamaz; herhangi bir şey yapmadan duramaz. O da, bugüne kadar Kürtlerin şikayetleri, özellikle anayasal haklar konusunda, özgür, eşit ve onurlu vatandaşlık talepleri konusunda şikayetleri neyse onlara cevap vermek, onları tatmin edici bir noktaya taşımak zorunda. Şu anda yaşadığımız böyle bir şey. Şöyle düşünelim: İki blok arasında bir köprü var. Köprünün bir ayağında Öcalan duruyor, öbür ayağında Bahçeli duruyor ve ikisi de son derece pozitif, son derece kararlı, zaten tavırlarını net olarak açıklamış vaziyetteler.
Şöyle bir örnek üzerinden gidelim. Hep işte conflict resolution tarzı çözümlemeler yapılıyor. Dünyanın değişik yerlerinde bu tür etnik problemlerin çözümü ile alâkalı veya bu tür silahlı çatışmaların, şiddet yüklü çatışmaların olduğu yerlere dair örnekler veriliyor. Fehmi Koru da bugünkü yazısında yazmış. IRA ile İngiliz hükümeti arasındaki görüşmeler örnek veriliyor. Selçuk Tepeli NOW Haber’de sürekli bu örnekleri veriyor. Fakat meseleyi derinlemesine bilmiyor; Türkiye’de mevcut, b işi kotarma biçimine itiraz etmek için kullanıyor onları. İngiltere’de şöyle bir şey yaptılar: Eski Başbakan Tony Blair’in Danışmanı Jonathan Powell İngiliz hükümetini temsil etti. Kuzey İrlanda siyasetinin en önemli figürlerinden ve Sinn Fein Partisi üyesi Martin McGuiness de IRA’yı temsil etti. Bunların ikisi de birbirlerinden nefret eden, bulunabilecek en düşman adamlardı. IRA Powell’ın babasını öldürmüş. Ötekinin de aynı şekilde kayıpları var. Bunlar ilk karşılaştıkları zaman birbirlerinin ellerini bile sıkmadılar. Şimdi Türkiye’de yaşanan, bunun daha meşru, daha kamuya açık bir düzeyde bir benzeri. Yani Öcalan gibi bir adamla Bahçeli gibi bir adam, cesaretlerini toplamışlar, devreye girmişler, çözüm için diyalog kurmuşlar. Bunun üzerine çıkacak bir irade hiç kimsede yok.
Burada şöyle bir şey söylemek istiyorum: Mesela şu anda Cumhur İttifakı, Erdoğan-Bahçeli ittifakı. Burada roller değişseydi ve Erdoğan ‘’İmralı’ya gidilsin’’ deyip, Bahçeli ayak sürüyor olsaydı, herhalde gidilemezdi.
Türköne: Evet.
İzleyicilerimizden çok sayıda yorum ve soru geliyor. Mesela birçok izleyici, ‘’Zaten Öcalan konuşuyor. Ne konuştuğunu da biliyoruz. Heyetler gidiyor, görüşüyor. Ayrıca gitmeye ne gerek var?’’ yorumunu yapıyor. Ama buradaki temel mesele, bunun tarihi bir kırılma olduğu, meşruiyeti. Ben salı ve çarşamba günleri değişik partilerden çok sayıda kişiyle süreci konuştum; kimiyle uzun uzun kimiyle kısa görüşmeler yaptım. Birçok DEM Partili, AK Partililer de böyle, bunun tarihi bir kırılma olduğunu çok fazla idrak etmemiş ya da hala eski ezberlerle konuşuyorlar. O anlamda, MHP’nin istisnai olduğunu düşünüyorum. DEM Parti’de de mutlaka vardır böyle olanlar. Ama DEM Parti’den ziyade, Öcalan ve son dönemde okuduğum Kandil’deki Cemil Bayık ve Duran Kalkan röportajlarında, onların, Öcalan’la benzer bir yere geldiklerini görüyorum. Mesela Duran Kalkan ‘’Bundan başka bir seçenek yoktu’’ diyor net bir şekilde. Belli ki bu, tabanda, örgüt içinde tartışılıyordu. Ama hâlâ birçok kişide ‘’bu oluyor ama, olmasa da başka bir şey olsa’’ yorumlarını görüyorum. Senin biraz önce söylediğin husus önemli. Bir yıl önce bir süreç başladı. Başladıktan sonra durduğunu düşün. Artık bir yıl önceye geri dönemeyiz.
Türköne: Dönemeyiz.
Çok daha kötü bir yerde kalırız. Bahçeli de salı günkü grup toplantısı konuşmasında bunu söyledi biliyorsun. Selahattin Demirtaş meselesine gelelim. Demirtaş bugün Bülent Arınç’a cevaben bir açıklama yaptı ve artık siyasetçilerle görüşmeyeceğini açıkladı. Burada izleyicilerden gelen ‘’Demirtaş varken niye Öcalan muhatap alınıyor?’’ soru ve yorumlarını görüyorum. Hatta CHP’ye atfedilen bir şey var: Eğer heyet İmralı’ya giderse, o gün Özgür Özel’in Edirne’de Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edeceğine dair birtakım iddialar dile getirildi. Ama CHP bunu yalanladı, doğru olmadığını söyledi. Ama böyle birtakım fikirler konuşuluyor. Bu aslında sürecin başından beri özellikle CHP’ye yakın çevrelerde dile getirilen bir şey. Ben kendi şahsıma bunun doğru olamayacağını, muhalefetteki bazı kesimlerin kafasındaki Demirtaş-Öcalan ilişkisindeki zıtlığın çok hayâli ve bir tür temenni olduğunu, Demirtaş’ın Öcalan’la böyle bir zıtlaşmaya girmeyeceğini söylemeye çalışıyorum. Ama bu hâlâ çok gündemde. Türkiye’nin böyle bir seçeneği var mı? Yani ‘’Öcalan’la bu iş olmaz. Demirtaş’la olsun’’ gibi bir seçenek var mı?
Türköne: Birbirinin yerine ikame edilebilir iki kişi değiller. Demirtaş Öcalan’ın yüklendiği misyonu yüklenemez, onun etkisini gösteremez, onun verdiği talimatları veremez. Bir yol ayırımına geldiği zaman, ‘’bu yoldan gideceğiz’’ dendiğinde, o kadar güçlü bir etki bırakmaz. Yani şöyle bir psikoloji var, bunu dikkate almaları lazım: Niye bu kadar yabancılar, niye psikolojiyi takip etmiyorlar diye bazen soruyorum kendi kendime. Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens kitabında şöyle bir sahne vardır. Küçük Prens krala ‘’ Generallerine niye uçmalarını emretmiyorsun’’ diye sorar. Kral da ‘’Onlar uçamazlar. Uçamayacakları için emretmiyorum’’ der. Öcalan’ın yaptığı, uçmakta olan kendi örgüt şeflerine ‘’uçmayı bırakın, yere inin’’ talimatı. Şimdi herkes namus belası. PKK’da da öyle. Yanındakine bakıyor namus belası, rekabet halinde. Örgüt içinde her zaman o sorumlulukların getirdiği bir rekabet vardır. İnanmasa da doğru bulmasa da oradaki rolünü oynamak zorunda kalıyor. Ama yukarıdan bir yerden, hepsinin de itibar ettiği bir adam oturup da bunlara ‘’hayır bırakın silahı, işimize gücümüze bakalım kendi hayatınızı kurun’’ dediği zaman herkes derin bir nefes alıp ona uyuyor. Yani doğru zamanda doğru şeyi söyleyen bir adam Öcalan. Ama onun dışında kim söylerse söylesin, bu etkiyi bırakmaz. Kürt halkı için de öyle. Kürtler de Öcalan’a bakıp, PKK’ya silah bıraktıracak, barışı tesis edecek, bu işi devletle konuşup bizim hakkımızı, hukukumuzu gözeterek çözecek yegâne adam gözüyle bakıyorlar. Ama en önemlisi, Öcalan’ın barışı tesis etme gücü. Yani o şiddeti tekeline almış bir adamın, aynı zamanda barışı da tesis edebilecek kapasitesi orada çok önemli, çok ağırlıklı. Sonuç olarak, birbirinin yerine geçecek, aynı rolleri oynayacak adamlar değil.
Biraz gelecek projeksiyonu yapalım: Diyelim bu mesele çözüldü, PKK silah bıraktı. Suriye’ydi, Irak’tı, Türkiye’deki Kürtlerdi, Türkiye’nin batısında yaşayan Kürtlerdi filan, onların hepsini bir şekilde onurlarını tamir edecek, eşit vatandaşlık duygularını kuvvetlendirecek düzenlemeler yapıldı. Bunların neler olduğu da bence çok önemli değil. Sadece sembolik anlamda devletin böyle bir perspektife sahip olduğunu, geçmişe sünger çektiğini, Kürtlere yeni bir çağı başlattığını göstermesi, empati kurarak yaklaşması, onların diline, kimliğine, kültürüne saygı göstermesi, bunun emarelerini vermesi. Bunları gerçekleştirdikten sonra, muhtemelen Öcalan misyonunu tamamlamış olacak. Yani Öcalan’ı Meclis kürsüsünde nutuk çeken bir parti lideri olarak düşünemeyiz. Mutlaka, böyle bir sorunu da çözmüş bir lider olarak saygın bir yerde durmaya çalışacak Kürtler açısından ve herkesin gelip fikrini sorduğu, danıştığı, etkilendiği bilge adam gibi bir rol üstlenecek muhtemelen. Alan, Selahattin Demirtaş’a kalacak. Yani Selahattin Demirtaş tipinde politikacılara kalacak.
Ama şöyle bir açmazla yaklaşıyor insanlar: ‘’Selahattin Demirtaş legal bir politikacıydı, bu adam örgüt lideri’’ diyorlar. Aslında cevap da bunun içinde gizli. Legal bir parti, politikacı bu işi çözemez.
Zaten bir izleyicimiz, ‘’Bu olay ilk başladığında Selahattin Demirtaş doğmamış bile olabilir’’ demiş. İzleyicilerimizden Atalay Bey de güzel bir soru sormuş: ‘’Devlet neden Pensilvanya’ya Gülen’le konuşmaya gitmedi de Öcalan’a gidiyor?’’ Bak bu önemli bir soru ama şunu da hatırlıyoruz. Fehmi Koru’yu yollamışlardı biliyorsun. Gitti bir tür arabuluculuk yaptı ama tatminkâr bir cevap alamadılar ve savaş sürdü.
Türköne: 17/25 Aralık’ın tam ortasıydı. Gittikten sonra 25 Aralık oldu.
Evet, ama anlaşma olmadı. Orada bir anlaşma olsaydı gidilirdi. Daha önce gidiliyordu. Ama bu olayda bir şey var. Öcalan örgütün feshini istiyor ve ‘’ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler istemiyoruz’’ diyor. Bunlar çok önemli şeyler. Mesela zamanında Gülen de benzer bir adım atsaydı, o zaman belki orada da olurdu. Bence Öcalan yıllardır, Mehmet Ali Birand’la yaptığı röportajdan beri, aslında hep yapmak istediğini yaptığını ve artık pazarlığa oturmak istediğini söylüyor. Yani o belli bir tarihten itibaren orada ama devlet bunu kabullenmediği için bu olay sürdü, sürdü, sürdü… Mesela biz Medyascope’ta Öcalan’ın Fatih Altaylı ile yaptığı röportajı dört bölüm hâlinde yayınladık. Öcalan’ın o gün söyledikleriyle bugün söyledikleri arasında çok büyük fark yok. Yani savaşı sonlandırma anlamında. Devletin, artık bunun daha fazla sürmesinin ülkenin hayrına olmayacağı gibi bir noktaya gelmesi var bence.
Türköne: Dediğin tamamıyla doğru. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, özellikle Lozan’dan sonra, bu devletin temel omurgasını belirleyen en büyük korku ‘’Kürtler bağımsız devlet kuracaklar, Türkiye’yi parçalayacaklar, bölecekler.’’ Bu korkuya göre oluşmuş bir devlet cihazı var. Güvenlik birimleri var, istihbarat birimleri var. Ona göre oluşmuş bir sosyoloji var. Devletin içinde buna göre bir yapılanma, organizasyon var. Haksız da değiller. ‘’29. Kürt isyanı diyorlar PKK’ya biliyorsun.’’ Demirel’in lafıydı. Şimdi geldiğimiz noktada Kürtler, başlarına da en çok bela olmuş adam Abdullah Öcalan, örgütün lideri sıfatıyla diyor ki: ‘’Ben ulus-devlet kurmaktan vazgeçtim. Türkiye’yi parçalamaktan, bölmekten vazgeçtim. Gelin bu işi usulünce çözelim’’ diyor. Şimdi Bahçeli’nin üstlendiği misyonun, devletin verdiği karşılığın, o alışkanlıklardan, önyargılardan, bugüne kadar uyguladığı kalıplardan vazgeçip, bu duruma intibak edip oturup pazarlık yapıp, bu işi çözmesi. Bunun dışına çıkan bir devlet, akıllı bir devlet değildir zaten. Yani kendi refleksleriyle, kendi verdiği, karşılıklarla doğru bir yerde ilerleyen ve kendi çıkarlarını koruyan bir devlet değildir. Ben biraz önce ‘’emir yüksek yerden geliyor’’ derken bunu söyledim. Devletin yapısı böyle. Bu devletin yapısı, ‘’Kürtler bağımsız devlet kuracak, Türkiye’yi parçalayacak korkusu üzerine inşa edilmiş bir yapı. Ve karşınızdaki diyor ki: ben tecrübe ettim. Size de gösterdim.’’
Hatırlarsan, 90’lı yıllarda ‘’Ver kurtul,’’ ‘’Vur kurtul’’ tartışması yaşanırken, ‘’Ver-Kurtul,’’ milliyetçiler arasında bile çok revaçtaydı. Yani ‘’Verelim Türkiye’nin bir kısmını, bu işten kurtulalım’’ diyenler vardı. Şimdi geldiğimiz noktada devlet başarılı. Devlet direnmiş, çok ağır bedeller ödemiş, insan kaybetmiş, şehitler vermiş, para da kaybetmiş, ama başarmış. Öcalan da örgütte bir şeyi göstermiş: ‘’Eğer bir şey yaparsanız size çok ağır bedeller ödetiriz’’ diye bir şey göstermiş kendince. Şimdi durum pata pat değil. Bana kalırsa devlet bu konuda sonuna kadar başarılı. Örgüt en fazla bir pazarlık imkânı bulduğunu düşünebilir. Şimdi bu noktada devlete düşen, ‘’Bunlar ulus-devlet kurmaktan vazgeçtiler. Bana rahat bir nefes aldırıyorlar ve benim bunu kullanmam lazım’’ refleksi olmalı. Bugün gösterilen refleks öyle bir şey. Bu refleksin üzerine çıkacak bir irade, bir güç hiç kimsede yok. Erdoğan’da da yok.
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, AKP’li komisyon üyeleriyle yaptıkları bir saatlik toplantının ardından “İmralı’ya gidilmesine olumlu baktığımızı değerlendirdik” demiş.
Türköne: Güzel.
İmralı’ya gitme karar çıkarsa, kimin gideceği henüz belli değil. Benim bildiğim, Meclis Komisyonu’nda, AKP Grup Başkanvekili Abdülhamit Gül var. Bir ihtimal o gidebilir ya da AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman olabilir. Kendisi bu konuya çok hâkimdir. CHP’de ise toplantı devam ediyor, oradan henüz bir şey çıkmadı. Bu arada yayınımızı çok sayıda kişi izliyor şu anda. Onlara çok teşekkür edelim ve yayınımızı beğenmelerini, abone değillerse abone olmalarını rica edelim.
Gelelim CHP’ye. Bugün Sözcü gazetesi ‘’CHP İmralı’ya gitmiyor’’ manşetini attı. Olay şu: Salı günü Meclis Komisyonu’nda kapalı toplantı yapıldı. O toplantının ardından CHP’li 11 üye kendi aralarında toplanmışlar ve İmralı’ya gidip gitmemeyi konuşmuşlar. O görüşmeden, 7 ‘’hayır,’’ 4 evet’’ sonucu çıkmış. Ama bunun bir bağlayıcılığı yok. Çünkü bugün, CHP Özgür Özel başkanlığında toplanacak. Bazı MYK ve komisyon üyeleri de toplantıda olacak. Bir de şöyle önemli bir şey var: Çarşamba günü Özgür Özer Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret etti ve asıl orada İmralı meselesini konuştular. Şu anda CHP’nin tavrı belli değil. Birçok kişiyle konuştum Ankara’da, benim edindiğim izlediğim şöyle: Bir kere CHP ve AKP birbirini kolluyor. Birisi ‘’hayır’’ derse, diğerinin ‘’evet’’ demesi zor.
Bir de şöyle bir şey var: Zaten oylamada nitelikli çoğunluk oluşuyor. Çünkü MHP ‘’Evet’’ diyor, DEM Parti ‘’Evet diyor, AKP ‘’Evet’’ diyor. Komisyondaki tek üyeli partilerden Yeniden Refah ve DSP ‘’hayır’’ diyormuş. Anladığım kadarıyla TİP ve HÜDA PAR ‘’evet’’ diyor. Eğer İmralı’ya heyet gitmesi yönünde karar çıkarsa, ki çıkacağa benziyor, gidecek heyete bir kişi vermek şeklinde bir eğilimin baskın olduğunu duydum. O kişi de muhtemelen Grup Başkanvekili Murat Emir olur. Sezgin Tanrıkulu’nun da adı geçiyor, ama daha temsil kabiliyeti olan birisi olsun isteniyor. Ne dersin? CHP’nin işi kolay değil.
Bu arada konuştuğum AKP’lilerden birçok kişi, Parti Meclis grubunda çoğunluğun, gidilmesini istemediklerini söylediler. Teşkilatlarda gidilmemesine yönelik eğilim çok fazla ve tabanda da ‘’Niye gidiliyor, gidilmesin?’’ baskısı var. Hele CHP’de bu eğilim çok daha fazla. Bir de şöyle bir yaklaşım da var, onu da dün ve bugün çok gördüm, hatta, izleyicilerden de bunu söyleyen oluyor: ‘’Bunlar Sonra faturayı CHP’ye keserler.’’
Türköne: AK Parti İmralı’ya gideceğini resmen açıkladıktan sonra, CHP çekimser kalsa veya ‘’Hayır’’ dese, bu, siyasi olarak fırsatçılık olur. Başka bir açıklaması da olmaz. Yani faturayı, yükü, AK Parti’nin sırtına yükleyip, oradan kenara emniyetli bir yere geçmek gibi algılanır. Ben CHP’nin böyle bir pozisyona düşmek istemeyeceğini düşünüyorum. Hatırlarsan, Komisyon kurulurken de ‘’CHP komisyona katılacak mı katılmayacak mı?’’ tartışması yapılıyordu. O zaman da son dakikaya kadar CHP’nin katılıp katılmayacağı belli değildi. Partiye rağmen, Özgür Özel’in iradesiyle katılma kararı alındı. Çünkü büyük ölçüde enforme edilen oydu. Öyle anlaşılıyor. Benzer bir şeyin tekrarlanma ihtimali çok yüksek. Çekimser kalıp isim vermek, biraz kaçak dövüşmeye benziyor. Bir partinin prestijine çok yakışacak bir şey değil. Fakat asıl önemlisi şu: Bu süreçte CHP’nin üstleneceği rol, belediye soruşturmaları ve davaları konusunda da CHP’nin pozisyonunu belirleyecek bir durum. Yani doğrudan doğruya savunmaya geçmiş, kendince hesapları olan, kendince dengeler oluşturmaya çalışan bir parti olarak bu soruşturmaları göğüsleyemezler.
Geçenlerde Edgar Şar’la yaptığınız yayında CHP’nin yalnızlığını konuştunuz. Ben tam tersine, AK Parti’nin yalnızlığının çok daha kuvvetli olduğunu söylüyorum. DEM Parti bu davalar, soruşturmalar konusunda CHP’ye destek veriyor. MHP, çok dikkatli bir şekilde bakılırsa, duruşmaların TRT‘den yayınlanmasına, medyadan yayınlanmasına destek veriyor. Başından itibaren hukuka riayet edilmesini ve bu işin hızla sonuçlandırılmasını talep etti. Ve işin kötü tarafı, iddianamede bir kötü niyet var; iddianame, bu dava sonuçlanmayacak şekilde hazırlanmış. Yani CHP’nin bu şekilde gelen desteklere çok ihtiyacı olacak. Kafesin içine maymunu koyuyorsunuz, sirki kuruyorsunuz, sirkin ortasına yerleştiriyorsunuz. Ondan sonra yıllarca bunu temaşa edeceksiniz, bunun üzerinden politika yapacaksınız.
Bu arada, muhtemelen gözünden kaçmıyordur muhtemelen. AK Parti, koordineli bir şekilde İBB soruşturmasına karşı kampanyaya başladı. Şu anda CHP’ye karşı, bütün kanallarda, eş güdümlü aynı tezler, aynı cümlelerle ve aynı nokta atışlarla, 3742 sayfalık iddianameden aynı bölümler alınarak bir kampanya yürütülüyor. İşin ilginç tarafı, Erdoğan’ın dün söylediği laflar da tam oturuyor. Yani sistemle, mutfakta oluşturulmuş, bir kampanya, algı stratejisi izleniyor AK Parti tarafından. Eğer CHP İmralı konusunda aykırı düşen bir tavır alırsa, böyle bir hengâmede elindeki çok büyük kozları kullanmamış olur. Şimdi AK Parti’nin ‘’Evet’’ demesi, CHP’nin üstleneceği riski tamamıyla ortadan kaldırıyor ve bir denge oluşturuyor. Yani AK Parti’nin ‘’Evet’’ dediğine CHP de ‘’Evet’’ derse, dışarıda kalan İYİ Parti gibi partiler…
O zaman, bir nevi komisyonun kurulması gibi bir olay tarif ediyorsun.
Türköne: Evet.
Komisyona da girmesin dendi, ama girdi.
Ama mesela şimdi izleyicilerden çok sayıda eleştiri geliyor. ‘’Bebek katili, terörist başının ayağına gidenleri bu millet affetmez’’ gibi eleştiriler. Benim bu sabah yaptığım yayına da geldi böyle yorumlar. Ama ortada şöyle bir husus var. Eğer bu olay gerçekleşirse, gerçekten tarihi bir olay olacak ve yeni bir tarih yazılıyor olacak. O zaman bu lafların çok da fazla bir anlamı kalmayacak. MHP’liler bunu görüyorlar. Sen daha iyi bilirsin ama anladığım kadarıyla, bu yeni dönemin Türk milliyetçiliğini yazmaya başlıyorlar gibi geldi bana. Yani şimdi çok kişi söylüyor. Bahçeli, seneler evvel Erzurum’da Erdoğan’a ip atmıştı, ‘’Öcalan’ı al as’’ diyerek. Şimdi o Bahçeli, aynı bahçeli, sadece yaşlandı. Ama salı günkü konuşması ne acayipti. Farkında mısın, Öcalan’ı rencide edecek laf etmiyor, bu da dikkat çekici. O çok konuşulan ‘’Kurucu önder’’ lafı, belli ki çalışılmış ve sürekli olarak ‘’Öcalan’ı kastederek verdiği sözü yerine getirdi’’ diyor. Yani aslında ‘’Şimdi sıra bizde’’ mesajını veriyor.
Türköne: Bu milliyetçiliğin yeni formu meselesi çok önemli bir mesele. Sen de hassasiyetle üzerinde duruyorsun. Yani bu çözüm sürecinden sonra Türk milliyetçiliği de değişecek. Cumhuriyetin kuruluşunda Ziya Gökalp’in bir tavrı var. Şu sözle somutlaşıyor. Diyor ki: ‘’Kürdü sevmeyen Türk, Türk değildir. Türk’ü sevmeyen Kürt, Kürt değildir. Alpaslan Türkeş’in bir lafı var Kimse hatırlamıyor o lafı. ‘’Bir Kürt ne kadar Kürt’se Türk de o kadar Kürt’üm’’ diyor. Bunun Türk milliyetçiliğinde arka planı var. Olan biten de şu: Kürtler bize şunu söylüyorlar. Aslında Öcalan üzerinden söylüyorlar bunu. Kürtlerin çoğu bunun farkında değiller. Diyorlar ki: ‘’Madem bu bir ulus-devlet, bir üniter devlet, müsaade edin biz de bu ulus-devletin, üniter yapının bir parçası olalım. Aynı devletin, aynı bayrağın çatısı altında kader birliği yapalım.’’ Bunu en iyi gören Devlet Bahçeli. Türk milliyetçiliğinin kafa yoracağı şey önemli olduğu için, bir parantez açarak söyleyeyim. Şimdi ben Türk’üm. Türk Milleti diye bir millet var. Bunun da bir devleti var. Seksen milyon daha Türk var. Onların benimle bir alâkası yok, ama Kürtlerin var. Ben ‘’Türk Milleti’’ tâbirini, ‘’Türk’’ kelimesini de bu topraklardaki devletin bağımsızlığını, üniter yapısı, ülkesini koruması, güvenliği, refahı için kullanıyorum. Neticede benim Özbek’le, Kazak’la herhangi bir ilişkim yok bu anlamda. Azerbaycan’a bile ‘’iki devlet, bir millet’’ diyoruz. Bir de Güney Azerbaycan’da 30-35 milyon Türk var. Ama benim kaderim buradaki Kürtlerle beraber. Yani geleceği birlikte yaşayacağız, geleceği birlikte inşa Hakkâri’de, Yüksekova’da bir çoban hapşırdığı zaman, Edirne’deki adam zatürre olacak. Böyle yaşayacağız. Bunu görmek, bunu fark etmek, geçmişi de bir kan davasına dönüştürmeden çözmek, feraset isteyen, basiret isteyen işler.
Çok zor işler.
Türköne: Evet, zor işler, fakat zorun en önemli kısmı halloldu. Tıpkı, İngiliz hükümeti ve IRA ilişkisinde olduğu gibi. Yelpazenin en ucundaki iki isim yukarıda halkayı birleştirdi; bir daire oluşturdu.
Ama hâlâ eski alışkanlıklar, eski refleksler devam ediyor. Bunu yakın çevremde de görüyorum, Ankara’da siyasetçilerde de gördüm. Ya da şu bir yılı aşkın süreçte yapıp ettiğimiz, tartıştıklarımıza gelen tepkilere baktığımda da görüyorum. Bir de tabii yeninin ne olduğu konusunda da bir belirsizlik var. Hani tamam, eskiyi bırakalım da ‘’yeni ne?’’ meselesi var. Şimdi bir izleyicimiz demiş ki: ‘’Çok yanılıyorsunuz. Evet, bir dönem sona eriyor ama yeni dönemde, yani AKP sonrası dönemde bütün bu olaylar yeniden değerlendirilecek ve yanlış tarafta olanlar buna pişman edilecek.’’ Yani AKP gidecek ve yeni gelen şeyde bu yaptığım yayınlar nedeniyle sen ve ben tekrar cezaevinin yolunu tutacağız.
Türköne: CHP’nin Komisyon’a katılması, bugün de hiç olmazsa mütereddit vaziyette olması, öyle bir şeyin olmayacağını göstermek için yeterli. Yani yanlış düşünüyorlar, yanlış okuyorlar. Görünen manzara çok açık. Bir de senin bahsettiğin önyargılar, alışkanlıkların yanında siyasi çıkar hesapları var. Bahçeli’nin salı günkü grup konuşmasından sonra Ümit Özdağ’ın verdiği tepkiyi hatırlıyorsun değil mi? ‘’MHP’lileri Zafer Partisi çatısı altına çağırıyorum’’ dedi. Yani böyle güçlü bir çıkıştan, çıtayı ta tavana çakan bir hamleden sonra gördüğü şey, oy hesabı.
Olayın çok önemli bir yerinde Suriye var. Ama Suriye konusuna girersek saatlerce konuşuruz. Fakat şunu biliyorum ki, Suriye’de işler biraz yoluna girmiş gibi. Ama Öcalan’ın Suriye’de Ankara’nın istediği gibi davranmadığını gözlemliyorum. Anladığım kadarıyla, Komisyon’a, bu süreci yürüten bürokratlara böyle de bir rol biçiliyor. Biraz basitleştirerek anlatıyorum: Komisyon’dan İmralı’ya gidecek heyetin Suriye konusunu özellikle gündeme getirmesi umuluyormuş. Muhtemelen bu bayağı konuşulacak ve Öcalan da herhalde ‘’ben ne anlarım Suriye’den?’’ demeyecek.
Türköne: Suriye ile ilgili tartışmalarda şöyle bir problem var. Ben devletin bu konudaki tavrının, oluşturduğu stratejinin, AK Parti iktidarından farklı olduğunu düşünüyorum. AK Parti, Suriye meselesine biraz İslamcı takıntılı bakıyor. Şam hükümetine bu kadar ağırlık vermesinin galiba duygusal anlamda da bir sebebi var. Yani ta IŞİDçilere, Hizb ut-Tahrir’e kadar inen ilişkileri var. İktidar, Gazze’de de Filistin davasını değil, Hamas davasını savundu. Kimse, ikisi arasındaki farkın farkında değil. O yüzden, Suriye gerçeklerine, özellikle Suriye’nin sosyolojik gerçeklerine, mezheplerine, etnik gruplarına dayalı, Türkiye’nin ısrar ettiği şekilde bir üniter yapı imkânsız bir şey. Türkiye’nin, öncelikli olarak Suriye’de güvenliğine kefil olması gereken grup, Kürtler. Türkiye böyle bir tavırla yaklaşırsa, zaten Kürtlerin Suriye’de hiç yapmayacağı şey, ellerindeki silahları Türkiye’ye doğrultmaları. Bu imkânsız bir şey. Türkiye, Suriye’deki Kürtlerin güvenliği konusunda kefil olursa ve bunun mekanizmalarını oluşturur, garantilerini verirse, zaman içinde olabilecek bir şey bu. Sadece bir perspektif farkı gerekiyor. Çünkü Suriye meselesi, Türkiye’deki Kürt meselesinden, Türkiye’deki çözüm sürecinden bağımsız bir şey değil. Başta bizi de tetikleyen Suriye oldu. Şimdi Suriye’yi yöneten, Türkiye’deki dinamikler. O yüzden, Suriye meselesinin, anlaşıldığı zaman çok kolay çözüleceğini düşünüyorum. Öcalan üzerinden Suriye’de muhatap alınması gerekenler, Kürtler.
Duhok’ta, Kürdistan Amerikan Üniversitesi’nde, Ortadoğu Barış ve Güvenlik Konferansı düzenlendi. Üç gün süren çok önemli bir konferanstı bu. Irak ve çeşitli ülkelerden çok sayıda lider, siyasi temsilci, diplomat ve akademisyen de bu konferansa katıldı. Türkiye’den Ahmet Davutoğlu da gitmiş. O konferansa, SDG Komutanı Mazlum Abdi ve SDG Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed de katıldı. Mazlum Abdi’nin takım elbise ve kravat takması dikkati çekti. Çok ilginç fotoğraflar var. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Barzani Ailesi tarafından karşılandı. KDP Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nden yapılan açıklamalarda, Suriye’de eski sistemin yürümeyeceği şeklinde mesajlar da verildi. Ben bugün sosyal medya hesabımda o fotoğrafı kullanıp ‘’ Türkiye Mazlum Abdi realitesini ne zaman tanıyacak?’’ diye yazdım. Görüştüklerini biliyoruz ama örtülü bir şekilde görüşüyorlar.
Şimdi, cuma günü, İmralı görüşmesiyle ilgili Komisyon’dan onay kararı çıkarsa, herhalde çok gecikmeden, muhtemelen pazar ya da pazartesi günü heyet İmralı’ya gidecek. Bu arada, Mazlum Abdi’nin takım elbise ve kravatla konferansa gelmesi, akıllara, HTŞ lideri Golani’nin cübbesini çıkarıp takım elbisesini giymesini getirdi. Ben, İmralı görüşmesinden sonra, Mazlum Abdi’nin de resmen muhatap alınacağını ve doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Yani hem sürecin buraya doğru gittiğini hem de bunun olması gerektiğini düşünüyorum.
Türköne: Kesinlikle doğru. Aslında bu İmralı görüşmesi aşaması geçilirse Suriye’de bambaşka bir tablo çıkacak ortaya. Kürt siyaseti çoğullaşıyor, bunun farkında değiller. Bir de, Suriye’deki Kürtler sayıca çok azlar. Yüzde %10 kadar bir nüfusları var orada. SDG diye karşımıza çıkan güç, büyük ölçüde Arapların da bulunduğu bir güç biliyorsun. Süreç içinde karşılıklı güven, uygun bir psikolojik ortam oluşursa ve Türkiye, Suriye’deki Kürtlerin, tıpkı Türkiye’deki kendi vatandaşı olan Kürtler gibi güvenliklerinin, refahlarının teminatı olursa, Suriye çok kolay yumuşar ve herkes için problem olmaktan çıkar. Mesela eş-Şara bağımsız değil. Şara’nın içinde yer aldığı bir demir cendere var, onun dışına çıkamaz. Amerika’nın, İngiltere’nin telkinleri var. Onun dışına çıkması, onun dışında bir irade, inisiyatif sergilemesi çok zor. Ama Kürtler, son derece basit bir şekilde kendi güvenlikleri, kendi statüleriyle ilgili taleplerde bulunuyorlar. Ellerindeki güçten, geleceğe yönelik bir statü çıkartmaya çalışıyorlar. Ellerindeki gücü de Amerikan desteği olmadan sürdüremezler. Karşılıklı güven ortamı oluşursa, kolay çözülür diye düşünüyorum.
Artık yavaş yavaş toparlayalım. İzleyicilerimiz epeyce yorum ve soru iletti. Bunların büyük bir kısmını ele aldık. Yayına destek verenler oldu, teşekkür ediyoruz hepsine. Şu anda AKP’den yapılan bir açıklama var. Toplantıları bitti. Açıklama, İmralı’ya gidileceği yolunda, ama henüz kimin gideceği belli değil. Abdülhamit Gül olabilir, Hüseyin Yayman olabilir, bir de Burhan Kayatürk.
Türköne: Kürt meselesini en iyi bilen Hüseyin Yayman.
Evet. CHP’nin toplantısı hala sürüyor. Daha erken başladı ama hâlâ devam ediyor. CHP’nin, toplantının ardından açıklama yapıp yapmayacağını bilmiyoruz ama şu haliyle bir görüşme olacağı benziyor.
Türköne: Yapmazlarsa, gidecekler demektir.
Evet. Grubu olan partilerden birer kişi gidecek diye konuşuldu. İlk söylenen bu. Ama yarınki Komisyon toplantısında durum değişebilir. Şu hâliyle, AK Parti’den, CHP’den, MHP’den, DEM Parti’den ve Yeni Yol Grubu’ndan birer kişi olmak üzere, toplam 5 kişinin İmralı’ya gitmesi bekleniyor. Bu da çok gecikmeden olacak. DEM Parti’den Grup Başkan Vekili Gülistan Koçyiğit olacağı kesin, bugün açıkladılar. Sonrasında galiba Komisyon bir rapor hazırlayacakmış. O rapor esas alınarak, yasa düzenleme olacakmış. PKK’ya yönelik özel bir yasa çıkartılması yolunda bir eğilim olduğunu öğrendim Ankara’da. Var olan yasalarda da birtakım değişiklikler olabilir ama münhasıran bir yasa çıkartacaklar. Anladığım kadarıyla da onu belli bir zaman dilimine sınırlayacaklar. ‘’Şu tarihe kadar silah bırakan…’’ ‘’şu tarihe kadar gelip teslim olan…’’ gibi bir şey olacak. Sonra da geri dönüşler başlayacak.
Türköne: Eve Dönüş Yasası sınırlı değildi, zaman tahdidi yoktu onda. Özel yasa derken, Eve Dönüş Yasası gibi bir şey çıkabilir. Belki o şekilde de o işi kotarabilirler. Fakat aşama bu, doğru söylüyorsun. Yani İmralı görüşmesi gerçekleştikten sonra artık yeni yıl başlayana kadar bu yasanın çıkması lazım.
Evet. Hayırlı olsun vatana, millete. Ama galiba olacak. Tabii çok da tartışılacak. Dün Müsavat Dervişoğlu’nun konuşmasını dinledim. Konuşmasının dörtte üçü Bahçeli’nin bu son çağrısı üzerineydi. Müsavat Bey ‘’Salın gitsin’’ diye bir paylaşım yapmıştı biliyorsun. Onu tekrarladı konuşmasında. Bugün bir referandum yapılsa herhalde ezici bir çoğunluk ‘’Gidilmesin’’ der. Ama gidilme kararı komisyondan çıkar ve işler yolunda giderse, bir anlamda bu olay normalleşecek. Ama riskli olduğu da muhakkak.
Türköne: Evet.
Bir şey söyle, tersine inanalım.
Türköne: CHP’nin ‘’Her şey güzel olacak’’ sloganı vardı. Onu desek olmaz. ‘’Her şey kötü olacak’’ demen gerekiyor, o olmaz. Ben CHP’den umutluyum. Müsavat Bey’in muhalefetini de doğrusu çok ölçülü ve dengeli buluyorum. Sadece MHP’ye yöneltiyor, stratejik anlamda sürece esaslı bir itirazda bulunmuyor. Ben, keskin dillerine rağmen, yine de sorumlu davrandıklarını gözlüyorum.
Evet, burada noktayı koyuyoruz Mümtaz’er, bir saat boyunca konuştuk. İmralı’ya gidilecek mi? Gidilecek gibi gözüküyor. Ondan sonrasını da sonra konuşuruz. Mümtaz’er Türköne’ye çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz ve bizi desteklediğiniz için teşekkürler. İyi günler.






