Cengiz Çandar ile söyleşi: Mazlum Abdi realitesi | İmralı’ya heyet gidiyor | Demirtaş faktörü

Ruşen Çakır ve konuğu Cengiz Çandar Irak’ta yapılan “Ortadoğu’da Barış ve Güvenlik” konferansında yaşanan gelişmeleri, Mazlum Abdi realitesini ve Komisyon’un İmralı’ya gitme tartışmalarını değerlendirdi.

Irak’ta 6.sı düzenlenen “Ortadoğu’da Barış ve Güvenlik” konferansına katılan DEM Parti Diyarbakır milletvekili Cengiz Çandar, konferansta yaşanan gelişmeleri anlattı.

Mazlum Abdi realitesi
Mazlum Abdi realitesi

Ruşen Çakır bu toplantının Washington’daki ABD, Suriye, Türkiye üçlü müzakerelerinden sonra gerçekleşmesinin anlaşma umudunu güçlendirdiğine bir işaret olduğunu söyledi

Cengiz Çandar SDG lideri Mazlum Abdi’nin konferansta geniş bir ilgi gördüğünü söyledi. Mazlum Abdi ve İlham Ahmet’in Konferansa geleceği bilgisinin bizzat Neçirvan Barzani tarafından verilmesi ve Mazlum Abdi’nin “General” olarak takdim edilmesinin dikkat çekici olduğunu belirtti:

“Abdi ve Ahmet’in gelişlerinin Barzani tarafından haber verilmesi ve gördüğümüz üzere büyük bir coşkuyla karşılanmaları, kabul edilmeleri olumlu anlamda bir şeylerin olduğuna dair insanların zihnindeki birtakım yorumların haklı olduğunu gösteriyor.”

Mazlum Abdi realitesi Türkiye’nin yararına mı?

Ruşen Çakır, Suriye meselesiyle ilgili yapılan konuşmalarda gerek Hakan Fidan’ın gerek İbrahim Kalın’ın “ulus devlet” kavramının altını çizdiklerini söyledi. Çandar katı kavramsallığa gidilmesinin sürecin önünü tıkabileyeceğini, Suriye’nin Türkiye için bir güvenlik tehdidi olmasından çıkması isteniyorsa Türkiye’nin Şam’la Suriye Kürtleri arasında arabuluculuk yapan bir rol alması gerektiğine dikkat çekti:

“Suriye’nin Türkiye’ye bir güvenlik tehdidi olmamasını istiyorsak Suriye Kürtleri’nin de hamisi olarak bir anlamda Şam’la Suriye Kürtleri arasında arabuluculuk yapan, diyaloğa yardım edecek olan bir rol oynamamız gerekiyor. Ama bunun varacağı nokta Arap devleti anlamında bir ulus devlet olamaz. Ademi-merkeziyetçiliğin binbir tane yolu bulunur. O yüzden de Suriye Kürt liderliğiyle, bizim yüz yüze görüşmemiz gerekir. O anlamda da Mazlum Abdi’nin ve İlham Ahmet’in muhatap alınarak görüşülmesinin Türkiye’ye sonsuz yararı var.”

İmralı’ya heyet gidiyor

Devlet Bahçeli’nin 18 Kasım’daki İmralı çıkışından sonra AK Parti’nin de olumlu yanıt vermesiyle Komisyon’dan bir heyetin İmralı’ya gidişi netleşti. Çandar partilerin tutumunu ve heyetin gidiş kararını şöyle yorumladı:

“Gecikmeli de olsa, belli tereddütler de olsa AK Parti bunu ayak uyduruyor. Bu görüşme, bundan sonra gidilecek yolun nereye doğru gideceğini tahkim etmek bakımından, ki eğer hedef barış ve çözümse, tarihi bir uzlaşmaysa, Türkiye’nin Kürtleriyle bunun yapılabilmesi ve etkisinin bütün bölgeye yayılabilmesi için gerçekleştirilecekse, o anlamda da tarihi bir nitelik kazanıyor tabii.”

Çandar süreçte yaşanan Demirtaş-Öcalan tartışmalarıyla ilgili olarak da, “Demirtaş kendi rolünü bambaşka bir yere oturtuyor. Ömrü boyunca legal siyaset içinde bulunmuş, insan hakları derneği başkanlığı yapmış, parlamentoda kaç yıl bulunmuş bir sivil siyasetçi. Öcalan’la hiçbir derdi ve onun o konumunu zedeleyecek, sorgulayacak hiçbir şey yok” dedi.

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. Türkiye’de ‘’çözüm süreci ya da devletin tabiriyle ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecinde, kritik anlar, önemli eşikler geçilmek üzere ve bu arada Suriye meselesi de Türkiye’nin gündeminde her geçen gün daha önemli bir yer tutuyor. Bu konuları DEM Parti Diyarbakır Milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar’la konuşacağız. Ağabey, hoş geldin. 

Cengiz Çandar: Merhabalar. 

Dünkü ‘Transatlantik’ yayınımızda Gönül Tol’la da konuştuk. O da Duhok’taydı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, Barzani bölgesinde, uluslararası bir konferans düzenlendi. Üç gün sürdü yanılmıyorsam. 

Çandar: Evet, (MEPS 2025) Ortadoğu Barış ve Güvenlik Konferansı. Bu yıl altıncısı yapıldı. Konferans, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakan Masrur Barzani’nin himayelerinde yapılıyor. 

Sen konferansı hem izledin hem de bir panele katıldın. İstersen önce ekranda fotoğrafı görelim. Kimlerle beraberdiniz? Bayağı ağır toplar var, değil mi? 

Çandar: Epeyce var. Uluslararası bir paneldi. 

Panelden bir fotoğrafı görelim. Evet, geldi. 

Çandar: Bizim moderatörümüz, Washington, Brookings Enstitüsü’ndendi. Benim hemen sağ tarafımda, moderatörle ikimizin arasında, Nadhim Zahawi oturuyor. Zahawi’nin, Rishi Sunak’ın yerine İngiltere Başbakanı olmasına az kalmıştı. Kendisi dört muhafazakâr hükümetin Maliye Bakanı’ydı. İngilizcede ex-chair, yani eski başkan diyorlar biliyorsun. Zahawi, Irak Bağdat doğumlu, Kürt kökenli. On bir yaşında İngiltere’ye gitmiş. Uluslararası alanda maliyeci olarak çok tanınmış bir isim. Hatta kendisine takıldım: Bundan birkaç yıl önce Başbakan olarak adını duyduğumuz zaman, ‘’Iraklı, Kürt kökenli biri İngiltere’ye Başbakan olacak, too good to be true (gerçek olamayacak kadar iyi)’’ demiştik. Ama onun yerine Rishi Sunak başbakan oldu. Rishi Sunak da Hint kökenli. Benim hemen sol tarafımda Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakan Yardımcısı Clarke Cooper var. Kendisi, Trump dönemi öncesi siyasi ve askeri işlerden sorumluydu. En köşede de çok ünlü bir tarihçi, Türkiye’de çok insanın adını bildiğinden emin olduğum Eugene Rogan oturuyor. Oxford Üniversitesi’nin Ortadoğu Merkezi Başkanı. Osmanlı’nın Son Yılları adlı kitabı, bir ara en çok satan kitaplar arasındaydı. Tarihçi olarak, dünyanın en önemli Ortadoğu uzmanlarından biridir. Bizim panel konumuz çok ilginçti: ‘’Batı’nın Irak’a yaklaşımı: Umutlar ve Şanslar.’’ Böyle bir genel başlık altındaydı. Ben daha ziyade, Türkiye’nin, Kürdistan bölgesi ve Irak’la ilişkileri üzerinden başladım, sonra Avrupa’ya taşıdık durumu. Hatta sabah Mazlum Abdi geldiği sırada, toplantıdan önce bir odada hep beraberdik. Nadhim Zahawi benim yanımda oturuyordu. Onun yanında Masrur Barzani, onun yanında Mazlum Abdi, Abdi’nin yanında da Osman Baydemir vardı. 

O fotoğrafı da ekrana getirelim. O çok ilginç bir fotoğraf. Bilmeyenler için, Osman Baydemir, Diyarbakır’ın eski Büyükşehir Belediye Başkanı. Yurt dışında, Avrupa’da yaşıyor, değil mi?

Çandar: İngiltere’de yaşıyor. Bu fotoğrafta, yanımda Osman Baydemir oturuyor. Baydemir’in yanında Mazlum Abdi var. “General Mazlum Abdi” deyince kıyamet kopuyor Türkiye’de, ama öyle takdim ediliyor, öyle sunuluyor. Masrur Barzani de onun yanında. Bu ilginç bir fotoğraf.  Muhammed İsmail en köşede oturuyor. ENKS’nin (Suriye Kürt Ulusal Konseyi), Suriye’deki diğer Kürt ittifakının başkanı. Mazlum Abdi SDG’nin Başkomutanı. Muhammed İsmail de Barzanilerin desteklediği çeşitli Suriyeli Kürt gruplarından oluşan ENKS’nin ve aynı zamanda Türkiye’nin de yakın ilişkileri olan grubun başı. Onun yanında da İlham Ahmed var. Şimdi fotoğrafta gözükmüyor ama benim sağ tarafımda Nadhim Zahawi ve Hoşyar Zebari var. 

Hoşyar Zebari bile girmemiş kareye. Burada en önemli olay, Başbakan Barzani ile konuşan Mazlum Abdi’nin salona girişi. Rudaw‘da bir köşe yazısı okudum. Toplantıyı yerinde izleyen bir Rudaw yazarı Mazlum Abdi için, “Hollywood yıldızı gibi” demiş. Hatta ben de o fotoğraftan hareketle sosyal medyada, “Türkiye Mazlum Abdi realitesini ne zaman tanıyacak?” diye sordum ve bayağı dayak yedim. Sonuçta Irak ağırlıklı bir toplantı, ama anladığım kadarıyla esas mesele Suriye’ydi. 

Çandar: Toplantının esas meselesi Suriye değildi, ikinci gün öyle oldu. Irak’ta çok yeni, daha geçen hafta seçimler oldu, biliyorsun. Irak’ın Başbakanı Muhammed Şia Sudani, Irak Yüksek Mahkeme Başkanı, Irak’ın neredeyse bütün partilerinin başkanları, Mesut Barzani, hepsi birlikte esas ağırlıklı olarak…

Evet, şimdi ekranda görüyoruz fotoğrafı. 

Çandar: Evet, bu fotoğraf Mazlum Abdi’nin binaya gelişi. Yanındaki Hoşyar Zebari. Zebari onu arabadan alıp getirdi. Hemen solundaki Başbakan Masrur Barzani, kendisini kapıda karşılıyor. Az önce benim de gözüktüğüm fotoğraftaki salona getirmesinin öncesi bu. A, özür dilerim, bu fotoğraf, Mazlum Abdi’nin, konuşma yaptığı toplantı salonuna girişi. Gördüğünüz gibi millet ayağa kalktı, büyük tezahürat yapıldı ve kürsüye davet edilirken ‘’General Mazlum Abdi’’ diye tanıtıldı. Zaten bu fotoğraftan bir gün önce, bu toplantının akşam oturumlarından birinde, Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ile bir mülakat vardı. Neçirvan Barzani “Yarın buraya General Mazlum Abdi ve İlham Ahmed geliyor” diye açıkladı. Gazetecilik deyimiyle, bir tür haber atlatmış oldu, bir heyecan dalgası oluştu. Bir önceki günün öğleden sonraki oturumunda da Mesrur Barzani, “MEPS, yani Ortadoğu Barış ve Güvenlik Forumu bir tartışma forumudur. Ama bugün bu toplantıyla, onun ötesine çıktı ve sadece konuşmak değil, eylem yapmak, siyasi eylem yapmak gibi düşünülmesi’’ gerektiğini söyledi. diye açıkladı. Siyasi eylem de Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in gelişi. Dolayısıyla, bu Duhok toplantısının, Suriye Kürtlerinin oraya getirilmesinin ve bundan dolayı Suriye’nin geleceğinin -ki Türkiye de ilişkili konuyla- bir siyasi eylem gibi algılanması gerektiğini, bizzat Mesrur Barzani söyledi. 

Evet. Ev sahiplerinin de itiraz etmediği bir tür çıkarma olmuş. 

Çandar: Ev sahiplerinin davetiyle geliyor zaten. 

Bazen de onlara rağmen olur, bu, öyle değil. Neçirvan Barzani’nin o senin bahsettiğin konuşmasında, Suriye için adem-i merkeziyetçiliği talep ettiğini okudum. Sen izlediğin için daha detaylı biliyorsun. Aynı şeyi Mazlum Abdi de konuşmasında söylemiş. 

Çandar: Neçirvan Barzani, belki Türkiye’deki tartışmaların içeriğini etkileyecek, dikkate alınması gereken birtakım sözler de söyledi. Biliyorsun, Türkiye’de, Suriye ve Suriye Kürtleri, SDG söz konusu olunca, ‘’Gitsinler silahlarını teslim etsinler. PKK nasıl dağıldı, bunlar da oradaki PKK’dır. PKK’nın gerçekten bittiğini, gidip Suriye’de silahlarını teslim ettikleri zaman anlarız. Hemen gitsinler. Bunlar da terörist sayılır, bıraksınlar silahlarını Şam hükümetine, Ahmed eş-Şara’ya teslim olsunlar’’ gibi bir yaklaşım var. Ve yaklaşık bir senedir, hatta daha uzun bir süredir, böyle bir dilin kullanıldığı bir söylem var. Neçirvan Barzani tabii ki bütün bunların idrakinde biri olarak, konuşurken, “Burada Federal Irak yapısı oluşurken, ‘Peşmerge ne olacak?’ deniliyordu. Peşmerge ne oldu?” En sonunda, “Kürtler, Irak’ta bu kadar Enfal kampanyaları, Halepçeler yaşamışlar, gidip, silahlarını Bağdat’ta teslim mi ettiler? Tamam, Saddam gitti. Buyurun silahlarımız, biz de dağıldık. Öyle olmadı, ne oldu?” dedi. Peşmergeler Irak Ordusu’na entegre oldular ama bu bölgede, Irak ordusunun bir parçası olarak kaldılar. Zaten Genelkurmay Başkanı Bağdat’taki bir Peşmerge komutanıydı. Yani imalı bir şekilde, önümüzdeki dönemde Suriye’de bir entegrasyon durumunun da Irak, Kürt ve Bağdat modeline uygun bir şekilde olması gerektiğini âdeta ifade etti. Yani biz buna ne diyeceğiz? Peşmerge diyeceğiz işte. Ne diyeceğiz? Neçirvan Barzani ‘General Mazlum Abdi’ diyor, “Suriye’de Peşmergeler Mazlum Abdi’nin komuta ettiği güçlerle omuz omuza İŞİD’e karşı savaştı ve İŞİD hâlâ orada duruyor” dedi ve oradan hareketle, adem-i merkeziyet konusuna geçti. Suriye’de adem-i merkeziyet olmadan yeni bir Suriye kurulamaz, Suriye olmaz. Sen az önce, “Bu, Suriye odaklı bir toplantı oldu” dedin. Aslında bir sürü panel vardı ve bir sürü de uluslararası şahsiyet vardı. Onların da özellikle üstünde durdukları husus, eski rejimin şekil değiştirmiş devamı hâlinde olan bir Suriye’nin tutmayacağı. Bir bu. İkincisi, şu anda ‘’Suriyelilik’’ kavramını oluşturma dönemindeyiz. Çünkü Suriye kalmadı ortada; Suriyeliliğin yeniden tarifi gerekiyor ve âdeta bir konsensüs hâlinde, ‘’Suriye’de adem-i merkezi bir yapı söz konusu olmazsa, Suriye olmaz’’ görüşü var. 

Ama biliyorsun Türkiye, Ankara bu konuda hâlâ çok katı. Ankara’da yaptığım bazı sohbetlerde, komisyonda devlet adına yapılan sunumlarda gerek Hakan Fidan, gerek İbrahim Kalın’ın, Suriye için ‘’ulus-devlet’’ kavramının altını çok kalın bir şekilde çizdiklerini öğrendim. Ulus-devleti çiziyor olmak, adem-i merkeziyetçiliğe kapıyı tamamen kapatmak anlamına mı gelir, yoksa Suriye’de yeni inşa edilecek olan ‘’yeni ulus-devletin’’ içerisinde adem-i merkeziyetçilik kurucu bir öğe olarak yer alabilir mi? 

Çandar: Çok katı kavramsallığa gidersek bir sürü şeyin önünü tıkamış oluruz. Ben geçen yıl Büyük Millet Meclisi’nde, Dışişleri Bakanlığı bütçesi üzerine konuşurken, Hakan Fidan’ı eleştiri mahiyetinde “Suriye ‘Arap Cumhuriyeti’ kavramını kullanıyor” dedim. Kendisi de oradaydı zaten. Ahmed eş-Şara o zaman henüz daha Abu Muhammed el Golani’ydi; tam Ahmed eş-Şara’ya geçiş yapmamıştık bile. Bu açık kart niye veriliyor? Şu anda Şam’daki rejimin ne olacağı, nereye gideceği belli değil. Kaldı ki Hakan Fidan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı. Suriye’nin Arap Cumhuriyeti olması nereden kaynaklanıyor? Suriye Arap Cumhuriyeti ilk kurulduğu zaman, bağımsız olduğu zaman, 1946’da, adı Suriye Cumhuriyetiydi. 60’lı yıllarda Arap Cumhuriyeti oldu ve baz Arap milliyetçiliğiyle iç içe geçerek, Beşar Esad 8 Aralık 2024’te yıkılana kadar ki daha bir sene bile olmadı, devam etti. Şimdi yeni Suriye’nin, ‘’Suriye Arap Cumhuriyeti’’ olmasını savunmak demek, eski rejimi âdeta bir şekilde devam ettiriyor olmak demektir. Bunun mantığı yok ve bize ne, niye olsun Suriye Arap Cumhuriyeti? Tabii ki Suriye’de Araplar büyük çoğunluk, tabii ki Araplar iktidarda en büyük parçayı oluşturacak. Ama biz Türkiye olarak niye Arap ulus-devletini savunalım? Burada Türkiye’nin mantığı ne? Tabii bu yaklaşımda ister istemez kendiliğinden bir anti-Kürt unsur barındıran bir taraf var. 

Biz her zaman şunu savuna geldik: Suriye Kürtleri, Türkiye Kürtleriyle çok iç içeler, beşerî ve sosyolojik bakımdan ve hatta dil bakımından Irak Kürtlerinden daha farklılar. Biliyorsun, Irak’ta Kürtçenin Sorani lehçesi ağırlıklı; oysa Türkiye Kürtlerinde Sorani diye bir şey yok, Kurmanci var, bir bölümü de onun Suriye’deki devamı olan Zaza. Bir de, Irak’ta olduğu gibi arada dağlar, vadiler yok, dümdüz bir arazi. Kamışlı’yla Nusaybin, Suruç’la Kobani, Şenyurt’la Derbesiye; bunlar dümdüz yerler. Demiryolunu geçiyorsun ve Türkiye’den Suriye’ye giriyorsun. Demiryolunun öbür tarafına 2 metre adım atınca, Suriye’den Türkiye’ye geçiyorsun. Aynı köylerin, aynı aşiretlerin, aynı ailelerin arasından geçmiş, 1921 yılında çizilmiş bir sınır. Dolayısıyla, biz eğer Suriye’de bir bütünlük olmasını ve Suriye’nin Türkiye’ye bir güvenlik tehdidi olmasının kalkmasını istiyorsak, bizim, bir anlamda Suriye Kürtlerinin de hamisi olarak, Şam’la Suriye Kürtleri arasında arabuluculuk yapan, diyaloga yardım edecek olan ve o bütünlüğü sağlayacak olan bir rol oynamamız gerekiyor. Ama bunun varacağı nokta, Arap Devleti anlamında bir ulus-devlet olamaz. Oradaki adem-i merkeziyetçilik. Adem-i merkeziyetçiliğin bin tane yolu bulunur, o ayrı. O, görüşmeyle bulunur. Ve o yüzden de Suriye Kürt temsilcileriyle bizim yüz yüze görüşmemiz gerekir. O anlamda da Mazlum Abdi’nin, İlham Ahmed’in muhatap alınarak, onlarla görüşülmesinde Türkiye’nin sonsuz yararı var.

Bu Duhok toplantısı ve Ahmed eş-Şara’nın Washington’da Beyaz Saray’a gitmesi, Hakan Fidan’ın da o günlerde Washington’da olduğu ve ABD-Suriye-Türkiye üçlü müzakerelerinin yapıldığı bir dönemin ardından oldu. Sonra Hakan Fidan, Suriye’de bir ‘’altın oran’’ arayışından bahsetti ve bulunamaması hâlinde, bunun herkes için feci olacağını söyledi. Ben onun Suriye konusundaki daha önceki söylemlerinden bayağı uzaklaştığını ve daha ılımlı bir noktada olduğunu gördüm. Eminim sizin katıldığınız toplantıda bunun yansımaları olmuştur.  Washington’daki Ahmed eş-Şara ve Trump görüşmesinde, ama daha önemlisi Hakan Fidan’ın da olduğu, ABD’nin çok üst düzey isimlerinin, güvenlik danışmanının, Dışişleri Bakanı’nın, Tom Barrack’ın da katıldığı üçlü görüşmelerde, olumluya doğru bir gidiş var sanki. Sorunlar çözülmüş değil, ama çözüm umudu, anlaşma umudu bayağı bir güçleniyor sanki. Doğru bir izlenim mi bu? 

Çandar: Bence doğru bir izlenim. İki ekleme yapayım, niye doğru bir izlenim olduğunu da somut bir zemine oturtmuş oluruz. Senin anlattığın, Amerika’da Hakan Fidan’ın da katıldığı, Rubio’yla, hatta Trump’la yaptığı görüşmenin hemen 24 saat sonrasında, Tom Barrack’la Mazlum Abdi uzun bir telefon görüşmesi yaptı ve Tom Barrack Mazlum Abdi’ye senin gönderme yaptığın gelişmeleri anlattı. Tam olarak ne konuştukları, açıklanmadı ama şunu biliyoruz. O konuşmanın ardından, bu konuşma hakkında bilgi veren Mazlum Abdi, “Tom Barrack’la harika bir görüşme yaptık” dedi. Kullandığı tabir “Harika bir görüşme.” Yani bu altın oran içine SDG’nin yerleşebileceğinin ipucunu verdiğini sayabiliriz. İkincisi, çok dikkat edilmedi, belki gözlerden kaçtı ya da alışıldı gelip gitmesine, ama Neçirvan Barzani bir süre önce Türkiye’ye geldi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüştü ve bir gün içinde geri döndü. O görüşmenin hemen ertesinde Süleymaniye Havaalanı uçuşlara açıldı. Bunun da çok çarpıcı bir gelişme olarak kaydedilmesi gerekiyor. Bütün bunların devamı olarak, bu Duhok toplantısına ‘’General Mazlum Abdi’’ diye takdim edilerek, bizzat Neçirvan Barzani tarafından bunun haberi verilerek Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in davet edilmesi, deminki görüntülerde de gördüğümüz gibi, büyük bir coşkuyla karşılanmaları, kabul edilmeleri bir şeylerin pişiyor olduğuna dair ister istemez insanların zihninde birtakım yorumlara, haklı, meşru zemin veriyor. 

Altın oran derken, tam bu noktada bir şey daha ilave edeyim. Mazlum Abdi SDG’nin Başkomutanı sıfatını taşıyor; İlham Ahmed de siyasi yapı olarak Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Dışişleri Temsilcisi. Bir nevi Suriye Kürtlerinin Dışişleri Bakanı gibi de algılayabiliriz İlham Ahmed’i. Aslında bu alanda aritmetik olarak Kürtlerden fazla Arap yaşıyor. SDG güçlerinin de yarısından fazlasında en az %60 civarında silahlı Arap unsurlar var. Kendileri de söylüyor zaten, konuşuldu bu. Bunların büyük çoğunluğu oradaki Arap aşiretlerine dayanıyor. Bu yönetimin merkezi olan Rakka, Haseke ve Deyrizor, esas olarak Arap; pek az Kürt var yani. Ve SDG dediğiniz zaman, evet, belkemiği. En donanmış, en savaşkan unsurları. IŞİD’le savaş tecrübesi de Amerikan eğitiminden geçmiş olması nedeniyle doğru, SDG’nin Kürtleri. Fakat sayısal olarak ve o alandaki nüfusun temsilcisi olarak Araplar ve aşiretler var. En büyük Arap aşireti olan Şammar Aşiretinin, SDG’ye entegre, YPG ile birlikte çalışan Sanadid adlı silahlı güçleri var. Onların temsilcileri 48 saat önce Şam’da Ahmed eş-Şara’yla görüşmeye gittiler. Arap-Arap görüşmeleri onlar ve onlar, Suriye’nin o bölümünde bir tür yerel yönetim talep ediyorlar, adem-i merkeziyetçi bir yapı talep ediyorlar. Dolayısıyla, Türkiye’de bizim alıştığımız dille konuşulacak kadar basit ve yüzeysel bir alan değil Suriye. Bir bu. 

İkincisi, senin az önce gönderme yaptığın noktaya geri dönersek, o sezgin ya da teşhisin çok doğru. Son bir sene içinde, Hakan Fidan’ın Suriye konusunda SDG’den bahsederken ve YPG’nin adını anarken kullandığı dilden, bir hafta öncesindeki dile kadar, kademeli olarak çok ciddi farklı, daha esnek, daha yumuşak, daha kabul gören bir dilin ortaya çıktığını görüyoruz. Bir de şunu da izleyiciler bakımından söyleyeyim. Hiç unutmamak gerekiyor; Suriye, her şeye rağmen hâlâ geleceği çok belirsiz bir ülke. Dünyada, Suriye uzmanı sayılabilecek beş isimden birincisi ya da ikincisi olan Fransız Fabrice Balanche, 13 yıl orada yaşamış. Ömrü orada geçiyor, sık sık gidip geliyor. Geçen ay gene oralardaymış. Duhok’taki konferansın konuşmacılardan biriydi, o anlattı. “Rakamlar da doğru verilmiyor. Yaşanan Alevi katliamında bin kişi deniliyor. En az 5 bin kişi öldü orada” diyor Balanche. Bu yılın Mart ayında oldu. Ve 10 Mart anlaşması Mazlum Abdi için bir ihtiyaçtı, ama Ahmed eş-Şara için de ihtiyaçtı. Tam onun üstüne geldi ve Kürtlerle beraber gözükmek, onun meşruiyetinin devamı için ihtiyaçtı. 

İkincisi, Dürzîler. Hiçbir hâkimiyet yok. Bir de, Alevi bölgelerinde, Lazkiye, Tartus hattında ve dağlık alanda, hâlâ silahlı Alevi güçleri kendilerini korumak için alarm hâlindeler. Etrafları merkezi hükümetin silahlı güçleriyle çevrilmiş, son derece kırılgan bir yapı var. Ve Balanche biraz da Fransızların Amerikalılara yönelik güvensizliğini yansıtacak bir şekilde, “Bu iş pek zor tutar” dedi. Niye öyle dediğini sordum kendisine. “Ahmed eş-Şara alındı, Amerika’ya götürüldü ve Beyaz Saray’da kabul edildi,” dedi. ‘’Şu andaki Suriye, bir zamanlar siz Fransızların Suriye üzerindeki mandasına benzer bir şekilde, âdeta Amerikan mandası altında bir görüntü veriyor. Niye tutmaz diyorsun?” diye sordum. “Amerikalıların bütün bu gayretleri, İsrail’le Suriye arasında bir anlaşma imzalatmak. Ahmed eş-Şara bunu yapamaz. Kendi iç dengeleri, yapısal özellikleri nedeniyle istese de yapamaz. O yüzden, bu durum çok uzun sürmez’’ dedi. Peki ne olur? Ne olduğu bilinmez. Şimdi ne olduğu bilinmez, ama bütün bu bakış açısından, belli somut bilgilerden yapacağımız çıkarsama, Suriye’nin önünde çok da kolay, apaçık bir yol olmadığı ve tabii Türkiye’deki süreçle bunun bağlantısını kurarsak… 

Tam da oraya gelelim. Şimdi biz bu kaydı yaparken Komisyon daha toplanmamıştı. Ama dün AK Parti net bir şekilde ‘tamam’ dedi. Sonuç olarak, CHP ne oy verecek olursa olsun, Komisyon’dan bir heyet İmralı’ya gidiyor. Sizin partinizin temsilcisi Gülistan Koçyiğit gidiyor, onu biliyoruz. MHP’den herhâlde Feti Yıldız gider. AK Parti’nin belli değil; Abdülhamit Gül var, ama Hüseyin Yayman’ın da adı geçiyor. Onlardan hangisinin olacağı bugün belli olacakmış ismi. CHP eğer  giderse, herhâlde Grup Başkan Vekili Murat Demir’i yollar diye tahmin ediyorum. Sezgin Tanrıkulu deniyor ama daha temsili birisi olur. Şimdi bu detayları bir kenara bırakırsak, her hâlükârda Meclisten bir heyet gidiyor. “Kimler gidiyor? Beş partide grubu olan parti var mı, yok mu?” sorularını bir kenara bırakarak konuşacak olursak, biz dün Mümtaz’er Türköne ile yaptığımız yayında bu konuyu konuştuk ve bunun tarihi bir dönüm noktası olduğunu söyledik. Zaten itirazların da en büyük nedeni, bu olayın tarihsel olması. Sen Öcalan’la yıllar önce görüşmüş bir gazetecisin. Bu olayı yıllardır çalışan birisisin, bölgeyi biliyorsun. Bu konuda, çatışma çözümü üzerine de yazdın. Cengiz Çandar bu olayı nasıl görüyor? Herkesin bir bakışı var, ama sen çok daha fazla hâkimsin ve Öcalan’ı da tanıyan birisi olarak sana sorayım: ‘’Keşke olmasaydı, gitmeselerdi’ denilecek bir olay yaşanır mı?  

Çandar: Yaşanmaması gerekiyor. Bir kere, bunu en veciz, en çarpıcı şekilde çok kısa bir süre önce Devlet Bahçeli ifade etti. “Bir sorun var. Bu sorunun en önemli muhatabı, aktörü o kişi,” dedi. Komisyon’un, gerekli gereksiz görüşmediği adam kalmadı. 5 Ağustos’tan bu yana çalışan bir Komisyon var. 17 toplantı yaptı, onlarca kişiyi dinledi, binlerce sayfa arşiv biriktirdi. “Bu çözümün en önemli muhatabı olan ve çözümü devam ettirecek, geliştirecek kişi orada. ‘Ben onunla görüşmem’ diyemezsiniz. Böyle şey olur mu?” dedi. Yani mantığı yok ve onun üzerine de “Olmazsa adaya ben giderim, ben oturup görüşürüm” dedi. Yani bu konuyla ilgili olarak, Öcalan’ın bizzat bu konuyla ilgili olarak ne kadar merkezi bir aktör olduğunu ve bu konuda yol alınacaksa onunla konuşulmasının icap ettiğinin, onun dinlenilmesi gerektiğinin altını çok net ve veciz bir şekilde çizdi. Tabii tarihi olmasının anlamı şu: Öcalan olmasaydı, PKK’nın 41 yıldır süren silahlı mücadelesinin sona erdiği söylenebilir miydi? Bu bir. İkincisi, PKK denilen örgütün kurucusu, Başkanı o. Öcalan, “Bitti artık. Benim kurduğum bu örgütü kurma gerekçelerim ortadan kalktığı için, dönem değiştiği için size gerek kalmadı. Kongre toplayın, dağıtın örgütü” dedi, PKK da onun isteğini yerine getirdi. Upuzun açıklamalarla, gerekçelerle yaptı bunu. Bunu Abdullah Öcalan’dan başka kimse yapamazdı. Bundan sonra bu yolda nasıl ilerleneceğine gelirsek: Bahçeli’nin meşhur tarihi konuşması aşağı yukarı tam bir yıl önce bugün, 22 Kasım 2024’teydi ve Bahçeli parti grubunda “Öcalan gelsin, DEM Parti grubunda konuşsun” demişti. 

Bahçeli’nin o çıkışı 2024 22 Ekim’deydi. 

Çandar: Evet, Ekim’di, çok doğru. 22 Ekim’di o tarihî konuşması. 1 Ekim’de el sıkışma algılanıyor ama 22 Ekim, 1 Ekim’den daha önemli tabii. O konuşmasında bir talepte bulundu ve o talep, 27 Şubat 2025 itibariyle yerine getirildi Öcalan tarafından. Yerine getirilip getirilmediğinin kanıtını biz, 5-7 Mayıs tarihlerinde toplanan PKK Kongresinde ve kongrenin aldığı kararlarda gördük. En önemlisi, 11 Temmuz’da silahların yakılmasıyla, o sembolik olayla, bir irade beyanıyla gördük ve Öcalan, parlamentoda bir komisyon kurulmasının önemi üzerinde çok durmuştu. O komisyon da 5 Ağustos’ta kuruldu. Şimdi bu sürece bu kadar yön vermiş olan ve başrol oynamış kişiye, bir anlamda kendi talebi üzerine oluşmuş olan bu komisyonun, “Ben onunla görüşmem” demesinin bir mantığı yok. Peki, görüşürse ne olur? Benim şaka yolu bir benzetmem var: Bundan sonra ne yapacağımızı ne edeceğimizi öğrenmek için, mesela Marksizm’i öğrenmek için illa Marx’la görüşmek gerekmiyordu herhâlde, değil mi? Yani Öcalan’ın görüşlerinin ne olduğunu, Öcalan’ın bakış açısının ne olduğunu da okursunuz, bakarsınız. Bunca yıldır yazıyor, çiziyor, konuşuyor çeşitli vesilelerle ve bunu görmek mümkün. O zaman illa niye gidiliyor? İlla gidilmesinin sebebi, bunun, gerçekten barış yönüne doğru giden bir büyük uzlaşma süreci olduğunu damgalamak, tahkim etmek. Onun için gidiliyor. 

Bu bağlamda, mesela ‘’telekonferans yapılsın, SEGBİS üzerinden görüşülsün’’ diyenler var. Ayağına gitme meselesinin çok… 

Çandar: Ama o zaman getirin. “Gelemez, hükümlüdür” şudur budur. Peki, gidip görelim. “Ayağına mı gideceksiniz?” Ne yapacaksınız peki? 

“Uzaktan konuşalım” diyorlar. 

Çandar: Hayır, yakından konuştuğunuz zaman tarihi bir anlamı olacak onun. 

Amaç o tarihi anlamı azaltmak. 

Çandar: Tabii. Az önce üstünde konuştuğumuz gibi, Bahçeli 22 Ekim’de, “Bunları yapması hâlinde, şayet yaparsa, ‘’umut hakkı’’nın görüşülmesine başlanır,” dedi. ‘’Umut hakkı,’’ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre zaten yapılması gereken hukuki bir işlem. Bunun Öcalan’a teşmil edilmesi demek, Öcalan’ın bir vade içinde serbest bırakılmasına gidecek yolun açılması demek. Kürt isyanının, 41 sene sürmüş olan silahlı çatışmanın, kimisinin terör dediği çatışmanın bir numaralı figürü hapishanede ölecek ve bu sorun da çözülecek. Böyle bir şey olabilir mi? Nelson Mandela Robben Adası’nda bilmem kaç yıl yattıktan sonra ölseydi, hapisten hiç çıkmasaydı, Apartheid rejiminin üstesinden gelmek mümkün olabilir miydi Güney Afrika’da? O yüzden, bizim biraz ezber bozucu bir bakış açısına ihtiyacımız var ve işin en ilginç tarafı, bunun başını Milliyetçi Hareket Partisi’nin çekiyor olması. Gecikmeli de olsa, belli tereddütler de olsa, AK Parti buna ayak uyduruyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu konuda haydi haydi ön alması gerekiyordu. O yüzden, bu buluşma, bu görüşme, bundan sonra gidilecek yolun nereye doğru gideceğini tahkim etmek bakımından, ki eğer hedef, barış ve çözümse ve tarihi bir uzlaşmaysa, Türkiye’nin, Kürtleriyle bunun yapılabilmesi ve bunun etkisinin bütün bölgeye yayılabilecek olması için gerçekleştirilecekse, o anlamda da kendiliğinden tarihî bir nitelik kazanıyor tabii. 

Son olarak Demirtaş’ı konuşalım. Biliyorum, sen Demirtaş’ı bayağı ziyaret ediyorsun. Onun görüşlerini çok iyi biliyorsun. Dün iki olay yaşadık. Birincisi, Demirtaş, Bülent Arınç’ın yaptığı açıklamalara, adını vermeden cevaben bir şeyler söyledi ve “Bundan sonra arkadaşlarım ve mevcut avukatlarım dışında kimseyi kabul etmeyeceğim” dedi. Avukatlar derken şöyle oluyor biliyorsun. İnsanlar avukat kimliğiyle çat kapı gelip görüşebiliyorlar. Milletvekilleri, siyasetçiler de görüşebiliyor. Demirtaş artık onu sınırlıyor. O önemli bir şeydi. Ama esas önemli olan, o yazdığı yazı ve Öcalan’la ilişkisi üzerine söyledikleri. Ben de bu sabahki yayınımda onu değerlendirdim ki aylardır bunu anlatmaya çalışıyorum. Özetle, Demirtaş’ın Öcalan’a meydan okuma, onun liderliğini tanımama gibi bir davranışı yok. 

Çandar: Yok, evet. 

Ama muhalefette hep ‘’Öcalan değil, Demirtaş olsun’’ havası var. Hatta “İmralı’ya heyet giderse, Özgür Özel Edirne’ye gidecek’’ gibi konuşmalar vardı, ama o yalanlandı. 

Çandar: Çünkü açıklamasıyla biraz önü de kesilmiş oluyor ister istemez.

Sen Demirtaş’ı yakından tanıyan birisisin ve yakınlarda da görüştünüz diye biliyorum. 

Çandar: Bir ayı geçti. Bu aralar bir daha görüşemedim. 

Mesela sen gitsen, seni almazlık etmez herhâlde. 

Çandar: Etmez. 

Dün gece haberleştiniz mi?

Çandar: Bir şekilde haberleştik. Ben arkadaşları içine giriyorum yani.

. Bize biraz anlatır mısın? 

Çandar: Çünkü açıklamasında “Siyasetçiler ve avukatlar” diyor. “Ben şimdi siyasetçi miyim, arkadaşın mıyım, hangisiyim?” dedim. “Ona sen karar ver’’ dedi. Evet, arkadaşız, o zaman görürüz demek. Aslında ben Eylül ayında gördüm onu. Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne itirazından hemen önceydi. İtiraz da çok geçmeden, 3 hafta içinde reddedildi ve karar kesinleşti. Demirtaş’ın o günden bugüne derhâl serbest bırakılması gerekiyordu. Derhâl serbest bırakılması gerekliliği bugün de geçerli. İktidar çevrelerinden birtakım işaretler de bunun öyle olacağına dairdi. Biz de ona dayanarak gitmedik. Demirtaş’ın önümüzdeki günlerde her an ya da bir hafta sonra, 3 gün sonra, her neyse, bırakılması icap ediyor. Çünkü gidişat öyle. Eğer Türkiye’deki iktidar, Cumhur İttifakı diyelim, AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi sürece bu kadar itina gösteriyorsa, ki Milliyetçi Hareket Partisi’nde hiçbir sorun yok; hem Devlet Bahçeli bunun Türkiye’nin hayrına olacağını söyledi, hem de Feti Yıldız bunun hukuki gerekçelerini gayet net bir şekilde yaptı. Adalet Bakanı da, “Cumhurbaşkanı da, “Yargı” dedi. O zaman, bir mahkeme alacak kararı ve uygulayacak. O, teknik bir bürokratik ayrıntı. Bunun uzaması nedeniyle Feti Yıldız dün kalktı bir daha, “İlânihaye bir konu yoktur. Türkiye’de şu kadar hâkim, bu kadar savcı vardır. Alırsınız, verirsiniz kararı. Bir an önce verin” dedi. Yani şimdi Demirtaş’ın her an ve her zaman çıkması icap eden bir durum var. 

Soruya geri dönersek şu önemli: Selahattin Demirtaş olağanüstü popüler birisi. Kürt halkı nezdinde muazzam bir sevgi halesi var ona yönelik. Ve ben bölgeye ne zaman gitsem, doğrudan temsil ettiğim Diyarbakır’da ne zaman dolaşsam, önüne gelen bana, “Ne zaman çıkacak? O çıkmazsa bu iş olmaz. Biz süreci destekliyoruz ama eğer Selahattin Başkan içeride kalırsa biz inanmayız, hiçbir şey olmaz,” diyorlar. Hatta bir de tarizde bulunuyorlar. “Niye DEM Parti daha yüksek sesle bunu söylemiyor etmiyor?” diye tarizde bulunuyorlar. 

Herhâlde dananın kuyruğu da biraz orada kopuyor. 

Çandar: Şimdi şöyle bir durum var: Bir sürü insan da Öcalan isminin arkasına saklanarak, Selahattin Demirtaş ve Öcalan isimleri arasında bir çatlak olabilirmiş. İktidar da bu işi Öcalan’la götürüyor, o yüzden Demirtaş’ın hapisten çıkmasını Öcalan nedeniyle istemiyormuş gibi bir hava yaratıyor. Şimdi bu, ne sürece yarayan bir şey, ne Öcalan’a yarayan bir şey, ne de Demirtaş’a yarayan bir şey. 

Ve doğru değil. 

Çandar: En önemlisi, doğru değil. Sen Selahattin Demirtaş’ı iyi tanıyorsun. Düzenli aralıklarla gidip defalarca, saatlerce konuştuğum Selahattin Demirtaş, kendi rolünü ve anlamını bambaşka bir yere oturtuyor. Bütün ömrü boyunca legal siyaset içinde bulunmuş. İnsan Hakları Derneği Başkanlığı yapmış. Parlamentoda kaç yıl bulunmuş bir sivil siyasetçi. Öcalan ayrı bir figür, ayrı bir kavram o. Selahattin Demirtaş’ın onunla hiçbir derdi ve onun o konumunu zedeleyeceği ya da onu sorgulayacağı hiçbir şey yok. Bir de, o kadar akıllı birisi ki, bunu asla zaten yapmaz. Malum nedenlerle asla zaten yapmaz ve yapmıyor da. Dolayısıyla böyle bir ikilemi var gibi gösterecek ya da bunu üretecek herhangi bir söylemden çok rahatsız oluyor. Demirtaş’ın ilk açıklamasını okuduğumda Erbil’deydim, dünkü açıklamalarını buraya geldikten sonra dikkatle okudum. Sonra da Bülent Arınç’ın açıklamasını okudum. Talihsiz bir durum olduğu besbelli. Hiç olmasaydı bu daha iyi olurdu. Çünkü ben Bülent Arınç’ın da son derece iyi niyetlerle Selahattin Demirtaş’ı ziyarete gittiğini, ziyaret öncesinde kendisiyle görüştüğüm için biliyorum. Fakat o her iki açıklamayı okuyup sonradan bazı bilgilere eriştiğim zaman, sanıyorum ki Bülent Arınç’ın aklında bazı sözcükler doğru olmayan bir şekilde kalmış ve galiba daha önce bir YouTube kanalında öyle bir şekilde ifadelerde bulunmuş ki, Selahattin Demirtaş hem doğru olmadığı için, hem işi çok kötü sonuçlara götüreceği için çok rahatsız olmuş ve o açıklamaları yapmış durumda. 

Selahattin Demirtaş’ın önemi nerede? Rolü nerede bütün bu işte? Bir kere, Selahattin Demirtaş birinci gününden itibaren, süreci hararetle destekliyor ve tahliye olduğu andan itibaren de kendisinin hem Kürt halkındaki hem de Türk kamuoyundaki popülaritesini, sürecin arkasına destek olarak seferber etmek için hemen kolları sıvayıp işe girişecek. Bunu konuştuğumuz için gayet net biliyorum. Cumhur İttifakı mensupları, bu sürecin selametli bir şekilde istenilen menzile varmasını istiyorsa, Selahattin Demirtaş bu konuda olağanüstü önemli ve olumlu bir rol oynar. Selahattin Demirtaş’ın dışarıda olması, bu sürecin menziline ulaşmasından istifade edecek olan herkes için çok gerekli. Öyle diyeyim. 

Çok teşekkürler, Cengiz Çandar. Her şeyi konuştuk. Evet. DEM Parti Diyarbakır Milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar’la, Suriye’yi, İmralı’ya gidecek heyeti ve Selahattin Demirtaş’ı konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.