Haftaya Bakış (293): CHP İmralı’ya gitmiyor

Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Ruşen Çakır ve Kemal Can, Komisyon’un İmralı’ya gitme kararı almasını ve CHP’nin heyete üye vermemesini değerlendirdi.

Bahçeli el yükseltti, Erdoğan topu komisyona attı

İmralı’ya gidilmesi için daha önce de çağrı yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 12 Kasım’da AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü ve 18 Kasım’daki grup toplantısında İmralı çağrısını bir adım öteye taşıdı.

Komisyonu karar almaya çağıran Bahçeli “Hiç kimse bu ziyarete yanaşmazsa, herkes üç maymunu oynamanın merakında ısrar ederse, açık açık söylüyorum; alırım yanıma üç arkadaşımı, kendi imkanlarımızla İmralı’ya gitmekten gocunmam, çekinmem, bir masa etrafında yüz yüze gelmekten de imtina etmem” diye konuştu.

Komisyon İmralı’ya gidiyor: Karar nasıl alınacak?

Komisyonun çalışma esaslarına göre yasa teklifleri için beşte üç nitelikli çoğunlukla, diğer hususlarda ise salt çoğunlukla karar alınabiliyor. MHP’li Feti Yıldız bunun altını çizerek İmralı ziyareti için de salt çoğunlukla karar alınacağına dikkat çekti. Ancak Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, 26 Eylül’de basın mensuplarıyla bir araya geldiğinde “Henüz bu konu komisyonun gündemine gelmemiştir. Komisyonun gündemine gelirse nitelikli çoğunlukla bu karar alınırsa, komisyon buna karar verecek” şeklinde açıklama yapmıştı.

AKP “olumlu” bakıyor

AKP’nin komisyon üyeleri Meclis’te toplanarak Genel Başkanvekili Efkan Ala ile Grup Başkanı Abdullah Güler başkanlığında İmralı ziyaretini ele aldı. Bir saat süren toplantının ardından basın mensuplarıyla bir araya gelen Güler “İmralı’ya gidilmesine olumlu baktığımızı değerlendirdik” dedi. 

Oylama ihtiyaç olup olmayacağı konusunun komisyonun iç meselesi olduğunu ve komisyonun karar vereceğini söyleyen Güler, AKP’li hangi komisyon üyesinin gideceğinin henüz belli olmadığını aktardı

Komisyon İmralı’ya gitme kararı aldı, CHP gitmiyor

Milli iradeye ipotek koyan uygulamaların sürdüğünü ifade eden Emir, “Kürtlerin belediye meclislerine girmesini suç sayan utanç davalarında insanlar aylardır cezaevinde yatmaktadır. Siyasi tutsaklıklarda hiçbir ilerleme kaydedilememiş, yeni siyasi davalarla siyasetimiz yara almış, demokrasimizin önü tıkanmıştır. İç barışımızı sağlamak için adım atılması gerekirken tüm meselenin İmralı’ya gidilip gidilmesine sıkıştırılmasına milletimiz razı değildir” diye konuştu.

İmralı’ya gidişin “tek seçenek” olarak öne sürülmesinin komisyonun kuruluş amacına uygun olmadığını belirten Emir, şöyle devam etti:

“Elbette sürece katkı verecek dinlemeler yapılır ancak devletin yetkilileri İmralı ile zaten görüşmekte. Komisyonda başkan bile olmadan sadece beş milletvekilinin adaya gitmesi yerine, teknolojik imkanlardan yararlanarak daha kolay, daha katılımcı, daha tartışmasız bir sürecin yürütülmesi mümkündür. AK Parti başta olmak üzere diğer partilerin kararıyla İmralı Adası’na gidecek komisyon heyetine partimizden üye vermeyi doğru bulmuyoruz.”

Bahçeli: “Silivri’ye gidiliyorsa İmralı’ya da gidilir”

Abdullah Öcalan için söyledikleri ve Öcalan ile görüşmek için İmralı’ya gidilmesini savunan Bahçeli, kendisine yönelik eleştirilere ise “Silivri’ye gidişle İmralı Cezaevi’ne gidiş arasında ne fark var?” diyerek yanıt verdi:

“İmralı’ya gidişi savunmamı eleştiriyorlar. Önünüze bir Türkiye haritası açın. Parmağınızı Silivri’nin üstüne koyun. Bakın Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde. Sonra parmağınızı İmralı Adası’nın üstüne koyun. O da Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde. Silivri’ye gidişle İmralı Cezaevi’ne gidiş arasında ne fark var? Yok. Silivri’ye gidiliyorsa İmralı’ya da gidilir.”

Demirtaş artık siyasetçi ve avukatlarla görüşmeyecek

Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, son günlerde kendisine atfedilen sözlere tepki göstererek “Benim adıma kimse konuşamaz” dedi ve siyasetçi ile avukatlarla görüşmeyeceğini duyurdu. Demirtaş’ın bu açıklamasının ardından mesaj paylaşan Bülent Arınç, “Aktardığım hiçbir cümlede ‘çarpıtma’ ya da ‘uydurma’ yoktur. Fikirlerinden dolayı kızmıyorum ancak kırıldığımı da ifade etmek isterim. İyi niyetle dahi olsa hiç kimsenin benim adıma konuşma yetkisi yoktur, gerektiğinde ben düşüncelerimi kamuoyuyla zaten paylaşıyorum.” dedi.

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Tabii ki en sıcak olayla başlıyoruz. Komisyon İmralı’ya gitmeye karar verdi. CHP “Hayır” dedi, oturumun kapalı yapılmasına itiraz etti. Oturum kapalı yapılınca da toplantıyı terk etti. Sonuçta, toplantıdan İmralı’ya gitme kararı çıktı. Şu âna kadar belli olan iki isim var. MHP’den Feti Yıldız, DEM Parti’den Grup Başkanvekili Gülistan Koçyiğit. AK Parti’den kimin gideceği yarın sabah belli olacakmış. Galiba Yeni Yol grubundan da bir kişi gidecek, ama CHP’den kimse gitmiyor. Biz yayından önce Kemal’le sohbet ettiğimizde, CHP konusunda farklı baktığımız ortaya çıktı, ama tartışmayı kısa kestik ve yayında konuşalım dedik. Ben CHP’nin çekimser kalacağını, ama heyete bir temsilci vereceğini düşünüyordum. CHP “Hayır” dedi ve temsilci de vermedi. Kemal, doğru mu söylüyorum? Sen bunu siyaseten taktik bir hamle olarak değerlendin. 

Kemal Can: Bunun, ilkesel bir stratejinin parçası değil, taktik bir hamle olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani süreçle ilgili bütün pozisyonunu değiştiren bir tutum olarak görmüyorum. 

Ruşen Çakır: Ama buradaki bu tavrı, süreçle ilgili bütün pozisyonunu çok derinden etkileyebilecek bir tavır. Çünkü burada Abdullah Öcalan’la İmralı’da görüşülecek olması, sadece bu ânın değil, en azından yakın Cumhuriyet tarihinin çok kritik bir kırılması ve buna bu şekilde pozisyon aldıktan sonra, CHP’nin, sürecin içerisinde varlığını sürdürmesi bana zor gibi geliyor. Çok zorlanacak. Bir diğer husus da şu: Heyetin İmralı ziyareti, Abdullah Öcalan’ın bu sürecin baş aktörlerinden birisi olduğunun tescillenmesi ve o meşruiyetin verilmesi demek.

Kemal Can: Evet. 

Ruşen Çakır: Bu tescil ve meşruiyet sürecine katılmayan CHP, Öcalan’ın baş aktör olduğu bu süreçte pozitif olarak nasıl yer alacak? Açıkçası çok emin değilim. Bir de, bunun, Erdoğan’ın kaçak güreşmesine yönelik bir cevap olma ihtimali çok daha yüksek ve anladığım kadarıyla, Çarşamba günü Silivri’de yapılan İmamoğlu- Özgür Özel görüşmesinde bu karar ortak çıkmış. Ama burada, kamuoyunun büyük bir kısmında bu görüşmeye sıcak bakan sayısı az. Bunu biliyoruz. Ama tam tersine, Kürt kamuoyunda sıcak bakan çok. Bu hamle, CHP’nin son dönemde Kürtlerle bayağı iyileşmiş olan ilişkisini bence çok zorlayacak. 

Kemal Can: Mümkündür. Böyle bir dezavantajdan bahsedilebilir, bunun bazı sonuçları da olur. Ama bu, samimiyet testi meselesi açısından ve sürecin ilerleyen dönemde Türkiye’yi neye doğru götüreceği tartışmaları içerisinde, aynı samimiyet testi, CHP’yi sürecin dışına bu gerekçeyle itmeye kalkanlar için de söz konusu olacak. Bu, şöyle bir şey: Gerek Öcalan’ın ağzından gerek DEM sözcülerinin ağzından gerekse aslında genel olarak buna tepki gösterecek Kürt kamuoyu açısından, CHP’nin süreçte varlığına ilişkin bir kategorik itiraz yok. Hatta tam tersine, bulunması isteği var. Bunu yapmadığı takdirde, ‘’Tamam o zaman. Daha önce Erdoğan’ın açıkladığı gibi üçlü bir şeydir bu süreç. Siz de bunun artık dışındasınız. Biz de sizinle muhatap olmuyoruz’’ restini çekiyorsan, o zaman senin açından da bir samimiyet sorunu ortaya çıkar. Şöyle bir şeyle insanları, partileri, çeşitli eğilimleri ikna edemezsin: ‘Benim dediğimi yaparsan konuşabiliyoruz, beraberiz. Ama sen şu ya da bu gerekçeyle taktik ya da stratejik başka bir hamle yaptığında, ben de seninle ilgili pozisyonumu değiştiririm.’’ Bu, tek taraflı tartışılacak bir şey değil. Tek tarafın sorumlu olarak, bunun müsebbibi olarak suçlanması bana çok gerçekçi gelmiyor. Çünkü aynı taktik hamleleri DEM Parti de yapmak zorunda kalıyor, MHP de yapmak zorunda kalıyor, AKP de yapmak zorunda kalıyor. 

Sana yayından önceki konuşmamızda söylediğim gibi, bu konuda çifte standardı en çarpıcı olarak gösteren örnek şu: Taktik olarak ‘’bu süreç ilerlesin, aman bir sekteye uğramasın’’ diye, iyimserlerin tamamı Erdoğan’a pozitif ayrımcılık yapıyor. CHP’nin nazlanmasına gayet sert eleştiriler yapılırken, Erdoğan’ın bir senedir neredeyse süreci paçasından çekmesine, yine de, ‘’Erdoğan’a da teşekkür ederiz. Sahiplendiği bu süreçte…’’ diye başlayan cümlelerle konuşmak nasıl taktik gereğiyse, nasıl son krizde bile sayfalarca bu konuda yorum yapıp, içinde bir kelime Erdoğan geçmeden sorunu ve kilitlenmeyi tartışabilmeyi başarmak nasıl taktik bir hamleyse, bu da öyle bir hamle. Ben İmralı’ya CHP’nin de bir temsilcisinin gitmesi gerektiğini, bunun siyaseten doğru bir şey olduğunu düşünüyorum, söyledim, savundum daha önce de. Kezâ komisyona katılmasının da öyle olduğunu söyledim. 

İki şey söyleyeceğim. Birincisi, bu dokunulmazlık konusundan başlayarak defalarca ve her zaman gündeme gelen, parti profesyonelleri dışında, yorumcu kesimlerin de çok kullandığı, ‘’Şöyle derler, böyle derler, böyle kullanırlar, şöyle kullanırlar’’ argümanı üzerinden siyaset yapmanın çok problemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, Komisyona katılma sürecinde de öyle düşündüm ve nitekim de öyle oldu açıkçası. İddia edilenlerin aksine, CHP Komisyona girdiği için büyük bir tepki oluşmadı, büyük bir felaketle de karşı karşıya kalmadı. Dolayısıyla, İmralı’ya gitse de böyle olmayacaktı. Ama CHP’nin şimdi yaptığı, senin sorunlu bulduğun hamleyi yaratan şeyin kronolojisine baktığımda, bunun müsebbibinin Erdoğan olduğunu görüyorum. Erdoğan’ın şu karardaki katkısı tartışılmadan, CHP’nin yaptığını tartışamayız. Çünkü Bahçeli’nin bile grup toplantısında, “Ben giderim artık” restine neden olan, son âna kadar süreçle ilgili tavrını açıklamayıp, “Komisyon karar verir” deyip, aslında taktik olarak diğer aktörleri hamleye zorlayıp, hiçbir sorumluluk ve risk almadan ilerlemeye ve mümkünse de küçük bir oyunla, CHP’yi sıkıntılı bir pozisyona, kendi içinde tartışmalı bir pozisyona itmeye kalkan bir hamleye, belki aynı yüzeysellikte taktik bir cevap verdi CHP. Şimdi dolayısıyla ben bunu şöyle görüyorum…

Ruşen Çakır: Sözünü kesiyorum. Murat Demir bugün bir açıklama yapmış: ‘’Teknolojik imkânlarla görüşmek mümkünken, süreci fiziksel bir ziyarete dönüştürme çabasını doğru bulmuyor, heyete üye vermiyoruz” demiş. Yani anladığım kadarıyla online bir görüşmeye ‘’Evet’’ diyebilirlermiş. 

Kemal Can: Evet. Hakikaten şunu tartışmadan bu tavrı eleştiremeyiz. Bu olay buraya nasıl getirildi? Bu seçeneklerin hiçbiri konuşulmadı. Yani Erdoğan haftalar öncesinde, bu kulisler gündeme geldiği andan itibaren, açıkça İmralı’yla görüşülmesine taraftar olduğunu açıklamış olsaydı, bu seçeneklerin hepsi tartışılabilirdi. Komisyonda da konuşulabilirdi. Zaten hatırlarsan, Bahçeli’nin ilk önerisi, Meclisin Öcalan’a gitmesi değil, Öcalan’ın Meclise gelmesiydi. Ya da bu, senin dediğin gibi dijital imkânlarla mümkün olabilecek bir şeydi. Ama bu seçeneklerin hiçbiri konuşulmadı. Niye konuşulmadı? Çünkü bu, basit bir taktik savaş hâline dönüştürüldü. Hatırlarsan, Komisyonun kurulması da tıpkı böyle olmuştu. Komisyon’un kurulma tarihi, kim komisyona katılacak, kim katılmayacak… Bunu her seferinde bir taktik savaş hâline dönüştüren, iktidar tarafı oldu. 

Ruşen Çakır: Evet. 

Kemal Can: CHP’yi bir tür açmaza sürükleyerek, ‘’katılsa bir türlü, katılmasa bir türlü’’ açmazını kurmaya çalışan taktik bir savaşa dönüştürdü. Komisyon aşaması öyle geçildi. Şimdi bu İmralı hikâyesi de böyle geldi. Komisyon prensip olarak herkesle görüşür. Bu görüşme de onun sürecin en birinci muhatabı olması hasebiyle zaten… Sonuçta, bahse konu sürecin en belirleyici faktörü olarak herkesin söylediği ne? PKK’nın kendini tasfiye etmesi. Bu süreci başlatan, ana hamleyi yapan ve bunun devamını getirecek olan da kim? Abdullah Öcalan. Eğer süreç diye bir şey yürütüyorsan ve süreçteki temel faktör buysa, silahsızlanma ve örgütün tasfiyesi gibi bir perspektifi varsa, Abdullah Öcalan’la görüşülmesinden daha normal bir şey olamaz. Burada kategorik olarak hiçbir şey yok. Ama bunu, basit reel politik bir oyun alanına çevirip, taktik bir manevraya, hatta ortağınla bile sıkıntı çıkabilecek bir taktik manevraya kadar zorlarsan, bunun, bir ilkesel tutum olarak CHP’nin sürece yaklaşımını değiştiren bir tutum olarak değil, bu taktik manevraya taktik bir cevap olarak tartışılması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden, senin dediğin riskler söz konusu olsa bile, bunun böyle bir etki yaratmasının ya da böyle tartışılmasının fazla yüksek olduğu kanaatindeyim.

Ruşen Çakır: Bunu daha çok konuşacağız. Anladığım kadarıyla, çok geçmeden heyet gidecek oraya. Herhâlde dört kişilik bir heyet gidecek. Hafta sonu ya da pazar günü de gidebilirler. Kendimi bildim bileli hepimizin yaşadığı bir sorun var. Bu sorunda bir noktaya gelinmiş, kritik bir aşama var ve bu aşamada hâlâ ‘’O siyaset yapıyor. o bilmem ne yapıyor, bu bilmem ne yapıyor…’’ Ben şahsen bundan yoruldum. Bu, Erdoğan’ın yaptığını doğruladığım anlamında değil. Hep konuştuk zaten, Erdoğan’ın sürekli topu taca atmasını, geciktirmesini, bunların hepsini biliyorum, tamam, eyvallah. Ama bu süreci başından itibaren takip eden, olabildiğince yakından bütün aktörlerle görüşerek anlamaya çalışan birisi olarak, Murat Demir’in “Teknoloji var” açıklamasına rağmen, Öcalan’la fiziki görüşmenin ne kadar hayatî bir şey olduğunu, bunun bir tercih olduğunu ve şu ya da bu şekilde isabetli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Hatta dün Mümtaz’er Türköne ile bu konuda bir yayın yaptık. Şimdi bu aşamada, ‘’CHP taktik olarak bunu yaptı, şöyle dedi, bunu dedi’’ demenin anlamı yok. 

Bir de şöyle bir şey var: CHP daha baştan itibaren konuşmadan etmeden, “Yok kardeşim, biz Erdoğan’ın bu oyununa gelmeyiz” derdi. Yani son âna kadar düşündüler, taşındılar, böyle ilk akla gelen bir şey değil bu. Pekâlâ başka seçeneklere de karar verebilirler taktik olarak. Bunu taktik olarak seçmiş olmaları, olaya stratejik olarak ve bir bütün çerçevesinde bakmamaları bence yanlış. Buradan siyaseten bir şey çıkarabilirler. Kimileri, “Bu sayede CHP’nin oyu artacak” diyor. Bilmiyorum, onlar yarınki, öbür günkü meseleler. Ama şöyle baktığım zaman en azından rahatlıkla şunu söyleyebilirim. Şimdi gidip Diyarbakır’da sokakta insanlara “CHP böyle yaptı, ama Erdoğan’a cevaben böyle yaptı” desek, böyle şeyler insanların umurunda değil. Sonuç olarak başka bir şey bekliyor insanlar. Yani CHP’nin bu sürece katkıda bulunmasının önemli olduğunu söylüyorlar, CHP de bunu söylüyor. Ama şimdi ilk ciddi kritik aşamada bunu yapıyorsun. Yarın öbür gün Eve Dönüş Yasası söz konusu olduğunda, orada da yine taktik olarak Komisyon’da başka bir şey yaparsa… Bu taktiğin sonu yok Kemal. 

Kemal Can: Ben, Türkiye’nin temel meseleleri gibi konularda, ekonomide, dış politikada, Kürt sorunu gibi meselelerde ya da laiklik tartışmaları veya hukuk tartışmalarının tamamında, kuşkusuz, ilkesel tutumun, tutarlı ve açıklanabilir pozisyonların çok daha doğru olduğunu, seçmen nezdinde de, geçici dalgalanmalar yaratsa bile, asıl olanın inandırıcılık üzerinden yürümek olduğunu düşünüyorum. Bu konuda da CHP’nin sürece dâhil olma biçimi, oradaki aktif rolü açısından, İmralı heyetinin içerisinde olmasının da isabetli olduğunu söylüyorum. Bu konuda bir bakış farkım yok. Ama şu oransızlığa bir itirazım var. Sonuç bekledikleri için CHP’nin böyle yapmasına gönül koyacak insanlar var ya, şimdi ben de şunu soruyorum. Burada bir oransızlık yok mu? Yani bu süreç böyle olsun diye CHP’nin sürece dâhil olması, hatta CHP’nin siyasete dâhil olması konusunda ayak direyen ve şimdi CHP’nin bu taktik hamlesini sorunlu görürken, bir yıldır olmadık taktik hamlelerle bir şey yapana gönül koyma ve kızma oranına baktığımızda, sen de dâhil olmak üzere, insafa çağırmam gerekiyor. Yani CHP’yi bu kadar kolay dövüyoruz da, bütün bunların sebebi olan bir aktör var burada. 

Ruşen Çakır: Bu arada, Medyascope’un YouTube kanalında ‘‘CHP’nin kararı doğru mu, yanlış mı?’’ diye bir anket var. İzleyicilerimiz ona cevap verebilirler. Şöyle de bir husus var: Mesela Tayyip Erdoğan’ın yaptığı herhangi bir hamleyi eleştiriyor olabilirsin, ama şaşırmazsın, kırılmazsın. Burada, bir anlam yüklediğim birisine anlam yüklediğim için rahatsız oluyorum. Yoksa bana ne? Demek ki hata bendeymiş, anlam yüklediğim için hatalıymışım.

Kemal Can: Hayır, şunu demek istiyorum. Senin yüklediğin anlamı tamamen değiştiren, “Bu olmasa daha iyi olabilir” denilebilir, ama yüklediğin anlamı tamamen değiştirecek. Çünkü benim bu meselede, yani Komisyon’a dâhil olma sürecinde de savunduğum şey buydu. CHP’nin kararı da öyle oluştu. Bu konu, bu sorun siyasete açıldığı ve siyasete böyle taktik bir mesele olarak değil de, bayağı etraflı çözme perspektifiyle açıldığında pozitif sonuçlar doğabileceğine inanan biriyim. Kapalı bir müzakere yoluyla teknik tarafları kapalı yollarla çözülebilir, ama meselenin aslının siyasi zemin olduğunu ve siyasi zeminde bunun konuşulması ve daha katılımcı, daha çoğulcu bir alana açılması gerektiğini düşünüyorum. CHP’nin dâhil olması da bununla ilgili bir şeydi. Ben Medyascope’taki o ankette ‘’CHP İsabetli yaptı’’ butonuna basmam, ‘’CHP öbür türlü davransın’’ derim. Bunun sorumlusu ve burada en çok kızılacak aktör CHP değil. Benim için sürecin problemli aktörü başka.

Ruşen Çakır: Şimdi bir izleyici, “Ruşen Bey soğukkanlılığını yitirmiş durumda. Medyascope’a zarar veriyor artık” demiş. 

Kemal Can: Niye? Ne yapmışsın?

Ruşen Çakır: CHP eleştirim nedeniyle. CHP’yi eleştirmiyoruz, CHP taktik olarak davranıyor. Türkiye’nin geleceğinin önü açık. Ama aklıma nedense hep CHP’nin dokunulmazlıkların kaldırılması dönemindeki tavrı geliyor ve CHP bunu yıllarca taşıdı bagajında. 

Kemal Can: ‘’Bize ne derler? Bunu nasıl kullanırlar?’’ siyasetinden vazgeçmeleri gerekiyor.  Bu konuda kendisine biraz güvenli davranması gerekiyor bütün aktörlerin. Seçmenin size güvenmesinin birinci koşulu, sizin kendinize güveniyor olduğunuzun görünmesidir. Bu da, bütün siyasi hamlelerinizi o güven üzerine inşa etmenize bağlı. Eğer sürekli olarak, ‘’Bana şöyle derler, bana böyle derler’’ derseniz, ki onu söylemelerine engel olamıyorsunuz aslında. Hatırlarsan arka kapı diplomasisi yürütülen 2023 seçimlerinde yine meydanlarda montaj videolar gösterildi ve onu söylemelerine engel olamıyorsunuz. Dolayısıyla, bu akıl yürütme biçimini, siyaseti taktik bir alanda böyle, ‘Bize ne derler?’ gibi şeyler üzerine kurmak bence problemli. Bundan topyekûn bir vazgeçiş çok daha isabetli olur. 

Ruşen Çakır: Evet. Zaten izleyiciler de, “Bunun, dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla bir alâkası yok” diyorlar. Eyvallah, öyle olsun. Biraz da Selahattin Demirtaş’ı konuşalım. Dün Demirtaş’ın iki tane çıkışı vardı: Birincisi, adını vermeden Bülent Arınç’a cevaben yaptığı ve oradan hareketle, ‘’Ben artık siyasetçilerle ve avukatlarla görüşmeyeceğim” çıkışı. İkincisi de bir yazıydı. Yazıda da, esas olarak Öcalan’la arasında herhangi bir sorunun olmadığını söylüyordu, değil mi? Ben sabah yayınımda bunu değerlendirdim, onun için çok fazla konuşmak istemiyorum. Ama bu olay önemli ve bugünkü gelişmenin ardından daha da bir önem kazanacak. Basitleştirerek söylüyorum, çünkü CHP çevrelerinde, ‘’Öcalan’a hayır, Demirtaş’a evet’’ gibi bir yaklaşım vardı. Demirtaş onun önünü almak için, “Ben Öcalan’ın çizgisindeyim” dedi sonuç olarak? 

Kemal Can: En azından, başka bir role, kendi açıklamadığı, kendi deklare etmediği, kendi tarif etmediği bir pozisyona, başkaları tarafından yerleştirilmeye itirazı olduğunu söyledi. Çünkü o konuda çok fazla çevre faal hâlde. Yani Demirtaş’a bir rol biçme konusu, çok geniş müşteri bulan bir tez ve çeşitli çevreler bunu çeşitli yorumların içerisine sanki hakiki bir argümanmış gibi yerleştiriyorlar. Zaten Bülent Arınç’ın söylediği ve sonra da Demirtaş tarafından, “Ben böyle bir şey ima etmedim” diye yalanlanan, ardından da Bülent Arınç’ın, “Ben hâlâ arkasındayım” demesine neden olan problem aslında şu: İnsanlar, kendi pozisyonlarıyla ilgili şeyleri hakikaten kendi ağızlarından ve kendi kurdukları cümle kalıplarıyla, orada kendilerinin tarif ettiği bir öncelik ve ağırlıkla açıklarlar. Onlar adına belirli bir imaya doğru giden bir açıklama yapılırsa, bu, o lafın öyle söylenip söylenmemesinden bağımsız olarak, başka bir niyete tekabül eder. Anladığım kadarıyla, Demirtaş’ın özel olarak Bülent Arınç’ı yalanlamak dışında, ondan sonra da başka siyasilerle de görüşmeyeceğini açıklaması, ‘’Birileri benim adıma ya da beni vesile ederek bana bir pozisyon tarif etmeye kalkıyorlarsa buna izin vermeyeceğim’’ demek aslında. Yani sadece Bülent Arınç’ı yalanlamak değil, bundan sonra da bu konudaki heveslerin önünü kesmekle ilgili bir şey. Yani ‘Bunun üzerine bir şey inşa ediyorsanız, bunun üzerine bir anlatı kuruyorsanız, ben bunun parçası olmayacağım’’ demiş oluyor. Bunu, şu anda demek istemesi de bu konudaki şeyin çok yoğunlaşmış olması. 

Niye yoğunlaştı bu mesele? İki nedenle yoğunlaştı. Birincisi, Demirtaş’ın tahliyesi tartışmaları, AİHM kararı ve sonrasında çok canlı. Bunu haftalardır konuşuyoruz, üzerinden kaç hafta geçti. İkincisi de İmralı görüşmesi. Çünkü Komisyon’un İmralı’ya gitmesiyle birlikte, Öcalan, artık kendisinin de istediği biçimde bir siyasi aktör olarak devrede olacak. Daha önce heyetlerle, şunlarla bunlarla, hatta devletle de görüşüyordu. Şu anda DEM Partili olmayan, DEM Parti’nin de içinde olduğu bir Meclisin siyasi heyetiyle konuşan bir siyasi aktöre dönüşüyor. Yani örgütünü fesheden kurucu başkan olmaktan çıkıp, kendi söyleyişiyle artık bu yeni oluşacak entegrasyon sürecinin önemli aktörlerinden biri olarak kendini tescil ettirecek. Şimdi bu ikisinin olduğu, bu konjonktürün üst üste bindiği bu eşzamanlı durum, bu tartışmaları çok canlandırmış vaziyette. Onun için, bu iki mesele gündemde yukarıya çıktıkça, ‘’Demirtaş’la Öcalan arasında ne var? Bir şey mi var? Bunlar farklı şeyleri mi temsil ediyorlar? Birbirlerinin zıddı çizgileri mi temsil ediyorlar? Aralarında çok ciddi bir mesele var’’ spekülasyonları katlanarak gitti ve bu spekülasyonlar bu konjonktürün ürünü. Dolayısıyla, Demirtaş uzun zaman bir suskunluktan sonra, tam da bu belirsizliğin ve karmaşanın yaşandığı bir anda, aslında bir nevi devreye girerek, bir süreliğine, kendisinin, kendi iradesi dışında başkaları tarafından bir pozisyona yerleştirilmesine engel olmaya çalışıyor. Şu anda peş peşe yaptığı çıkışların muhtevası bu. 

Ruşen Çakır: Bu arada, bugünkü oylamayla ilgili çok ilginç detaylar var, Kemal. Onları yeni gördüm. Onun için izleyicilerimiz de bilmiyorsa aktarayım. AK Parti Komisyon üyelerinden Kürşad Zorlu toplantıya katılmamış. Onun dışında hepsi ‘’evet’’ oyu vermiş. MHP’nin hepsi ‘’evet’’ oyu vermiş. DEM Parti’nin hepsi ‘’evet’’ vermiş. EMEP ve TİP’ten birer temsilci ‘’evet’’ oyu vermiş. Toplam 32 ‘’evet’’ çıkmış. Demokrat Parti, DSP ve HÜDA PAR ‘’hayır’’ oyu vermiş. 

Kemal Can: Daha önce açıklamışlardı. 

Ruşen Çakır: Öyle miydi? Ben kaçırmışım. Yeni Yol grubundan Mehmet Emin Ekmen toplantıya katılmamış, iki üye çekimser oy kullanmış. CHP’li 11 üye ve Yeniden Refah Partisi üyesi, kapalı oturum olmasını protesto ederek oylamaya katılmamışlar. Yeni Yol grubu, Öcalan’ın SEGBİS, yani teknolojik uygulama üzerinden bağlanması yolunda önerge vermiş. O da oylama sonucu reddedilmiş. Yani burada Kürşad Zorlu fireli. AKP-MHP, artı DEM Parti, EMEP ve TİP oylarıyla İmralı’ya vize çıkmış. Şimdi merak ediyorum; AKP’den bir kişi gidecek, MHP’den zaten kimin gideceği belli. Feti Yıldız gidecek. DEM Parti’den kimin gideceği belli, Gülistan Koçyiğit gidecek. Acaba Yeni Yol Grubu heyete bir temsilci verecek mi? CHP vermeyecek. Grubu olan partilerin temsilcisi deniliyor. Ya üç ya da dört kişi gidecek. Yeni Yol’un gidip gitmeyeceği belli değil. Ama üç isim belli. 

Kemal Can: Ben sana çok somut bir soru sorayım. Bu Komisyon oturumu neden kapalı yapıldı? Bunun kapalı yapılmasının hiçbir meşru gerekçesi var mı? Kritik bir sürecin kritik bir aşamasında, bu görüşmenin çok lazım olduğunu, her partinin temsilcisi gayet açık biçimde Komisyon’da dile getirebilirdi, argümanlarını koyabilirdi. Nasıl Bahçeli çıkıp, grubunda neden gidilmesi gerektiğini anlattıysa, insanlar, İmralı’ya neden gidilmesi gerektiği konusunda AKP’nin görüşünü de duymalıydılar. Şu oturumun kapalı yapılması için hukuki hiçbir neden var mı? 

Ruşen Çakır: Hukuki bir neden yok. ‘’Evet’’ diyen üç partinin önerisiyle kapalı yapıldı. 

Kemal Can: Ben de şunu söylüyorum. Bu, demin tartıştığımız şey. Bunu yapıyorsun, bu taktik bir şey. Mesela daha önce MİT Başkanı’nı çağırdığında, oturumu kapalı yapmanın bir anlamı olduğunu iddia edebilirsin. ‘’Devletin gizli bilgileri konuşulacak. Onun için biz bunu kapattık,’ diyebilirsin. O da çok doğru değil, ama diyelim ki öyle. Milli Savunma Bakanı geldi, tamam, kapattınız oturumu. Çok kapalı bilgiler ya. Peki, bu nedir? Yani İmralı’ya gayet açık biçimde bir Meclis Komisyonu gidecek. Burada oturup bütün grupların argümanlarının ne olduğunu, katılanın niye katılmadığını dinlemek çok daha isabetli bir şey olurdu. Bunu kapatarak, zaten olayı taktik bir hamleye çeviriyorsun. Yani senin söylediğin gibi, samimi, kritik bir süreçte önemli bir eşiği geçmek isteyen iradenin yapacağı işler değil bunlar. 

Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım. Konuşacağımız başka bir şey, kaçırdığımız bir şey var mı? 

Kemal Can: Gerçi sen bu sabah yayınını ithaf ettin, ama…

Ruşen Çakır: Hayrettin Eren, evet. Ölümünün 45. Yılı.

Kemal Can: Onu da analım. İkimizin de ortak arkadaşı. 

Ruşen Çakır: İstanbul’da 12 Eylül sonrası kaybedilen ilk kişi. Arkadaşımız. Faruk’un da ağabeyi. Ama benim de şahsen arkadaşımdı. Yaşça benden büyüktü, ama çok değişik bir adamdı Hayri, Hayri Hoca. Mezarı bile yok. 45 yıl oldu. Yarın da, Cumartesi Anneleri saat 12.00’de, Galatasaray’da Hayri Hoca’yı anacaklar bir kere daha. 

Kemal Can: Yine izin verilmeyen Galatasaray’da, küçük bir alanda sadece birkaç temsilciyle, kalmalarına izin verilerek anacaklar.

Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım. İmralı’ya herhâlde birkaç gün içerisinde üç ya da dört kişilik bir heyet gidecek. Sonrasında Komisyon rapor yazmak için oturacak. O rapor dayanak alınarak yasal düzenleme yapılacakmış. Yani Komisyon yasa önerisi hazırlamayacakmış. 

Kemal Can: Evet. Zaten kuruluş amacında öyle bir takım maddeler var.

Ruşen Çakır: Evet. Komisyon rapor hazırlayacak ve rapordan hareketle bazı şeyler yapılacak. 

Kemal Can: Dolayısıyla, Mecliste çeşitli ihtisas komisyonlarında ilgili yasalar için ayrı bir çalışma yapılacak zaten.

Ruşen Çakır: Evet, öyleymiş ve yıl sonuna kadar birtakım yasal düzenlemelerin yapılması bekleniyormuş. 

Kemal Can: Ama hâlâ, herkesin ve sürecin sıhhatli işlemesinden pozitif bir payda bekleyen, iyimser olma gayreti gösteren herkesin beklediği şey, yasal düzenlemeler değil, yasal düzenlemeler gerekmeden yapılabilecek adımlar. 

Ruşen Çakır: Evet. 

Kemal Can: Onların sayıları o kadar çok ki.

Ruşen Çakır: Aynen öyle. Evet, izleyicilerimize çok teşekkür ediyoruz. ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. Haftaya tekrar görüşmek üzere. İyi günler. 

Kemal Can: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.