Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel ile Hafta Başı (59): AKP-MHP-DEM heyeti İmralı’da | Kılıçdaroğlu sessizliğini niçin bozdu?

Hafta Başı’nın bu bölümünde Ruşen Çakır ile Kadri Gürsel, AKP–MHP–DEM heyetinin İmralı’ya gidişini ve CHP’nin tutumunu değerlendirdiler. Ayrıca programda “Kılıçdaroğlu sessizliğini niçin bozdu?” sorusunu ele aldı.

TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18. toplantısında PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşme üzere İmralı Adası’na gidilmesi yönünde karar çıktı. CHP, İmralı’ya gidilmesini doğru bulmadıkları yönündeki kararını toplantıda açıkladı

AKP’li Kürşad Zorlu toplantıya katılmadı ancak onun dışında AKP’nin bütün komisyon üyeleri “Evet” oyu verdi. MHP ve DEM Parti ile komisyonda birer temsilcileri olan EMEP ve TİP de İmralı’ya gidilmesine “Evet” dedi. 

Demokrat Parti, DSP ve HÜDA-PAR’ın komisyon üyeleri “Hayır” oyu verdi. Yeni Yol Grubu’ndan Mehmet Emin Ekmen toplantıya katılmazken, iki üye çekimser oy kullandı. 

AKP-MHP-DEM

CHP’nin 11 komisyon üyesi ve Yeniden Refah Partisi’nin bir üyesi de protesto ederek oylamaya katılmadı. Yeni Yol Grubu’nun Öcalan’a SEGBİS üzerinden bağlanılmasına ilişkin önerisi ise oylama sonucu reddedildi. 

TBMM Başkanlığı yaptığı açıklamada İmralı’ya gitme kararının komisyon üyelerinin 5’te 3 çoğunluğuna ait olduğunu belirtti. 

CHP komisyon toplantısını terk etti 

CHP İmralı’ya gitmiyor. Grup Başkanvekili Murat Emir, İmralı’ya gidecek komisyon heyetine üye vermeyeceklerini ancak komisyonda bulunmaya devam edeceklerini söyledi. 

Partilerin konuya ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından toplantı AKP, MHP ve DEM Parti’nin oylarıyla basına kapatıldı. Görüşmenin kamuoyuna gizlenmemesini savunan ve İmralı’ya gidilmesine karşı çıkan CHP komisyon toplantısını terk etti. 

Kılıçdaroğlu sessizliğini niçin bozdu? 

İsmi “mutlak butlan” davasıyla anılan eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu sessizliğini bozdu. Sosyal medya hesabı X’ten video paylaşan Kılıçdaroğlu, İBB dosyası ve CHP’nin İmralı’ya ziyaretinde tutunduğu tavrı eleştirdi

Kılıçdaroğlu, CHP’nin yolsuzluk iddialarından arınması gerektiğini söyledi, “Hesap vermek her bir CHP’linin namus borcudur. Her siyasi parti ve her siyasi savrulabilir, geri durabilir, rüşvet ve yolsuzluk sarmalına bulaşabilir. Ve hatta ihanet zincirine de tutunabilir. Ama bakın, yine söylüyorum, Cumhuriyet Halk Partisi rüşvetlerle yolsuzluklarla ve rüşvet çarkının müteahhitleriyle anılamaz, bunlarla bir araya gelemez. Üzerinde iftiralar ve yolsuzluk iddialarıyla yol alamaz. Derhal arınmalı ve yoluna devam etmelidir. Cumhuriyet Halk Partisi aziz milletimizi ahlaki uyanışa davet eden bir parti olmalıdır” dedi. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na destek çıktı. Erdoğan, “Koyunlarında besledikleri yılanlardan rahatsız olmuş ve isyan etmiştir. CHP’yi rüşvet, irtikap, hırsızlık, yolsuzluk girdabına sürükleyen anlayıştan rahatsız olduğunu söylüyor. Demek ki; bir rüşvet çarkı var. Onu kendisi de kabul ediyor” dedi.

Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Hafta Başı’nda değerlendirdi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. “Hafta Başı”nda Kadri Gürsel’le birlikteyiz ve tabii ki ağırlıkla İmralı olayını konuşacağız. Merhaba Kadri.

Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Geçen hafta yapamadık ve şimdi çok yoğun bir gündem var.

Kadri Gürsel: Evet.

Ruşen Çakır: Şu anda galiba oradalar. Yani tam saati falan bilinmiyor ama 3 kişinin…

Kadri Gürsel: Komisyon heyetini diyorsun. Orası da İmralı, değil mi?

Ruşen Çakır: Evet. 3 kişinin helikopterle gittiği, gideceği söylendi.

Kadri Gürsel: Helikopterle.

Ruşen Çakır: Evet.

Kadri Gürsel: Deniz yoluyla değil yani.

Ruşen Çakır: Burada ilginç olan ne biliyor musun? İlk haberi kim geçti? Mezopotamya Haber Ajansı.

Kadri Gürsel: Anlamlı.

Ruşen Çakır: Ve oradan herkes öğrendi. Yani Mezopotamya Haber Ajansı, bilmeyenler için söyleyelim; PKK’ya yakın olarak bilinen ve Türkiye’de uzun süre yasaklı olan bir ajans. Üç parti; MHP, AKP ve DEM Parti gitti. CHP’nin gitmemesi en önemli gelişme oldu. Bu arada Yeni Yol grubu da gitmekten vazgeçti. Gider diye düşünülüyordu, onlar da gitmediler. Sonuçta grubu olan beş partinin gitmesi beklenirken üçü gitti. Bu da bana, geçen yayında da söyledim; Erdoğan hani ilk bu olayı, terörsüz Türkiye olayını anlatırken Cumhur İttifakı, daha doğrusu MHP, AKP artı DEM Parti olarak tarif etmişti. Hatırlıyorsun. “CHP ne olacak?” denmişti. Ondan sonra toparlamıştı. Şimdi başladığımız yere geldik. Bir de bu arada mesela Cumhur İttifakı’nda olan HÜDA PAR da ‘‘hayır’’ dedi. DSP de ‘‘hayır’’ dedi. Bir ara Cumhur İttifakı’nda olup çıkan Yeniden Refah Partisi de, hatta onlar kapalı oylamayı protesto etmek için CHP ile beraber toplantıyı da terk etti. Sonuçta üç parti kalakaldı. Ben çok konuştum. Yoruldum da artık ve özellikle de meram anlatmak… Herkesten dayak yiyorum. Kararı yanlış bulduğumu söylediğim için CHP’ye destek verenler şey yapıyor. Ama bu arada DEM Partililerin bu süreci ne kadar kötü yönettiğini anlatmaya çalışıyorum. Onlardan yiyoruz. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Hadi sen biraz konuş. Seni dövsünler. Ne diyorsun? CHP’nin tavrı özellikle tabii.

Kadri Gürsel: Benim derim kalındır.

Ruşen Çakır: Bilmem mi?

Kadri Gürsel: Yani CHP’nin tavrı tek kelimeyle söyleyeyim; doğrudur. İki kelimeyle söylememi istersen; çok doğrudur derim. Çünkü yani bir taraftan Cumhuriyet Halk Partisi bu üç ayaklı oyunda, bir ayağında DEM Partisi’nin, Kürt partisinin, daha önce HDP’nin ve daha önceki işte bütün Kürt partilerinin uğradığına benzer bir şekilde tenkil operasyonlarının hedefi halindeyken ve de yok edilmek istenirken, yok edilemese de sarayın icazetlisi, rejimden tasdikli bir yedek işte mış gibi yapma üzerine kurulu, tam da istediği gibi muhalefetsiz Türkiye’nin, ki terörsüz Türkiye şiarının alt okuması da muhalefetsiz Türkiye’dir. Aynı zamanda o iki ayaktan biri de muhalefetsiz Türkiye yaratma ayağıdır. O Türkiye’yi yaratma yolunda sen dayak yemekten falan bahsettin; en büyük dayağı yiyen, en büyük zulmü gören siyasi oluşum şu an Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi. Kendisinin doğrudan karar alma süreçlerinde bir rolünün olmadığı, bir adına süreç denen — işte neyse bu süreçte diyelim yine süreç, adı süreç tabii ki işte süreçten herkesin ne anladığı belli — bu süreçte sadece ve sadece iktidarın iktidar tabanı üzerindeki bu süreç dolayısıyla oluşturduğu yükü hafifletmek için o heyete katılmak istenen bir CHP var. Niye bu oyuna gelsin? Yani bu bir siyasi oyun. Kurgulanmış bir siyasi oyun ortada. Bir kere komisyonun anlam ve önemine bakalım. Bu politikalar komisyonla belirlenmiyor. Komisyon burada bir arayüz rolü görüyor ve aynı zamanda başka roller de görüyor tabii de işte sürecin meşruiyetini sağlamak. Çünkü neticede halkın, seçmenin oylarıyla teşekkül etmiş bir parlamentodaki siyasi partilerin temsilcilerinden oluşan bir komisyondan söz ediyoruz burada. Bu ilk defa oluyor. Neden daha önceki süreçlerde böyle bir parlamento komisyonu kurulması aklına gelmedi Türkiye’yi yönetenlerin? Yani sen de en başından beri takip ettin o süreçleri 2009’dan itibaren. Hatta ilk İçişleri Bakanlığı’nda yapılan toplantıya çağrılanlardan biri de sendin 2009’da. Yanlış mı hatırlıyorum?

Ruşen Çakır: Doğru.

Kadri Gürsel: Başından beri takip ettin, içindeydin. O 2015’te berhava edilene kadar, çatışmasızlık hâli çatışma durumuna dönüşene kadar iktidarın tercihiyle ve de Kürt hareketinin ve PKK’nın tabii ki coşkuyla karşıladığı bir durumdu bu. Çünkü ona hazırlanıyorlardı. Yani bir çatışmaya hazırlanıyorlardı o dönemde. O döneme kadar hiç akıllarına gelmedi böyle bir parlamento komisyonu oluşturmak. O zaman da sürecin adına kamuoyunda ‘‘İmralı süreci’’ adı konuldu. İmralı’ya çok büyük dikkatle ve özenle seçilerek teşkil edilen Kürt partisi heyetleri gitti geldi. Yani o isimler çok dikkatle seçilmişlerdi. İktidarın uyumlu çalışabileceği isimlerdi onlar. Başkaları değillerdi. Şimdi dolayısıyla iktidar çoğunluğunu kaybetti. İktidar partisi, AKP yani Erdoğan’ın partisi çoğunluğunu kaybetti. Ne zamanki 30’lara düştü… MHP, o ayrı bir hikâyedir zaten, o ayrıca tartışılır ama ben iktidar partisi açısından bakıyorum. İktidar partisi 30’lara düşünce artık bu Kürt sorunundan siyasi fayda devşirmek üzere kurgulayacağı süreçlerin siyasi maliyetlerine olan tahammülü ortadan kalktı. Yani daha önce %45’ler, 50’ler bandında oy alırken birkaç puan oyu bu amaçla feda edebilirdi daha sonra geri almak üzere. Ama şimdi feda edebileceği bir oy bile kalmadı iktidarın. O yüzden komisyon kuruldu. O yüzden komisyon kuruldu. Yani Kürt hareketinin ve Kürt sorunundan kaynaklı terör ortamı Türkiye’de çatışmanın kendi doğası ve dinamiğinin sonucunda ortadan kalktıktan neden sonra, aslında halkın çok da üzerinde güncel, gerçek ve yakın bir terör baskısı hissetmediği bir ortamda, çatışmanın Kuzey Irak’a kaydığı bir durumda neden böyle bir şey yapıldı? Amaç da tamamen iktidarın siyasi mesuliyetini ve yükünün önemli bir kısmını muhalefetin omuzlarına yüklemekti. Zaten bu yük alma, almaktan kaçınma ve yük taşıma, artık bunun yükünü taşıma gücünü kendinde bulamama hâlinin bir sonucu olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’yi yönettiğini kabul etmemiz lazım, yönetiyor Türkiye’yi ama yönetirken hiçbir sorumluluk almak istemiyor. Madem süreç yürütüyorsunuz, AYM kararını vermiş; Selahattin Demirtaş’ı bırakın, bırakmanız gerekiyor. Hâlâ neden “Türkiye bir yargı ülkesidir” deyip topu size bağlı olarak hareket eden taraflı yargıya atıyorsunuz ki sanki o tarafsız ve bağımsız ve profesyonelmiş gibi? Hiç böyle bir şey yok yani. Neden komisyon karar versin diye topu komisyona atıyorsunuz ki? İmralı ziyaretinin gerçekleştirilmesi hususunda bir numaralı ve tartışmasız en önemli karar mercii sizsiniz. Siyaseti yapan sizsiniz. Neden geride duruyorsunuz? Bir şey daha; artık Türkiye’yi yönetirken sorumluluk alamadığını görüyoruz, yani kendi kararlarının ve eğilimlerinin neticesinde ortaya çıkan durumların sorumluluğunu üstlenmekten kaçıyor Cumhurbaşkanı. Konumuzla alakası olmayan veya tali anlamda alakası olan ikinci konu da işte bu iddianameden sonra yani Cumhuriyet Halk Partisi’ne açılan davalar, İBB davasında ‘‘Bunun bizimle hiçbir alakası yoktur’’ demesi; ‘‘Komisyonun ziyaretinin bizimle bir alakası yok. Demirtaş’ın tahliyesinin bizimle bir alakası yok. Bu davanın bizimle bir alakası yok.’’ Tam tersine, tam da sizinle alakası var. Doğrudan da sizden kaynaklanıyor. Bu bakımdan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu üç ayaklı oyunda, yani birinci ayağı süreç, ikinci ayağı CHP’ye karşı sürdürülen tenkil harekâtı, üçüncü ayağı da ekonomi diyelim. Bu bir seçim kazanma stratejisi. Yani seçimi, seçim anında seçimin meşruiyetine gölge düşürecek hileler ve çeşitli numaralar yapmadan kazanma. Seçimi önceden kazanmış olarak seçime girme. Yani meşruiyeti sakatlanacaksa seçimin, ki şu anda da sakattır aslında, bunu önceden sağlamak. Yani seçimi kaybedip Venezuela’da olduğu gibi kaybettiği hâlde “ben kazandım” demek zorunda kalmamak için gibi. Şimdi bu bakımdan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bir konu daha var, bir başlık daha var müsaade edersen.

Ruşen Çakır: Ona sonra gel istersen, ben bir not düşeceğim. Onu aklında tut. Bir kere şimdi Mehmet Tatlı uyardı; Mezopotamya Haber Ajansı‘yla Fırat Haber Ajansı arasında fark var. Fırat Haber Ajansı yurt dışındaki, Mezopotamya Türkiye’de çok sık baskıya uğruyor ama yasal bir ajans.

Kadri Gürsel: O zaman yani Kürt hareketine yakınlığı; PKK, DEM, Kürt hareketine yakın.

Ruşen Çakır: Evet, Kürt hareketine yakın, Kürt hareketinin içinde; onu bir kere söyleyelim. İkincisi, neyse sen söyle, ondan sonra ben neden doğru olmadığı üzerine bir not düşeceğim.

Kadri Gürsel: Şimdi ondan sonra işte bu süreç, yani sürecin nihayetinde Suriye’yi ilgilendiren ayağı, ki bu konunun bugün konumuzla çok alakası yok, SDG’nin durumudur, akıbetidir. Ne olacağıdır SDG’nin. Ama Türkiye’yi ilgilendiren ayağı da Kürt hareketinin, PKK’nın, Kandil’in taleplerinin karşılanması, Öcalan’ın talepleri varsa onların da tatmin edilmesi karşılığında DEM’in Cumhur İttifakı’nın bekası için ne yapacağıdır? Bunun azamisi; Türkiye’deki otoriterliği tahkim eden bir anayasa değişikliğine destek vermesidir. En hafifi de erken seçimin iktidarın istediği zamanda yapılmasına destek vermesidir. Yani budur. Bunun dışında şimdi bugün bir kurnazlık yapılıyor. Kurnazlık da şu; yani hem iktidar yapıyor bunu hem Kılıçdaroğlu yapıyor hem de DEM Partisi yapıyor.

Ruşen Çakır: Onu daha sonra konuşacağız.

Kadri Gürsel: Kurnazlık da şu: Şimdi Öcalan’a ziyaretin bu sürecin devamı açısından, yani Öcalan’a ziyarete muhalefetin katılımının, öyle düzelteyim, bu sürecin devamı açısından kilit kavşak noktası olduğu izlenimini yaratmak ve oraya CHP’nin katılımının da sürecin tamam mı devam mı noktasında çok kritik bir karar olduğu izlenimini — onu sevmiyorum, algı yaratmak denmesini — böyle bir şey yaratıyorlar. Bunun hiçbir alakası yok yani. Öcalan’la bu sürecin başlaması ve devamı ve nihayete erdirilmesi konusunda Öcalan’ın üstüne düşen görevin ifası için oraya bir heyet bile gitmesi gerekmiyor. Pekâlâ geçen süreçte nasıl yaptılarsa bugün de devam edebilirlerdi buna. CHP’nin oraya gitmesiyle söyleyeyim; Öcalan’ın meşruiyeti ne artar ne azalır. Öcalan’ın bu süreç konusunda yapacağı, ifa edeceği rol ne akamete uğrar ne güçlenir ne azalır, hiçbir şey olmaz. Bu tamamen kamuoyu nezdinde işte Cumhuriyet Halk Partisi’nin katılımını da sağlayarak Erdoğan’ın çok korktuğu kayıplara uğramaktan kaçınmak istemesinden kaynaklanıyor. Yani burada skizofrenik bir durum var. O da şu: Bir taraftan yok etmek, şeytanlaştırmak ve de siyaset yapamaz hâle getirmek istediğiniz bir CHP var ya da kayyuma teslim edip terkinize almak istediğiniz bir CHP. Diğer taraftan da katılsın dediğiniz, orada da yedeğinize almak istediğiniz, kendi kurguladığınız ve aslında Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve tüm muhalefete karşı kurguladığınız ve bu toplumda değişim isteyen, siyasal değişim isteyen, iktidar değişimi isteyen tüm muhalif topluma karşı kurguladığınız bir oyunun parçası, figüranı hâline getirmek istediğiniz bir CHP var. Bu çelişkiyi yönetemedi iktidar. Şimdi isteniyor ki CHP yönetsin bu çelişkiyi. CHP’nin böyle bir ne mesuliyeti var tarih önünde ne bir yükümlülüğü var. Hiç böyle bir şeye CHP’yi zorlamanın âlemi yok. Yani neticede Öcalan’a ziyaret, bugünkü komisyon tarafından yapılan Öcalan’a ziyaret, Öcalan’ın bu süreçte oynayacağı bir rol oynamasını ne güçlendirir ne azaltır. Bu rolü zaten oynuyor. Öcalan’ın bir meşruiyet tartışması yapılıyor. ‘‘Kimin nezdinde meşruiyet?’’ sorusu sormak lazım burada. Yani CHP gitmedi diye Öcalan’ın sözde meşruiyeti, varsayılan meşruiyeti yahut olan ya da olmayan meşruiyeti her neyse o; bu konuda herhangi bir değişim olmayacak, oluşmayacak. O zaten teslim edildi ve verildi. Yani Öcalan’ın daha önce yapmış olduğu açıklama ile zaten bu sağlandı, yapıldı. Anlatabiliyor muyum? Bu bakımdan bir parlamento heyetine Cumhuriyet Halk Partisi’nin temsilcisi, TBMM’deki temsilcisinin katılması bu durumu değiştirmeyecek ama sonuçta şunu değiştirecekti: Yük alacaktı iktidarın sırtından. Cumhuriyet Halk Partisi’nin böyle bir durumda iktidarın sırtından yük almak gibi bir mükellefiyeti yoktur ve olamaz. Bu kadar çok şey istenmemeliydi Cumhuriyet Halk Partisi’nden.

Ruşen Çakır: Şimdi burada şöyle kısaca bir iki not düşmek istiyorum. Birincisi; CHP’den ilk anda yapılan açıklamalar çok kısaydı. İlk kapsamlı açıklama Ekrem İmamoğlu’ndan geldi. Bu çok anlamlı bence. Şimdi orada şöyle bir şey var; “Milletin büyük bir kısmının onayını almayan biçim ve yöntemlerle sürdürülmesine katkı vermeyi doğru bulmuyoruz” diyor. Ama şunu da biliyorum ki milletin büyük bir kısmı komisyona da onay vermiyordu. Yani sen şu söylediklerini, mesela CHP komisyona katılmama kararı alsaydı ve bir yayın yapsaydık, bu söylediklerinin büyük bir kısmını orada da söyleyebilirdin.

Kadri Gürsel: Hayır söylemezdim. Şöyle söylemezdim: Ben CHP’nin komisyona katılma kararını çok doğru buluyorum.

Ruşen Çakır: Ama komisyona katılan CHP’nin…

Kadri Gürsel: Kerhen de olsa… Bak, komisyonun teşkil edilmesi başka bir şeydir, komisyonun Öcalan’a gitmesi başka bir şeydir.

Ruşen Çakır: Yani komisyon kurulduğu zaman Öcalan’a gitme yok muydu masada?

Kadri Gürsel: Şöyle, olabilir ama gidileceği zaman tartışılır bu. Artı bu sürecin yürümesi için komisyonunun Öcalan’a gitmesi falan da gerekmiyor. Yani böyle bir zorunluluk yok.

Ruşen Çakır: Niye?

Kadri Gürsel: Öcalan zaten görevini ifa etmiş yani bu süreç konusunda. Öcalan’a gitse bu komisyon, Öcalan’ın, iktidarın da ve iktidarın yönettiği devletin de, ki onun da iktidardan hiçbir farkı yoktur yani iktidar ve devlet arasında bir ayrım yok, iktidarın Öcalan’a o komisyon karşısında oynatmak istediği bir rol olabilir. O rolü oynar Öcalan ve o zaman komisyonun oraya gitmesi, ki şimdi bugün ben böyle bir beklenti içindeyim. Yani bugüne kadar söylediklerinin de ötesinde yeni bir açılım, yeni bir ifade, yeni bir vurgu yapmasını ben açıkçası bekliyorum. Her zaman söylediğini tekrarlamaktan ziyade Öcalan’ın yeni bir şeyler söylemesini bekliyorum ki bu ziyaret gerçekten siyasi bir anlam bulsun ve de CHP açığa düşürülmüş olsun. Yani CHP de “Ya keşke orada olsaydık” falan desin, demek zorunda kalsın. Şimdi tabii ki Cumhuriyet Halk Partisi öteden beri, Kılıçdaroğlu döneminde özellikle başlayarak, ‘‘Kürt sorununun çözüm yeri Meclis’tir’’ diye gelmiş bir parti. Dolayısıyla Meclis’te bir komisyonun kurulması fikrine karşı çıkması düşünülemez. Bu nedenle daha önce söylemiş olduğu, aldığı tutum neticesinde CHP’nin bu komisyona katılması mukadderdi. Katılmıştır, iyi yapmıştır ama şartlı katılmıştır. Orada o şartların, yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi mülahazaları dairesinde bu komisyon çalışmalarına devam edip etmeyeceğine süreç içinde karar vereceğini, şimdilik komisyonda olduklarını, yani koşulsuz destek vermediklerini söylemiştir. Mealen aktarıyorum. Dolayısıyla şimdi Öcalan’a yapılacak olan ziyaret sembolik önemde bir ziyarettir. Sembolik önemde bir ziyarettir; tıpkı 38 adet silahın yakılmasında olduğu gibi, tıpkı aslında çoktan çekildikleri bir bölgeden, çekilmek zorunda kaldıkları, barınamadıkları bir bölgeden PKK’nın “Güçlerimizi çektik” diye açıklama yapmasında olduğu gibi ya da tıpkı ‘‘Zap bölgesinden çekiliyoruz’’ demesinde olduğu gibi. Yani bu da sembolik bir adımdır. Bu sembolik adımın yalnız bir maliyeti olabilir. Yani süreci açısından sembolik fakat Türkiye’de iç siyaset açısından sonuçları olabilecek bir şey. O da nedir? Yönetilmeyecek bir şey değil. Yani AKP ve hatta MHP bir miktar buradan destek kaybedebilir. Daha sonra geri gelebilir. Milliyetçi kamuoyunun bir miktar desteğini yitirebilir. Şimdi bu destekler falan önemli. Parti olarak bakmayalım. İleride cumhurbaşkanlığı seçimlerinin günü geldiğinde parti oylarının çok ötesinde oy alması gerekiyor adayların. İmamoğlu’nun açıklaması da öyle. Yani İmamoğlu’nun açıklamasında “milletin büyük bir kısmının onayını almadığı” ifadesi tamamen orada topu taca atmak. Aslında onu çok iyi biliyoruz hepimiz ki burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu oyuna dahil edilmekteki iktidarın maksadının gerçekleşmesine engel olmak, bu oyunun içinde olmamak gibi bir amaç da güdülüyor. Orada bunu söylemiyor tabii ki. Hiçbiri bunu söylemedi. Yani benim şurada söylediklerimi Cumhuriyet Halk Partisi’nin resmî sözcüleri veya sözcüsü olabilecek konumdaki figürlere söylemediler ama gerçek bu. Yani “milletin büyük bir kısmının onaylamadığı” dediğin anda popülizme düşüyorsun. Çünkü siyaset zaten milletin karar ve tercihlerini etkileme, oluşturma sanatıdır. Yoksa siyaset niye yapıyorsun? Yani o şu kadar oy alıyor, bu kadar oy alıyor. O zaman kamuoyu anketlerinin yönlendirdiği bir politik ortam çıkar. Önemli olan siyasetin amacı anketleri dönüştürmek, anketleri etkilemektir. Anketlerden etkilenmek… Tamam, bir etkileşim vardır. Neyse konuyu dağıtmayalım. O tamamen bir mazeret uydurma İmamoğlu’nun söylediği.

Ruşen Çakır: Şimdi bak, ben geçen hafta salı, çarşamba Meclis’teydim. Ve gündem buydu ve CHP’nin ne yapacağı belli değildi.

Kadri Gürsel: Belliydi aslında. Özel söylemişti bunu. Ne kadar önceden söylemişti.

Ruşen Çakır: Ben oradaydım, ‘‘belli değildi’’ diyorum. Sen buradan ‘‘belliydi’’ diyorsun.

Kadri Gürsel: Belliydi diyorum, derim tabii. Çünkü Özel zaten bu İmralı ziyareti konusunda eğilimini çok net olarak ortaya koymuştu. Daha önce söylemişti “gitmeyiz” diye.

Ruşen Çakır: Kim?

Kadri Gürsel: Özel yapmıştı bu açıklamayı, biliyorsun yani. Bu referans olarak gösteriliyor da…

Ruşen Çakır: Şöyle bir şey sonuç olarak: Komisyon üyeleri salı günkü komisyon toplantısının ardından…

Kadri Gürsel: Yeni Yol için belli değildi. Başkaları için belli değildi.

Ruşen Çakır: Bir dakika dur bir anlatayım. 11 CHP’li komisyon üyesi salı günkü toplantının ardından kendi aralarında toplanıyorlar ve kendi aralarında yaptıkları oylamada 7’ye 4 çıkıyor. Yani 7 “gidilmesin”, 4 “gidilsin” diyen çıkıyor CHP komisyon üyelerinden.

Kadri Gürsel: Araya gireceğim özür dilerim. O 4 kişi Kılıçdaroğlu’na yakın olan üyeler mi?

Ruşen Çakır: Yok. Yani yok.

Kadri Gürsel: Peki. Yani gittin, oradasın ya.

Ruşen Çakır: Sezgin Tanrıkulu Kılıçdaroğlu’na mı yakın?

Kadri Gürsel: Hayır ama yani o daha Kürt kimliği olan bir kişi.

Ruşen Çakır: Yok yani böyle Kılıçdaroğlu’na yakın falan…

Kadri Gürsel: Kılıçdaroğlu’na yakın üyeler de var komisyonda.

Ruşen Çakır: Var tabii de yani oradaki böyle bir motivasyon… Mesela Okan Konuralp, bir zamanlar Kılıçdaroğlu’na yakındı ama şimdi değil.

Kadri Gürsel: Ben bilemiyorum. Kendisiyle görüşmedim çok uzun zamandır.

Ruşen Çakır: Ben görüştüğüm için biliyorum. Neyse. Ve belli değildi. Şöyle bir formül daha çok konuşuluyordu: Çekimser kalacak ama heyete bir üye verecek.

Kadri Gürsel: Çok saçma bir şey olurdu tabii ki.

Ruşen Çakır: Tamam. Senin dediğin gibi yaptılar. Nereden yaptılar? Çarşamba günü Silivri’de buluştular ve orada bu kararı aldılar. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum: CHP’nin zaten önünde bir tane seçenek vardı, o zaten belliydi diye bir olay yok. CHP bunu kendi içerisinde tartıştı, etti ve birtakım seçenekleri koydular ve sonuçta buna karar verdiler. Bu bir. İkincisi, komisyona girdiğin andan itibaren zaten Öcalan meselesi gündemeydi. Hep gündemde. Şunu diyorsun: “Öcalan’a heyetin gitmesinin ne gereği var?” diyorsun. Benim bildiğim salı günü yapılan kapalı toplantıda ilgili kişiler, bu görüşmeleri yöneten kişiler süreç için kendilerinin görüşlerinin, bunun zorunlu olduğunu söylemişler.

Kadri Gürsel: Tamam. Şimdi bu ilgili kişiler tabii ki şunlar oluyor: DEM Parti oluyor.

Ruşen Çakır: Yok, hayır hayır.

Kadri Gürsel: Şimdi bak; DEM ve Öcalan yani Kandil, Öcalan hepsi ister bunu, komisyonun ziyaret etmesini, Meclis’in ziyaret etmesini. Bu tanınmadır. Bak, meşruiyet…

Ruşen Çakır: DEM Parti’den bahsetmiyorum Kadri. Kim dinlendi kapalı oturumda?

Kadri Gürsel: Ha tamam.

Ruşen Çakır: Onlardan bahsediyorum.

Kadri Gürsel: Onlar dediğin işte… Onlar da sızdı zaten. Onlar da zaten devlet. Devlet dediğinde iktidar. Yani şu oluyor orada; MİT Başkanı İbrahim Kalın gidiyor. O diyor ki, “Gidilmelidir. Komisyon gitmelidir.” İbrahim Kalın da sonuçta siyasi bir kişilik. Yani orada bu devlet argümanı tartışmalarda topu taca atmanın bir yolu. Ortada devlet falan yok. Yani devlet ve iktidar ayrımı kayboldu. Çünkü devlet kurumsuzlaştırıldı. Yani kurumların başında siyasi kişilikler var. Bakanlıkların hepsinin yardımcıları siyasi. Sonuçta ortada bir kurumsal kimlik olarak devlet diye bir şey yok. Devlet araçsal, araç olarak var sadece. Şimdi İbrahim Kalın’ın söylediği şey, “gidilmelidir” demesi devleti temsil etmiyor. O tamamen iktidarın çıkarını temsil eden bir şey. İktidarın çıkarı da zaten çok belli. Ama bunu Erdoğan’ın söylemesi lazımdı. Ama Erdoğan sorumluluk almaktan kaçıyor bu konuda. Kapalı kapılar ardında, sütre gerisinde, perde gerisinde falan bu işleri halletmeye çalışıyor, ki tabanındaki milliyetçi reaksiyonlar şey olmasın.

Ruşen Çakır: Yani sence gidilmesini istiyor muydu?

Kadri Gürsel: Erdoğan tabii ki gidilmesini ister.

Ruşen Çakır: Hayır, istemiyor.

Kadri Gürsel: İster, ister. Erdoğan sürecin yürümesini ama bu arada yürürken de maliyetin bütünüyle MHP’nin, DEM’in zaten olmayacak, MHP’nin yüklenmesini, siyasi maliyetinin ve zahmetinin MHP tarafından yüklenilmesini, diğer taraftan da mümkünse Cumhuriyet Halk Partisi’ni de kafa kola getirip falan bir şekilde buna dahil etmeyi arzu ederdi. Bu kısmen gerçekleşti Cumhuriyet Halk Partisi olmadığı için içinde. Ama süreç devam edecektir ve Cumhuriyet Halk Partisi de neticede komisyondaki faaliyetlere katılmaya da devam edecektir gördüğüm kadarıyla. Oradan geri çekilmesi falan şu aşamada söz konusu olamaz. Velev ki iktidar artık Cumhuriyet Halk Partisi’ni tam anlamıyla işlevsizleştirmek için mesela yaptığı mitinglere de engel olmaya kalkarsa… “Millet iradesine sahip çıkıyor”, öyle bir şeydi mitinglerin adı. O mitingleri de engellemeye falan kalkar, onlara da polis müdahalesinde falan bulunulursa o zaman düşünebilir CHP bunu ama şu aşamada zaten buna gerek yok. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu şeyde olmasına… Neticede süreç abiciğim elini taşın altına koyanlar, koyması gerekenler iktidardır. En başta Erdoğan’dır. Ama Erdoğan, Cumhurbaşkanı elini taşın altına koymak istemiyor ama aslında işte oraya komisyona kendi yakın çalışma arkadaşı olan, hâlâ da olmaya devam eden MİT Başkanını yolluyor. O diyor ki komisyona ‘‘gidilmelidir.’’ Neticede ortada şöyle bir durum var: Devlet devlet deniyor. Devlet ve iktidar arasında hiçbir ayrım yoktur. Ve devlet diye görünen zahiri unsur, neyse o, doğrudan iktidarın çıkarlarını temsil etmektedir. Böyle bir tabloyla karşı karşıyayız Türkiye’de. Bütün devlet kurumlarıyla alakalı olan bir durum bu. Adı tabela olarak hâlâ varlığını sürdüren kurumlardan söz ediyorum. Yani işlerliği, kurumsal işlerliği kalmamış, doğrudan siyasete endekslenmiş, iktidar siyasetinin çıkarlarını yürütmeye endekslenmiş yapılardan söz ediyoruz. Öyle.

Ruşen Çakır: Evet. Biraz da Kılıçdaroğlu konuşalım. Kılıçdaroğlu cumartesi akşamı bir video yaptı. Önce yolsuzluk ve rüşvet konusunda partisini suçladı ve çağrıda bulundu. Sonra da gidilmesi gerektiğini söyledi İmralı’ya, İmralı’nın adını anmadan. Ama bir Turancı manifesto gibi biliyorsun, hani Orta Asya vesaire falan.

Kadri Gürsel: Ben okuyunca şaşırdım onu. Kılıçdaroğlu yazmış olamaz bunu bir kere. Yani Kılıçdaroğlu’nun böyle bir metni…

Ruşen Çakır: Ama okudu yani. Bak şu anda okuyor da. Yazmış olamaz da okudu.

Kadri Gürsel: Kılıçdaroğlu’nun kaleminden çıkma bir metin değil. Ben Kılıçdaroğlu’nun 2010’dan beri, işte genel başkan olduğundan beri bir kere bile Tuva dediğini… Tuva dedi değil mi? Yani Kuzey Sibirya’nın en ucu.

Ruşen Çakır: O aslında yanlış çevrilmiş galiba. Tuva değilmiş de başka bir şeymiş. Neyse, önemli değil.

Kadri Gürsel: Turfan değil yani, Tuva. Ağzından bir kere bile Tuva çıktı yani dış politika konusunda. Çok yani şey… “Devlete istikamet çizen bir partidir Cumhuriyet Halk Partisi” dedi.

Ruşen Çakır: Bir de “Devletin ali menfaatleri” dedi.

Kadri Gürsel: Devletin ali menfaatleri… Ben öteden beri şunu söylüyorum: Hayatın en verimli çağını devlet içinde geçirmiş ve devletteki bürokrasinin en yüksek seviyesinde emekli olmuş birinin bir siyasi partinin, muhalefet partisinin genel başkanlığını üstlenmemesi gerekirdi. Ama o oldu. Neyse, o Türkiye’deki siyasetin realitesi. Çünkü siyasi kişiliği de ona göre şekilleniyor. Devletin ali menfaatleri dediğin zaman da başka türlü okunmuş oluyor. Devletin ali menfaatleri diye bir şey yok. İktidarın ali menfaatleri var.

Ruşen Çakır: Sonuç olarak Erdoğan bugün dönüş yolunda, Güney Afrika’dan dönüş yolunda. Bayağı bir Kılıçdaroğlu övmüş ve oradan hareketle işte CHP’yi suçluyor. Ki bu arada hâlâ, onu söyleyip duruyorum, hâlâ mahkeme biliyorsun iddianameyi kabul etmedi.

Kadri Gürsel: Onun 15 gün değil mi süresi? Değişti mi o? 15 gün değil mi süresi?

Ruşen Çakır: Süresini bilmiyorum da her an kabul edebilir yani.

Kadri Gürsel: 15 gün işte, bir salı günü çıkmıştı, sanırım iki hafta geçti üstünden.

Ruşen Çakır: Şunu söylüyorum: Daha mahkemenin bile incelediği bir iddianameyi Kılıçdaroğlu’nun veri alarak alıp… Ya bir de şimdi diyelim ki CHP ‘‘evet’’ dedi. Nereden yapacak? Yani daha mahkeme başlamamış, kimse suçtan mahkûm olmamış. ‘‘Gereğini yapsın’’ diyor. Neyin gereğini yapacak? Yani CHP iddianamedeki şeylere bakarak oradan birilerini partiden ihraç mı edecek?

Kadri Gürsel: Evet. İstediği bu. Yani istediği iddianamede adı geçen bütün CHP’lilerin partiden atılması. Tabii seni atamazlar. Sen CHP’li değilsin.

Ruşen Çakır: Değilim. Evet. Allah’a çok şükür oradan kurtardık en azından.

Kadri Gürsel: Yani tabii sen de orada özel bir konumdasın. Süreci, bu süreci bütün hatlarıyla yani oluşlarıyla, edimleriyle her neyse destekliyorsun. Bu konuda yani kanaat olarak destekliyorsun. Kanaat önderi olarak… Ama aynı zamanda da İBB iddianamesinde seni sanık yaptılar. Yani “İmamoğlu medyası” olmakla suçluyorlar seni. Neyse, bu da tarihin garip bir cilvesi diyelim. Öyle diyelim.

Ruşen Çakır: Şimdi, “Sürece destek verdiğim için beni sanık yaptılar” diyeyim orada mesela.

Kadri Gürsel: Evet. Bu biraz Ahmet Özal’ın şeyi; “Babamı…”

Ruşen Çakır: ‘‘Bunlar öldürdü.’’

Kadri Gürsel: Şimdi tabii Kılıçdaroğlu için ben burada bazı ifadeler kullanıyorum. Mesela “bağımsızlık” dedim. Biliyorum, bilerek yaptım aslında. Bağımsızlığa yüklenen tarihsel ve politik anlamın ne olduğunu biliyorum Türkiye’de ama bağımsızlık benim için teknik bir konu burada. Herhangi bir olumlu veya olumsuz anlam yüklemediğimin özellikle altını çizerek söyledim ama tabii o biraz ezberleri bozmak, biraz insanları gerçeklik denetimi yapmaya zorlamak için yaptığım bir provokasyondu. Yani o pozitif provokasyon, masumane bir provokasyon. Ama burada da aynı şeyi yaparım. Ve zaten daha önce de yaptım. Kılıçdaroğlu burada şu konuşmayı iktidarın ajanı olarak yapmıştır. Ama bu ajanlığa ben şöyle bir anlam yüklemiyorum; casusluk gibi. Anlatabiliyor muyum? Ben burada acente olarak görüyorum. Kılıçdaroğlu bir acente, agency yani İngilizcedeki. Kılıçdaroğlu iktidarın acentesidir ve üslubu, yaklaşımı bütünüyle örtüşmektedir iktidarın tutumuyla. Bu Kılıçdaroğlu’nun eğilimi olabilir falan ama metnin analizini yaptığın zaman – ki sen kısmen yaptın onu – zaten bunu görüyoruz, arınmaktan bahsediyor. “Arınmalıdır CHP” diyor. Yani aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin bölünmesinin yolunun açılmasını istiyor.

Ruşen Çakır: Zaten hemen birtakım iktidar yanlısı gazeteciler “Yeni parti yolda” falan diye yazdılar.

Kadri Gürsel: Tabii tabii ama yani buradan yeni parti derken üç parçaya bölünme çıkıyor. Yani öyle bir şey çıkıyor. Sanık olan herkesin, bu doğrudan İmamoğlu ve taraftarlarının, İmamoğlu’nun networkünün, şebekesinin olduğu gibi partiden atılması, dışlanması; onu istiyor. Peki ben bir soru soracağım. İmamoğlu kendisi de yazdı bunu. 2008’de Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye oluyor ve hemen 2009’da Beylikdüzü belediye başkanı olmak için aday adayı olarak başvuruyor. Yani İmamoğlu’nun neticede bir politik kariyer yaparken belediye başkanı olmak istediği, birinci hedefin bu olduğu çok açık. Yani belediye başkanı olmak amacıyla zaten Cumhuriyet Halk Partisi’ne girdiği çok açık. Biraz kronolojiyi okuyunca; 2008’de partiye dahil olan biri 2009’da seçimi gözeterek belli ki olmuş. Tamam olabilir. Siyaset bu. Cumhuriyet Halk Partisi de bir kariyer partisi neticede o zaman. Şimdi öyle değil. Ama o zaman hemen ardından 2010’da CHP’nin Beylikdüzü ilçe başkanı olması hususunda Kılıçdaroğlu olumlu bir görüş bildiriyor. Kendi yazısından aklımda kaldığı kadarıyla 2010. Ardından da işte 2014’te Kılıçdaroğlu’nun onayıyla Beylikdüzü Belediye Başkanı adayı oluyor, seçiliyor. Ardından 2019’da yine öyle; yani genel kamuoyunun pek tanımadığı bir isimken birdenbire Kılıçdaroğlu tarafından İBB başkan adaylığı onaylanıyor. Ve geliyoruz 2023’e. Yani 2023’ün Kasım’daki kurultayına kadar Kılıçdaroğlu genel başkanlığında olup bitiyor bütün her şey. Ve bu iddianamede suçlamalara konu olan ne? “Eylem” diyorlar değil mi?

Ruşen Çakır: Evet.

Kadri Gürsel: Eylemler… Numaralı numaralı eylemler. O da ilginç bir iddianame yazım şekli. 1 numaralı eylem, 2 numaralı eylem… Bu eylemlerin hepsi de Kılıçdaroğlu genel başkanken oluyor. Şimdi Kılıçdaroğlu şöyle diyebilir: “Ben bilmiyordum.” Madem böyle bir gerçeklik atfediyor suçlamalara, o zaman Kılıçdaroğlu’nun yapabileceği tek şey şu: “Ben bilmiyordum bunları” demek. Çünkü kurultayda devrilmesine, ki devrilmesi gerekiyordu, ondan dolayı elbette ki Kılıçdaroğlu İmamoğlu’na ve Özgür Özel’e karşı hınç, kin ve intikam duyguları içinde olabilir. Bence de öyle zaten. Zaten o yüzden bu kadar kolayca savruldu başka noktaya, acentelik noktasına. Şimdi orada “ben bilmiyordum” demesinin de haklı gerekçesini ne olarak gösterebilir? İşte ‘‘İmamoğlu yakın çalışma arkadaşları olarak hep Beylikdüzü’nden tanıdığı kadrolarla veyahut da Trabzonlularla çalışıyordu…’’ Ya böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir gerekçe olabilir mi? ‘‘Ben bilmiyordum’’ demek… Eğer bu iddialara gerçeklik atfediyorsa Kılıçdaroğlu, o zaman sorumluluk da almak zorundadır. Bu gerçekten, sert sözcükler kullanmak istemiyorum ama hicap verici bir açıklama ve pozisyon. Kendini düşürdüğü pozisyon maalesef çok üzüntü verici bir şey. Ama Kılıçdaroğlu’nun kronolojisi yazılırken bu açıdan ne zaman böyle olduğu, ne zaman bu duruma düştüğü ayrı bir tartışma konusudur. Anlatabiliyor muyum? Meral Akşener’in ne zaman rejimin acentesi olduğu, o konuma düştüğü ve öyle kullanıldığı da ayrı bir periyodizasyon, kronoloji tartışmasını gerektirir. Şimdi bizde şöyle bir kolaycılık var: Bir insanın geldiği nihai noktada konumu işte böyle suçlamalara konu olabilecek kadar vahimse onu doğrudan cemaziyelevveline teşmil etmek gibi — biraz eski bir ifade — yani bütün geçmişini kapsayacak şekilde geçmişine teşmil etmek gibi bir eğilim var. “Başından beri öyleydi zaten.” Hayır öyle değil. Siyaset insanların zamanla dönüştüğü, değiştiği bir yerdir. İçlerindeki potansiyel kuvveden fiile geçer. Herkesin içinde olumsuz, negatif şeyler, eğilimler bulunabilir. Bunların ortaya çıktığı şartlar ve çıkabileceği şartlarda o kişinin profiline bakmak lazım. O yüzden bütün ömrünü devlette geçirmiş birinin Türkiye’de rejimi değiştirmek, demokratikleştirmek ve hukuk devletini yeniden ihya etmek yahut hukuk devleti kurmak gibi bir misyonla yola çıkabilecek kapasitede olduğundan her zaman şüphe ederim.

Ruşen Çakır: Şimdi bir iki şey söylemek istiyorum. Hani “10 yıl boyunca görüşme tutanakları açıklanmayacak” deniyor ya İmralı Heyeti’nin ziyaretinin; bir ihtimal tutanakların komisyon üyeleriyle paylaşılması ve hatta kamuoyuna duyurulması seçeneği gündeme gelmiş. Öyle bir gelişme var. Bir diğer husus da bugün, Suriye’den bahsettin ya; Mazlum Abdi ANF’ye verdiği bir röportajda “Türkiye’deki süreç bizi doğrudan etkiliyor. Bu süreç başladıktan sonra Türkiye ile aramızda bir fiili ateşkes oluştu” diyor. Öcalan’la temasları olduğunu ama mektup olarak söylüyor ve İmralı’ya gitmek istediğini söylüyor. Evet, o da gitmek istiyor. Ben de gitmek istiyorum. Bakalım İmralı’ya kimler gidecek, kimler gidemeyecek.

Kadri Gürsel: Neticede bu İmralı ziyareti ile, yani Meclis üyelerinin İmralı ziyareti ile bir kapı bu manada sonuna kadar açılmış oldu.

Ruşen Çakır: Tabii.

Kadri Gürsel: O doğru.

Ruşen Çakır: Evet.

Kadri Gürsel: Bunun yapılması, bunun olması gerekiyordu. CHP ile değil ama kendiniz yapın. Kendin pişir kendin ye. Yani sonuçlarıyla da kendileri muhatap olsunlar. Yani bunun meyvesini de kendileri yesin. Zehirli ya da tatlı, o fark etmez.

Ruşen Çakır: Evet. Umalım tutanaklar gerçekten açıklanır da öğreniriz neler konuşulduğunu.

Kadri Gürsel: Zaten 51 üyenin katıldığı bir komisyonda aslında hiçbir şey gizli kalmaz.

Ruşen Çakır: Hayır hayır, şu anda zaten şöyle bir şey; o 51 üyeye sunulacağı da belli değildi. Onun olup ondan sonra da kamuoyuna açıklanması gibi seçenekler varmış. Her hâlükârda ne kadar şeffaflık, o kadar iyi olur kesinlikle.

Kadri Gürsel: İyi olur tabii.

Ruşen Çakır: Ve şu ana kadar zaten sürecin bence en büyük sorunu şeffaflık konusunda tarafların, DEM Parti dahil tarafların istekli olmamasıydı. Ben bir yazı yazdım biliyorsun, orada bir şeyden bahsettim. Bir DEM Partili bana “Bunun toplumsallaşması çok da şart değil, iyi yürütüyorlar” dedi.

Kadri Gürsel: Tabii reel politik yani.

Ruşen Çakır: Ama olmaz böyle bir şey yani. Nasıl olur ya? Sonuçta mesela Öcalan’ın görüşme notları sızdı, biz onların büyük bir kısmını yayınladık biliyorsun. Ve orada ben bir şeyler anladım, öğrendim ve sürece bakışımı geliştirdim. Pat, kestiler. Artık sızmıyor. Bir de sızan metinlerin aslında çarpıtılmış olduğu vesaire gibi şeyler söylediler. Yani “hiçbir şey bilmeyin” yaptılar. Şöyle bir husus var: Her şey kontrol altında.

Kadri Gürsel: İşte ama Ruşen sen de söylüyorsun; bu şartlarda Cumhuriyet Halk Partisi niye gitsin İmralı’ya?

Ruşen Çakır: Gitsin işte, şeffaflaştırsın. O komisyona girdiyse İmralı’ya da gitmesi lazım. Sonradan kuralı…

Kadri Gürsel: Sen de bilirsin ki siyaset böyle kesin çizgilerle açıklanan bir şey değil. Gri alanlar vardır. Çelişkilerin yönetimi sanatı.

Ruşen Çakır: Tamam, siyaset yaptılar.

Kadri Gürsel: Bu bir çelişki de değil ayrıca. Tabii ki siyaset yapacak. Ayrıca en büyük çelişki burada şeffafsızlık değil, opacity değil. Buradaki en büyük çelişki; bir taraftan “ben PKK sorununu çözeceğim” diye yola çıkarken o süreç boyunca Türkiye’yi demokrasiden daha da iyice uzaklaştırmak, hukuktan iyice uzaklaştırmak. Timsali de sensin. İşte burada bak sanık olarak pasaportuna el konuldu, telefonuna el konuldu.

Ruşen Çakır: Neyse, onlar sorun değil.

Kadri Gürsel: Neyse değil. En büyük problem bu.

Ruşen Çakır: Şunu söylemeye çalışıyorum: Türkiye’de demokrasiyi isteyerek, demokrasi mücadelesi yürüterek, 19 Mart sürecine karşı çıkarak bu sürece destek vermek pekâlâ mümkün. Ben de açıkçası bunu yaptığımı düşünüyorum.

Kadri Gürsel: Şöyle; bu imkânsız değildir ama bu sürece destek verirken sürecin amaçlarına, hedefine destek verirsin. Oluşuna, yapılış ediliş tarzına değil. Bu yapılış ediliş tarzıyla o hedefe varmak günün sonunda ne kadar mümkün olacak, onu bekleyip görecez. Çünkü demokrasi gerekiyor diyorsun neticede. Evet, tamam gerekiyor ama demokrasi aslında Kürt sorununu çözmenin… Burada kendimle çelişmiyorum, ben bunun farkındayım, sadece berraklaştırmak için söylüyorum: Kürt sorununu çözmek için öncelikle bir irade sahibi olmak lazım. O iradeyi uygularken demokrasi de gerekir.

Ruşen Çakır: Kesinlikle.

Kadri Gürsel: Ama demokrasi ön koşulu değildir. Çünkü demokrasi varken iradeniz olmayabilir. İradeniz yoksa demokrasi olsa bile siz Kürt sorununu çözemezsiniz. Ha dersin ki; “Zaten demokrasi varsa Kürt sorunu otomatikman çözülmüştür. Kürt sorununun çözülmediği bir yerde demokrasiden zaten söz edilemez.” Bunlar tamamen teorik tartışmalar. Fiilî durumda, yani hayatın gerçekliği bir sürü çelişki barındırır. Şimdi bu da öyledir. Bunlar lafzi konular.

Ruşen Çakır: Sonuçta CHP yaptığından memnun. Bayağı da bir popülaritesi arttı vesaire.

Kadri Gürsel: Çok doğru yaptı CHP.

Ruşen Çakır: Tamam. Eyvallah. Tebrik ediyorum. Hayatta başarılarının devamını diliyorum CHP’nin.

Kadri Gürsel: Ben de tebrik ediyorum.

Ruşen Çakır: Evet, ‘‘Hafta Başı’’nı noktalıyoruz. Hepinize çok teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.