İdris Baluken ile söyleşi: Süreç beklentileri karşılıyor mu? Neler yapılmalı?

Kürt siyasetçi İdris Baluken, çözüm sürecinin geldiği noktayı, Meclis Komisyonu’nun rolünü, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tahliyeleri tartışmasını ve sürecin geleceğini Ruşen Çakır’a değerlendirdi.

Ruşen Çakır’ın konuğu Kürt siyasetçi İdris Baluken, sürecin hâlâ temkinli bir iyimserlik durumunda olduğunu, komisyonu ise çok da başarılı bulmadığını dile getirdi. Baluken, “Hâlâ temkinli iyimserlik durumundayız. O temkini bir türlü kaldıramadık. İyimserliğin devam ediyor olması iyi ama bu temkini aradan çıkarıp temkinsiz bir iyimserliğe doğru gidiş yapsaydık daha iyi olurdu. Atılan adımlara karşı beklentileri karşılayacak siyasi ve hukuki adımların atılmamış olmasının ya da bunların zamana yayılmış olmasının önemini vurgulamak gerekiyor. Siyasi ve hukuki adım konusunda çok daha inisiyatifli, çok daha hızlı ve sonuç alıcı bir yerden somut çalışmaların ortaya konması gerekiyordu. Bu konuda gerekenin yapıldığını söyleyemeyiz. Yani Meclis Komisyonu kuruldu fakat ben çok başarılı bulmuyorum” dedi.

“Siyaset kurumu inisiyatif almalıydı”

İdris Baluken, siyaset kurumunun Kürt meselesinde çözüm açısından ağırlığını koyacak bir noktada olmak istemesi hâlinde, İmralı’daki görüşmenin bir ziyaret bağlamında değil, bir müzakere zemini olarak ele alınması gerektiğini belirtti.

İdris Baluken ile söyleşi: Süreç beklentileri karşılıyor mu? Neler yapılmalı?

“İmralı, ziyaret edilip rapora yazılacak bir parantez olarak değil, bir müzakere zemini olarak görülmeliydi. Oraya giden heyet de bir görüşmede her şeyi halledeceğini ortaya koyan bir tutumdan çok, bunu bir müzakerenin başlangıcı olarak ele alıp buna göre bir çalışma takvimi ve yol haritası ortaya koyabilmeliydi. Ben hâlâ hem iktidar cenahında hem muhalefette hem de devlet kanadında Kürt meselesinin yönetilecek bir sorun olarak, daha çok güvenlik kaygıları üzerinden ele alındığını görüyorum. Ya da en azından kamuoyuna yansıyan kısmı böyle. Oysa Kürt meselesi yönetilecek değil, çözülecek bir meseledir.”

“Selahattin Demirtaş bu halkın gözbebeğidir”

İdris Baluken, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere siyasi tutuklular hakkında tahliye kararları verilmemesi ve kayyum atanan belediyelerin iade edilmemesi gibi uygulamaların güven sorunları oluşturduğuna dikkat çekti.

Selahattin Demirtaş
İdris Baluken ile söyleşi: Süreç beklentileri karşılıyor mu? Neler yapılmalı?

“Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ arkadaşlarımız başta olmak üzere içerideki arkadaşların durumu gerçekten ne siyasi, ne insani, ne ahlaki, ne vicdani ne de hukuki olarak hiçbir yere uymuyor. En son üçüncü AİHM kararı çıktı. Böylesi bir süreç varken bu tahliyenin gerçekleşmemiş olmasını gerçekten izah etmek mümkün değil. Selahattin Demirtaş bu halkın göz bebeğidir. Şimdi biz sert bir mücadele sürecinde, birbirinin canını acıtacak şekilde büyük bir dönemi geride bıraktık. İktidar elinden geleni yaptı, biz elimizden geleni yaptık. Sert bir süreçti ve o dönemde bizim siyasi alanımıza dönük operasyonlarda bu halkın göz bebeğine bir kıymık sokuldu. Şimdi diyoruz ki artık bunu geride bıraktık, bir iyileşme hâline gireceğiz, birbirimizi iyileştireceğiz. Karşı tarafta ‘evet, öyle yapalım’ diyor. Ama öte yandan o süreçte bu halkın göz bebeğine koyduğu o kıymığı hâlâ çıkarmıyor. Siyasetçilerin içeride olduğu her gün bu halkın en hassas yeri acıyorken bir güven oluşması ya da sürece dair bir inandırıcılığın ortaya çıkması çok zor.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Kürt siyasetçi İdris Baluken’le süreç boyunca çok konuştuk. Dört kere yayın yaptık. Şimdi beşincisinde İdris Bey’le, özellikle Meclis komisyonunu, bundan sonra Meclis’te neler olabilir; bunları konuşacağız. İdris Bey merhaba.

İdris Baluken: Merhabalar Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Şimdi Amerika’daki araştırmacı Profesör Mehmet Gürses’le süreç başladığından beri daha sık yayın yapıyorum. Bir de sizinle şu ana kadar dört kere; bir Ekim ayında yapmışız, önceki Ekim ayında yani sürecin ilk zamanlarında “Mümkün mü?” diye sormuşuz. Sonra Aralık ayında Suriye konusu çok gündemdeydi, İmralı-Suriye ilişkisini konuşmuşuz. Sonra 12 Mart’ta genel bir sürecin gidişatı konuşmuşuz. En son Ağustos ayında yine bir Suriye’yi öne çıkartarak yayın yaptık. Her şeyi konuşuyoruz ama orada da Suriye’ydi. Şu anda Suriye biraz az konuşulur oldu. Tabii ki yine insanların ilgisi var ama ben daha çok “ikinci dönem” diye anlatılan hususu, yani artık komisyon herkesi dinledi, artık bir şeyler yapılacak. Daha doğrusu şöyle söyleyelim; Kürt tarafından birtakım kararlar çıktı, örgüt kendini feshetti; silah bırakma, silah yakma, güçlerini çekme… Şimdi “Devlet ne yapacak, Meclis ne yapacak?” hususuna geldik. Dinlemeler bitti, raporlar yazılıyor. Siz deneyimli bir parlamenter olarak, öyle söyleyeyim, Meclis’te uzun süre kaldınız ve işleyişi de çok iyi biliyorsunuz. Zor bir aşamada mıyız?

İdris Baluken: Şimdi her programda siz genelde “Nasıl görüyorsunuz, nerede bulunuyoruz?” diye soruyordunuz. Şimdi bu da ona paralel bir soru oldu. Hatırlıyorum, hemen hemen bütün programlarda benim cevabım temkinli iyimserlik üzerine kuruluyordu. Maalesef hâlâ o temkinli iyimserlik durumundayız. Yani süreçle ilgili temkinli iyimserlik bir nevi bekleme salonu gibi oldu. O temkini bir türlü kaldıramadık. İyimserliğin devam ediyor olması iyi ama bu temkini aradan çıkarıp bir temkinsiz iyimserliğe doğru gidiş yapsaydık daha iyi olurdu. Tabii burada sizin bahsetmiş olduğunuz atılan adımlara karşı beklentileri karşılayacak olan siyasi ve hukuki adımların atılmamış olmasının veya bunların zamana yayılmış olmasının önemini vurgulamak gerekiyor. Yani fesih kongresi, fesih kararı, silahların yakılması, işte Türkiye alanından Zap’tan gerillanın çekilmesi aşamalarından sonra — yani her biri büyük birer başlık bence — siyasi ve hukuki adım konusunda çok daha inisiyatifli, çok daha hızlı, çok daha ön açan ve sonuç alıcı bir yerden pratik somut çalışmaların ortaya konması gerekiyordu. Bu konuda gerekenin yapıldığını söyleyemeyiz. Yani Meclis komisyonu kuruldu fakat ben Meclis komisyonunu çok başarılı bulmuyorum yani açık konuşmam gerekirse. Başından beri tartışmalarla kuruldu o komisyon. Yani işte kimler içerisinde olacak, yasayla mı kurulacak, yasa yapma yetkisi olacak mı, takvimlendirmesi var mı? Bütün bunlarla ilgili o soru işaretlerini gidermeyen handikaplarla mesaiye başladı. Mesaide olmadık birtakım eksiklikler yaşandı. Yani bir Kürt ananın Kürtçe konuşmasına müdahale edildi. Takvimlendirme konusunda alabildiğine böyle zamana yayan ve ağır davranan bir tutum sergilendi. En son İmralı ziyareti üzerinden de böylesi bir sürecin hak etmediği bir yüzeysellik ve sığlıkla yapılan tartışmalar şekillendi. Oysa ki Meclis komisyonuna hepimizin atfetmek istediği şey şuydu: Yeni bir demokratik cumhuriyetin inşasını yapacak bir komisyon olmalıydı. Entelektüel açıdan, kültürel açıdan, siyasi açıdan, sosyolojik açıdan, tarihsel açıdan bütün süreçlere karşı inisiyatif alan ve o anlamda onun yasal hazırlıklarını da hızlandırarak kök ana sorunlarını da tartışmaya açacak şekilde bir pratik ortaya konmalıydı. Bu yönüyle bugüne kadarki pratiğini ben başarısız buluyorum Meclis komisyonunun. Bunu şundan ötürü de söylüyorum; şimdi artık nihai raporun şekilleneceği bir aşamaya geldik ama partilerin hazırlamış olduğu raporların yansımalarına baktığımız zaman hâlâ böyle Kürt meselesini 100 yıllık bir meselenin ciddiyetine, ağırlığına denk düşecek bir noktadan ele almayan, daha çok böyle yönetilebilir bir güvenlik algısı üzerinden halkla ilişkiler kısmını idare etmeye çalışan bir tutum var. O açıdan baktığınızda partilerin Meclis raporları arasında bayağı bir makas farkı görünüyor. Şimdi Meclis komisyonu tabii sürece dair saymış olduğum bu olumsuzluklardan sonra bu süreci toparlamak için gerçekten şapkadan tavşan çıkarma gibi bir hüneri ortaya koymalı. Oturup bu raporları gerçekten hem mevcut güncel çatışmalı sürecin sona erdirilmesi hem de 100 yıllık Kürt meselesinin çözümüne dair bir perspektif üzerinden genel kurula sormalı diye düşünüyorum. Yani böyle bir girizgâh yapmış olayım ben. Yapılması gereken şeyler hukuki ve siyasi zemini hazırlamak olmalıdır Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle bir şey geliyor aklıma. Başından beri açıkçası böyle düşünüyorum ama çok da komploculuk yapmak istemem. Şimdi bir yılı aşkın süredir devam eden bir olaydan bahsediyoruz ve devletin ilgili birimleri, özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı burada kritik bir rol oynuyor. Benim aklımda hep şöyle bir şey var: Zaten Öcalan’la yapılan görüşmeler ve başka temaslar, şunlar bunların sonucunda nasıl bir yol haritası izleneceği devlette bir şekilde şekillenmiştir diye varsayıyorum. Tabii ki komisyon çalışıyor ediyor ama herhalde o komisyonun şimdi çıkartacağı, komisyonda çıkacak olan ortak raporun omurgasını sanki devletin bir şekilde Öcalan’la da mutabık kalarak hazırladığı bir iskelet olacakmış diye varsayıyorum. Yani “Onlar sadece konuştular, topu partilere bıraktılar.” gibi bir şey bana çok gerçekçi gelmiyor açıkçası. Zaten bir taslak var ve — tabii çoğunlukta AK Parti ve MHP’de olduğu için devlet, iktidar — onlar böyle bir şeyi herhalde hazır tutuyorlar diye varsayıyorum. Ne dersiniz?

İdris Baluken: Şimdi ben inisiyatif ve irade eksikliği derken tam da bundan bahsetmiştim. Yani siyaset kurumu burada inisiyatif almalıydı. Ağırlığını koymalıydı. Çözüm gücü olduğunu topluma göstermeliydi. Yani bir İmralı ziyareti yapılırken bile ortaya çıkan tartışmaların düzeyini gördük. İşte “Gidilsin mi gidilmesin mi? Gidilirse nasıl gidilsin?” veya gidildiği gün ortaya çıkan resim vesaire. Şimdi Kürt meselesinde eğer siyaset kurumu çözüm açısından ağırlığını koyacak bir noktada olmak istiyorsa İmralı’daki görüşmeyi bir ziyaret bağlamında da ele almamalıydı. Yani İmralı ziyaret edilip rapora yazılacak bir parantez olarak değil, bir müzakere zemini olarak görülmeliydi. Oraya giden heyet de bir görüşmede her şeyi halledeceğini ortaya koyan bir tutumdan çok bir müzakerenin başlangıcı olarak bunu ele alıp ona göre bir çalışma takvimi, bir yol haritası ortaya koyabilmeliydi diye düşünüyorum. Tabii sizin belirttiğiniz doğrultuda “Bir devlet raporu var mı, siyasi partilerin önüne günün sonunda o mu konulacak?” onun cevabını verme noktasında değilim ben ama siyasetin güvenilirliği açısından veya siyaset kurumunun inisiyatifi açısından böylesi bir dağınık görüntünün böyle ağır bir meselenin konuşulduğu bir yerde olmaması gerekiyordu. Ben hâlâ hem iktidar cenahında hem muhalefette hem de devlet kanadında Kürt meselesinin yönetilecek bir sorun olarak ele alındığını, daha çok böyle güvenlik kaygıları üzerinden halkla ilişkiler meselesinin yönetildiği bir bağlamda ele alındığını görüyorum. Veya en azından kamuoyuna yansıyan kısmı öyle. Oysa Kürt meselesi yönetilecek değil, çözülecek bir meseledir. Kürt meselesinin çözümü için herkesin eteğindeki taşları ortaya dökmesi gereken bir noktadan bahsediyoruz ki bunun için de alabildiğine kolaylaştırıcı unsurlar ortaya çıktı. Yani silahların susması veya devreden çıkması meselesi ile ilgili bir tereddüdümüz yok Ruşen Bey. Yani PKK’nin silah bırakmasıyla ilgili iradede bir beis yok, bir tartışma yok, ki zaman zaman siz de soruyorsunuz; büyük riskler üstlenilerek bu adımlar atıldı. Ama devlet veya iktidar tarafının silahsız siyasetin zeminini hazırlama meselesi ile ilgili hâlâ kuşkular giderilmiş değil. Ve burada da çok makul bir çözüm önerisi var. Yani demokratik entegrasyon üzerinden konan bir çözüm önerisi var, ki hiç kimsenin karşı çıkması mümkün değil. Yani asimilasyona dair tekçi politikalar yerine herkesin kimliğini, dilini, kültürünü güvence altına alacak bir anlayıştan, bir demokratizasyon sürecinden bahsediyoruz. Benim görebildiğim kadarıyla bu aşamadan sonra işlerin rayına girmesi için, demokratik entegrasyona en çok da sanki devlet veya iktidarın ihtiyacı var. Yani önce devletin bir demokrasisiyle entegre olması veya iktidarın bir demokrasiyi özümsemesi, bir demokrasiyle entegre olması gerekiyor. Dolayısıyla sürecin sağlıklı bir şekilde ve hızlı bir şekilde sonuca gitmesini belirleyecek olan şey bence bu olacak.

Ruşen Çakır: Şimdi burada biliyorsunuz sizinle yaptığımız tüm yayınlarda zaten süreç başladığından beri hep dile getirilen bir husus var. “Tamam birtakım yasalar çıkacak, birtakım yasalar değişecek ama hiçbir yasal düzenleme yapmaya gerek olmadan atılabilecek birtakım adımlar var.” deyip AİHM kararlarının uygulanması ve ilk akla gelen Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve başka kişilerin tahliyesini bekledik ya da kayyumların iadesini bekledik belediyelerde, ki bunlar da siyasi iradenin alacağı bir kararla hallolabilecek şeylerdi. Özellikle Demirtaş konusunda hatta böyle gün ve saat verildi biliyorsunuz ama olmadı. Siz nasıl okuyorsunuz bunu? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Neden bu beklenti yaratıldı? Çünkü Devlet Bahçeli de açıkça söyledi. Bunu söyledi ama olmadı. Ne oluyor sizce?

İdris Baluken: Bunlar tabii ciddi güven sorunları oluşturuyor. Yani şimdi Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ arkadaşlarımız başta olmak üzere içerideki arkadaşların durumu gerçekten ne siyasi ne insani ne ahlaki ne vicdani ne hukuki olarak hiçbir yere uymuyor. Yani düşünün ki işte Demirtaş şahsında, hani sembol dava olduğu için, sembol dosya olduğu için oradan konuşalım; en son üçüncü AİHM kararı çıktı. Hukuksal olarak adil yargılamanın net olarak ihlal edildiği ve belirtilen suç unsurlarının oluşmadığı, dolayısıyla Demirtaş’ın tahliye edilerek hakkındaki yasal, yargısal süreçlerin durdurulması ile ilgili karar çıkmış olmasına rağmen, ortada böylesi bir süreç varken bu tahliyenin gerçekleşmemiş olmasını gerçekten izah etmek mümkün değil. Yani biz de burada halkla buluşuyoruz. Ben belki de Türkiye’deki siyasetçilerden daha fazla mesai yapan bir noktada insanlarla buluşuyorum. Süreçle ilgili desteğin artmasına yönelik çaba göstermeye çalışıyorum, buradaki pek çok siyasetçi arkadaşımız böyle. Ama bu sorunun bir cevabı kimsede yok. Yani şöyle söyleyeyim ben, Sayın Demirtaş’ın şahsında söylüyorum, bütün arkadaşlarımız için geçerli: Selahattin Demirtaş bu halkın göz bebeğidir. Şimdi biz sert bir mücadele sürecinde birbirinin canını acıtacak şekilde büyük bir dönemi geride bıraktık. Yani iktidar elinden geleni yaptı, biz elimizden geleni yaptık; sert bir süreçti ve o dönemde bizim siyasi alanımıza dönük operasyonlarda bu göz bebeğimize kıymık sokuldu. Şimdi diyoruz ki: “Artık bunu geride bıraktık. Bir iyileşme haline gireceğiz. Birbirimizi iyileştireceğiz. Birbirlerimizin yaralarını iyileştireceğiz ki geleceği bu güven üzerine kuralım diyeceğiz.” Karşı taraf da “Evet öyle yapalım.” diyor ama öte yandan o süreçte bu halkın göz bebeğine koyduğu o kıymığı, o dikeni hâlâ çıkarmıyor. Yani Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın, içerideki siyasetçilerin içeride olduğu her bir günde bu halkın en hassas yeri acıyorken bir güven oluşması veya sürece dair bir inandırıcılığın ortaya çıkması çok zor. Dolayısıyla bu anlamda Meclis komisyonunu ben demin eleştirel bir yerden değerlendirdim. Bu konularda inisiyatif olmalıydı. Yani şimdi Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasından tutalım da Ceza Kanunu’ndaki yasaların ayıklanmasına vesaire diyelim ki bütün bunları bir takvime, bir haritaya, bir sürece bağladınız. Hiç olmazsa mevcut anayasa veya AİHM kararları üzerinden ortaya çıkacak, güven bunalımını bir şekilde sonlandıracak, süreci güçlendirecek birtakım şeyler yapılabilirdi, yapılmalıydı. Bu yönüyle ben sürece dair Demirtaş’ın durumunu çok büyük bir handikap olarak görüyorum. Yani güven bunalımının birinci önemli nedenlerinden biridir. İkinci önemli nedeni de, yeri gelmişken söyleyeyim; İmralı koşullarıyla ilgili hiçbir düzelmenin olmaması. Tamam, bir heyet İmralı’ya gitti, Meclis komisyonu adına siyasi heyet gidiyor. Ama şimdi konuşulan mesele veya ortada istişare ettiğimiz sürecin ağırlığı İmralı’ya yaklaşımı bu noktada tutmayı gerektirmiyor. Yani oradaki koşulları sizin düzeltmiş olmanız gerekir ki sağlıklı bir müzakere süreci gelişmiş olsun. Bu yönüyle yani şöyle bir durum var Ruşen Bey; Sayın Öcalan’ın barış aracılığına dair bir şey yok, bir engelleme yok. Yani birtakım mesajları ulaşıyor, örgütü, hareketi veya halk o mesajlar doğrultusunda adımları atıyor. Bunlarla ilgili engel çıkarmıyorlar ama barışın öznesi, yani muhataplık düzeyinde o özne olmanın gerektirdiği koşulların yaratılması konusunda hâlâ böyle ikircikli yaklaşımlar var, böyle oyalayan yaklaşımlar var. Yani bunlar doğru yaklaşımlar değil. Sadece bu iki konuda adım atılmış olsaydı; yani İmralı’daki koşulların müzakere sürecine denk düşecek duruma getirilmesi, Demirtaş ve Yüksekdağ başta olmak üzere AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararının gerektirdiği o tahliyelerin yapılması durumunda bile mevcut güven ortamı çok daha farklı bir yerde olurdu. Hâlâ işte hasta tutsaklarla ilgili veya 30 yıldır infazını tamamlayıp pişmanlık dayatıldığı için tahliye edilmeyen insanların durumuyla ilgili trajediler yaşanıyor. Böylesi bir ortamda siz güven ortamını sağlayamazsınız. Yani buralardan çıkmak lazım.

Ruşen Çakır: Şimdi bu tür eleştiriler, güvenin, karşılıklı güvenin tesis edilmesi belli ki bayağı bir zaman alacak ve gerçekleşmeyebilir de. Geçen ama burada İstanbul’da bir toplantı oldu biliyorsunuz, uluslararası bir konferans, DEM Parti düzenledi; Barış ve Demokrasi Konferansı. Oraya İlham Ahmed bağlandı canlı olarak, uzaktan da olsa ama bağlandı. Çok sayıda yurt dışından kişi vardı ve Türkiye’den de tabii… O toplantı mesela iki yıl önce olamazdı. Yani buna da açıkçası biraz şaşırdım. Bir de şeye de şaşırdım, hatta onu da söyledim bir yayında; DEM Parti’nin o toplantıyı düzenlemedeki profesyonelliğini de takdir ettim. Gerçekten çok zor bir iş başarmışlar. Şunu söyleyeceğim; şimdi Devlet Bahçeli biliyorsunuz bir röportajda şey söyledi, bence çok önemli: “Ok yaydan çıktı, gemiler yakıldı.” dedi. Geçen gün Duran Kalkan’ın uzun bir röportajının deşifresini okudum. Orada o da şöyle bir cümle söylüyor: “Artık buradan geri dönüş yok.” Ama üzerine bir şey ekliyor: “Ama ileriyi göremiyoruz.” diyor. Yani şimdi geri dönüş olmadığında Bahçeli ile aynı noktada ama ileriyi görme konusunda… Ama mesela siz de takip ediyorsunuz; Kandil’den yapılan açıklamaların dozu bence çok yumuşamış durumda. İlk başlarda daha bir üst perdeden konuşuluyordu, şimdi sorunların varlığını kabul ediyorlar ama daha böyle yumuşak konuşuyorlar gibi geliyor bana. Ben mi yanlış okuyorum? Yani bu “geri dönülemezlik” meselesi her iki taraf için de sanki en önemli ortak nokta gibi geliyor.

İdris Baluken: Şimdi ben demin kullandığım bir cümleyi tekrar edeyim, belki o değerlendirme sırasında fark edilmemiş olabilir. Ben buna şöyle bakıyorum: Yani bu süreçte PKK’nin silahları bırakmasıyla ilgili bir kuşku ortada yok. Yani onunla ilgili o adımlar, atılan adımlar böylesi bir kanaatle ilgili kuşkuları ortadan kaldırdı. Ama şu anda kuşku, devletin silahsız bir siyaset zemini oluşturması üzerinden hâlâ belirsizliğini koruyor. Yani hukuki ve siyasi adımlar atılmadığı için işte bu ileriyi görememe meselesi ile ilgili sanırım soru işaretleri hâlâ varlığını sürdürüyor. Şimdi şöyle söyleyeyim; biz bu sürecin nereden kaynaklandığını konuştuğumuzda da dış konjonktür, Orta Doğu’daki gelişmeler, Suriye denklemi, küresel siyaset ve bunun bölgesel yansımaları ve iç politikada da 10 yıldır sürdürülen bir çöktürme konseptinden sonuç alınmaması üzerine içeride yaşanan çoklu kriz durumunu söylemiştik. Şimdi bu koşullar değişmiş değil. Dolayısıyla böylesi koşulların olduğu bir yerde gerçekten geriye dönüş gibi bir ihtimali kimse aklına bile getirmemeli. Çünkü herkesin kaybedeceği çok travmatik süreçler yaşanabilir. Zaten yani bu işe başlarken “Biz bu gelişmelere hazırlıksız yakalanmayalım, bu yeni yüzyılda da kaybeden pozisyonda olmayalım, kendi meselelerini çözmüş olarak kazanan bir noktada olalım.” üzerinden cümleler kuruldu. Ben bu bağlayıcılığın tarih tarafından, sosyoloji tarafından, reelpolitik tarafından dayatılmaya devam edildiğini düşünüyorum ve her iki taraf açısından da bundan geri dönüş gibi bir lüksün olmadığı kanaatindeyim. Bizim konuştuğumuz mesele biraz şeydir; çarklar dönüyor ama ağır dönüyor. Yani dişliler olması gereken hızda dönerse bir saat doğruyu gösterebilir, doğru zamanı gösterebilir. Ama o dişliler ağır çalıştığı zaman saat çalışıyor gibi görünse de biz her saate baktığımızda yanlış zamanı görüyor olacağız. Buna gerek yok. Yani artık buradan sıyrılması gerekiyor. Şimdi mesela siz konferansla ilgili haklı düşüncelerinizi ifade ettiniz; İlham Ahmed’ın katılımını önemsediğinizi vurguladınız. Geçmişte bunun mümkün olmadığını söylediniz ama geçmişte Salih Müslim’in, Asya Abdullah’ın Ankara ziyaretlerini de biliyoruz. 2013-2015 çözüm sürecinde o ziyaretler vardı. Dolayısıyla burada eski döneme ait güvenlik kodlarına ait o retorikleri veya zihniyet anlayışını bir kenara bırakmak lazım. Yeni bir sayfa, yeni bir zihniyetle mümkün olur. Şimdi Rojava meselesi bir samimiyet testidir, bir turnusol kâğıdıdır. Hemen hemen her programda konuşuyoruz. Siz Rojava’ya güvenlik eksenli eski ezberlerle yaklaştığınız sürece içerideki Kürtleri veya diasporadaki, dünyanın dört bir yanındaki Kürtleri barış sürecine ikna edemezsiniz. Dolayısıyla İlham Ahmed’in görüşmelere gelmesi veya konferansa katılması veya Türkiye ile Rojava yönetimi arasındaki birtakım diyalog kanallarının açılmasının çok daha ötesinde şeyleri istemeliyiz bence. Bence mevcut yönetimle, Kuzeydoğu Özerk Suriye yönetimiyle mevcut iktidar veya devlet yetkilileri arasında daha şeffaf, toplumun rahat görebileceği, kaygısını çok rahat giderebileceği görüşmeler aşamasına da geçebilmek gerekiyor. Bu yönüyle Sayın Bahçeli’nin söylemleri önemli tabii, önemsemek gerekiyor. Fakat şunu da unutmamak gerekir: Biz süreci hep Sayın Bahçeli’nin demeçleri üzerinden okur bir noktadayız. Bu da sağlıklı bir şey değil. Yani devletin her somut adım atması gereken noktada Devlet Bahçeli’nin demeçleriyle yürümek de çok doğru değil. O demeçlerin bir şekilde somuta yansıması lazım. Yani süreç başlarken Sayın Bahçeli ‘umut hakkı’ndan tutun da Sayın Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşmasına kadar ezber bozan birçok şey söyledi. Ama şimdi bu demeçlere denk düşecek pratik somut adımların atılmasını bırakalım, asgari düzeyde yapılması gereken hukuki ve siyasi düzenlemeler de henüz yapılmamış ise bu anlamda biraz projeksiyonlarımızı o somut adımlar üzerine, devletin somut adımları üzerine odaklamamız gerektiği kanaatindeyim.

Ruşen Çakır: Burada demin diasporadan bahsettiğinizde, daha önceki yayınlarda konuştuk diye hatırlıyorum ama malum diasporada özellikle Avrupa’da ve kısmen Amerika ve Kanada’da yaşayan bazı Kürtler başından itibaren bu sürece çok karşı çıkıyorlar ve bir anlamda Öcalan’ın ihanet ettiğini söylemeye kadar vardırmış durumdalar. Kimisi grup, kimisi bireysel, sosyal medya üzerinden vesaire. Şimdi bu hem Suriye meselesi hem de bu sürecin ağır aksak gitmesi onların ellerini güçlendiriyor mu? Yoksa yani işlerin… Şimdi sizin dile getirdiğiniz eleştiriler, beklentilerin karşılanmasındaki sorunlar vesaire… Mesela Selahattin Demirtaş bırakılmadı bırakılması beklenirken. Süreç karşıtları bunları kullanıyor değil mi? Yanılıyor muyum?

İdris Baluken: Şüphesiz, yani zorlayıcıdır bu. Sadece diasporada değil, Türkiye içinde de süreç karşıtı çevreler süreç uzayınca süreci enfekte etme adına daha fazla iştahlanıyorlar. Çok dinamik ve çok aktörlü bir Orta Doğu denklemi var önümüzde. Burada işte farklı küresel veya bölgesel güçlerin hegemonya arayışlarından, savaşlarından bahsediyoruz. Bu süreç uzayınca doğal olarak oralardan birtakım manipülasyonlara açık olma durumu gelişebiliyor. Yani bunu gidermenin yolu, hızla sürecin gerektirdiği adımları atmaktan geçiyor. Bu konuda böyle zamana yayan yaklaşımlardan vazgeçilmesi lazım. Ben yeniden tekrar ediyorum; Kürt meselesi yönetilebilir bir mesele değildir, çözülmesi gereken bir meseledir. Eğer iktidar veya devlet kanadında şöyle bir algı varsa, “Ya biz bu süreci idare edelim; sürecin sonunda Kürt meselesini kontrol edilebilir bir noktaya çekelim, Kürt siyasetini de — tırnak içerisinde — zararsızlaştıran bir konumda tutalım.” anlayışı varsa, bu geçmişte denenmiş ve sonuçları daha ağır olmuş yaklaşımlardır. Buralardan çıkmak lazım. Bu meseleyi çözmek lazım. Bu mesele çözülürken kimsenin kaybedeceği bir durum yok ortada Ruşen Bey. Demokratikleşmeye herkesin ihtiyacı var. Bütün Türkiye’nin demokratikleşmesine ihtiyaç var; 86 milyonun tamamı bundan fayda görecek. Şimdi 19 Mart’tan itibaren ana muhalefet üzerinde yürütülen o operasyonel süreçler en son hükümete yakın sermaye odaklarına kadar da uzandı. Demokratikleşmeden kimse bir şey kaybetmiyor ki. Şimdi biz bu demokratikleşme ile ilgili reformizasyon sürecini hayata geçirirsek herkesin rahatladığı bir ortamda artık Kürt meselesinin ana kök sorunlarını da konuşur bir zemini yakalamış olacağız. Yani henüz oralara girebilmiş değiliz. Eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim, yerinden yönetim veya yerel demokrasi modellerinin tartışılması… Şimdiye kadar en azından bu gündemleri tüketip bu başlıklara gelmiş olsaydık o da iyiydi ama hâlâ biz demokratik entegrasyonun gereklerinin yerine getirilmediği bir noktadayız. Şöyle bir tavır var demokratik entegrasyon önerisine karşı; böyle buyurgan bir teslimiyete dayanan otoriterizme adaptasyon öneriyorlar. Kürtler otoriter adaptasyona gelmezler. Kürtlerin bu süreçten beklentisi otoriter adaptasyon değil, demokratik entegrasyondur. Demin dediğim gibi bunun için de önce herhalde devletin demokrasiye entegrasyonuna ihtiyaç var diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sormak istiyorum İdris Bey. Şimdi Kürtlerin beklentileri var, Türklerin de kaygıları var; bu yıllardır söylenen bir şey. Şu süre içerisinde Türklerin kaygılarını giderme konusunda Kürtler üstlerine düşeni yaptılar mı? Ben bu konuda çok şüpheliyim açıkçası ama size sorayım. Yani bir özeleştiri anlamında çok bir şey görmüyorum. Hani şöyle bir şey yapılıyor: “Örgütün fesih kararı alması, silah yakmak vesaire; daha ne yapalım?” gibi ama onun ötesinde, kaç yıllık bir mesele var, karşılıklı güvensizlik. Bu konuda Kürtler gerçekten yeterli performansı gösteriyorlar mı?

İdris Baluken: Bence Ruşen Bey çaba var; emek var, gayret var ama gerçekten karşı tarafta da 100 yıla yakın bir zamandır oluşturulmuş olan önyargılar var, paranoyalar var. Yani bu bölünme korkusu, bölünme paranoyası, özellikle son 10 yılda da oluşan o zehirli iklim; DEM Parti şahsında Kürt siyasi hareketinin sesinin Türkiye’deki diğer farklı kesimlere ulaşması önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Bunu görmek lazım. O anlamda yetersizliği bir yerde gerekçelendiriyorum ben. Yani doğrudur, yetersizlik var ama bu yetersizliğin aşılması noktasında iktidar bloku veya ana muhalefet daha katkı sunucu bir rol oynayabilirdi. Yani Türkiye toplumunun iknası konusunda büyük barış mitingleri, güçlü toplumsal çalışma, barış sürecini toplumsallaştıran, Türkiye’nin batısında da Fırat’ın batısında da o sinerjiyi ortaya çıkaran bir noktadan, bir siyasi program üzerinden hareket edebilirlerdi. Bu konuda görebildiğim kadarıyla DEM Parti’nin Fırat’ın doğusunda Kürt halkı üzerindeki çalışmaları çok ciddi bir etki yarattı, sinerji oluşturdu ve Kürt halkının kaygılarını büyük oranda azalttı. Fakat Türkiye tarafında, yani Fırat’ın batısındaki toplumsal kesimlere ulaşma noktasında keşke Cumhurbaşkanının katıldığı, AK Parti’nin düzenlediği, CHP’nin doğrudan kendi kitlesi üzerinden yürüttüğü o toplumsal zemin çalışmaları olsaydı. Onlar yapılmadığı için o önyargılar da bir nevi Kürt siyasi hareketiyle daha geniş çevrelerin barış doğrultusunda bir araya gelmesi veya buluşması önünde bir engel oluşturdu. Bu konuda belki MHP’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Gerçekten bu sürecin en dinamik, katkı sunucu gayretlerinden birini MHP gösterdi. Yani neredeyse Anadolu’nun birçok ilinde en azından kendi üyelerine, kendi teşkilatlarına bu sürecin neden gerektiği ile ilgili saha çalışması yaptı. Bu saha çalışması teşkilatların ötesinde toplulukları, kitleleri de içine alan bir noktadan pratiğe geçmiş olsaydı ben bugün DEM Parti’ye ve Kürt siyasi hareketine “ulaşamadılar” üzerinden yöneltilen eleştirinin daha hafifleyebileceği kanaatindeyim.

Ruşen Çakır: Peki, son olarak şöyle toparlayalım. Temkinli iyimserlikle başladık.

İdris Baluken: Bu gidişle böyle kronik temkinli iyimserlik sendromuna yakalanacağız.

Ruşen Çakır: Evet. Peki, bunun bir sonraki olumlu anlamdaki aşaması ne olur? İşler birazcık yolunda giderse hangi kademeyi, hangi tanımı kendinize uygun göreceksiniz diye sorayım.

İdris Baluken: Ben temkini aradan çıkarmanın önemli olacağı kanaatindeyim. Yani salt bir iyimserlik kavşağına gelirsek oradan umut ettiğimiz şeyleri gerçeğe dönüştürmemiz zor olmayacak diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler İdris Bey. Yine çok verimli bir yayın oldu, güzel bir yayın oldu. Çok sağ olun.

İdris Baluken: Çok teşekkür ediyorum.

Ruşen Çakır: Sizinle bu yayınları sürdüreceğiz. Çok teşekkürler. Evet, İdris Baluken’le konuştuk. Süreçte geri dönüş var mı? Neler yapılmadı, yapılamadı? Neler yapılmalı? Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.