Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel ile Hafta Başı (62): Mehmet Akif Ersoy operasyonu sürüyor & komisyonun ortak raporunu beklerken

Ruşen Çakır ile Kadri Gürsel Hafta Başı’nın bu bölümünde uyuşturucu soruşturması kapsamında tutuklanan Mehmet Akif Ersoy üzerinden yaşanan siyasi tartışmaları değerlendirdi. İkili çözüm süreci için kurulan komisyonun ortak raporunu beklerken İmralı heyetinin ziyaretlerini masaya yatırdı. Çakır ve Gürsel, Leyla Zana’ya küfredilmesinin ardından dönen tartışmaları programda ele aldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü uyuşturucu soruşturması kapsamında gözaltına alınan gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un da aralarında olduğu dört kişi tutuklandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonu kapsamında tutuklanarak cezaevine gönderilen gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un uyuşturucu testi pozitif çıktı. Uyuşturucu testi pozitif çıkanlar arasında spiker Ela Rümeysa Cebeci de var. 

Komisyonun ortak raporunu beklerken 

Komisyonda grubu bulunan partilerin koordinatör grup başkanvekilleri bugün (22 Aralık) Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile bir araya gelecek ve nihai rapor için hazırlıklar başlayacak. Nihai rapor için 51 kişilik komisyon değil, partilerden birer temsilcinin olduğu bir yazım ekibi çalışacak. Ardından komisyon kararını alarak TBMM Genel Kurulu’na sunacak. Öneriler raporun ekleri olarak Meclis kayıtlarına girecek

AKP’nin 23 yıllık iktidarı boyunca “Kürt sorununun çözümü için daha önce cesaret edilemeyen adımlar attığı” raporun en güçlü vurgularından biri. Raporda, AKP’nin sorunu çok iyi tespit ettiği ve çok kapsamlı demokratikleşme adımları attığı ancak geçmişteki girişimlerin PKK yüzünden bittiği savunuldu.

MHP’de olduğu gibi AKP raporu da sürece “barış” değil, “terörün sonlandırılması” perspektifiyle yaklaştı. MHP’den farklı olarak Kürt sorununun varlığını kabul etti fakat sorunun kök nedenlerine dair bir görüş belirtilmedi. Raporda, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın adı hiç anılmadı ve umut hakkı tartışmalarına yer verilmedi. Tercih edilen kelimelerin sayısı, raporun ruhunu da ortaya koydu. 

Öte yandan DEM Parti İmralı heyeti siyasi partileri gezerek hem süreç ile ilgili bilgi verdi hem de liderleri dinledi. Heyetin son durağı CHP Genel Merkezi oldu. CHP Genel Merkezi’nde heyeti karşılayan Genel Başkan Özgür Özel’e Genel Sekreter Selin Sayek Böke ile Meclis’teki çözüm komisyonunda yer alan Grup Başkanvekili Murat Emir ile Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen eşlik etti. Yaklaşık bir buçuk saat süren görüşmenin ardından Özel ve DEM Parti heyeti açıklama yaptı.

Ruşen Çakır ile Kadri Gürsel Hafta Başı’nda değerlendirdi.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘’Hafta Başı’’ ile karşınızdayız. Kadri Gürsel’le olanları ve olabilecekleri konuşacağız. Kadri, merhaba. 

Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Geçen hafta yayın yapamadık, bu hafta telafi edelim. Ama geçen haftanın gündemi aynen devam ediyor.

Kadri Gürsel: Daha mı uzun süre vereceksin? Bir saat, 1,5 saat mi yapacağız yayını? 

Ruşen Çakır: Hayır, ama aynı konular devam ediyor. 

Kadri Gürsel: Memleketin hâli. 

Ruşen Çakır: Bir kere, Mehmet Akif Ersoy olayı var. Sürekli yeni isimler ekleniyor. Medyada şöyle insanlar var: Bir, Ergenekon, Balyoz dönemlerinin tetikçileri tekrar bu dönemde bunun tetikçisi olmuşlar. Bir de, Ergenekon, Balyoz döneminin mağduru olup, şimdi tetikçiliğe terfi etmişler var ve bunlar sürekli olarak, “Şu da var, bu da var, bu da girecek. Daha büyük isimler girecek” diye gidiyorlar. Burada tabii ilginç olan şu: Burada suç olan nedir, iş iyice karıştı. Olay başladığından beri birtakım cinsel ilişkiler ve uyuşturucu faaliyeti var. Bunun ötesinde ne var? Bir örgütten bahsediliyor arada sırada. O hâlâ tam net değil. Bir örgüt varsa, bu örgütün amacı nedir, bu da net değil. Ama olayın devletin içerisinde de uzantıları var; değişik partilerden, mesela MHP’den isimler de var. Ama bu kişiler birlikte, Mehmet Akif Ersoy’un ‘Sefahat’’ kitabındaki gibi öyle bir olay mı yaşıyorlar sadece, yoksa hakikaten suç mu işliyorlar? Organize bir suç örgütü mü söz konusu, bu muallâkta.  

Burada en çarpıcı olan, özellikle ilk başladığı anda bakarsak, Mehmet Akif Ersoy ve arkadaşları, daha çok iktidarla özdeşleştirilen isimler, o çevrelerde büyümüşler. Hatta siyasi iktidarın medyadaki en parlak isimleri olarak ortaya çıkan birileri söz konusu. Ama bunları hedef alan da başta Sabah Grubu olmak üzere yine iktidar medyası ve ortada yine tabii ki gizli tanık muhabbeti var. Gizli tanık ifadeleri ânında dolaşıma giriyor. Sosyal medya kaynıyor, her şey ânında çıkıyor; görüntüler, fotoğraflar, videolar, WhatsApp yazışmaları. 

Bir de tabii gizli tanık iddiaları var. Gizli tanık iddialarında, mesela Kenan Tekdağ’la ilgili bir şey söylendi biliyorsun ve Tekdağ iddiaları çok net bir şekilde reddetti. Hakikaten orada söylenen şey akıl alır gibi değildi. Ama o şimdi zaten tutuklu. Kendisini nasıl savunacak, nasıl aklayacak? Bütün bu insanlar, özellikle kadın televizyon çalışanları, kadın spikerler çok hedefte. Böyle bir noktadayız ve bu nereye kadar gidecek? 

Şimdi olay futbol dünyasına sıçradı. Bu sabah birisi yine televizyonda, “Yeni yeni isimler geliyor” demiş. Hatta futbol camiasının önemli isimlerini vermiş Tabii bu arada ne oldu? Bunun için yapıldığını söylemiyorum, ama şöyle de bir realite var. Esas gündemimiz olanı, mesela çözüm sürecini ya da 19 Mart sürecini veya ekonomiyi konuşamıyoruz. Bunlar bir de çok cazip işler. Sabah programlarının gördüğü ilgiye bakarsan, millet bunlara bayılıyor. Bir de, sabah programlarında sıradan insanların öyküleri var. Buradaysa, ekran yüzleri, futbol kulübü başkanı vesaire var. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.

Kadri Gürsel: Evet, öyle dedirtiyor. Çünkü baktığın zaman oyun, oyun içinde, plan, plan içinde gerçekten. Tek bir amaca değil, birçok amaca birden hizmet eden bir operasyon kurgusu var. En başta şunu konuşmak lazım bence: Bu operasyon siyasi mi, değil mi? Çünkü en başta, bu operasyonun da aynı zamanda medya ayağını teşkil ettiği ilk andan itibaren anlaşılan, bir iktidar medyasının operasyon programında verilen ilk reaksiyon, henüz Mehmet Akif Ersoy ve çevresindeki isimlerle sınırlıyken, bunun siyasi bir operasyon olmadığıydı. ‘’Mehmet Akif Ersoy Operasyonu’’ diye bir isim konulmuş. Yani oradan çekildi ip ve ipin ucu oradan geldi. Onun siyasi olmadığı iddiasıyla çıkıldı ortaya. Siyasi olduğunu söyleyen, iddia edenlerin temel savı, bunun, Erdoğan sonrasına hazırlık olduğuydu. Erdoğan sonrasına hazırlık derken de, hazırlığın aslında Hakan Fidan’a karşı yapıldığı da kimi zaman açıkça söyleniyordu, kimi zaman bir alt okuma metni olarak zımnen belirtiliyordu, ima ediliyordu daha doğrusu. Şimdi Mehmet Akif Ersoy’a karşı yapılan operasyonda, ondan sonra oradan elde edilenlerden yürünerek, bu operasyonun geldiği noktada, ne olursa olsun sonuç bunun siyasi bir operasyon olduğudur. İpin ucundan çekelim biz de. Mehmet Akif Ersoy herhangi bir eleman değil. İkimiz de neredeyse 40 yıldır medyadayız. Senin 40 yılın vardır, benim de yakında 40 yıl olacak.

Ruşen Çakır: Evet, benimki 40 yıl oldu.

Kadri Gürsel: 40 yıldır medyadayız, gazetecilik yapıyoruz. Kendimden örnek vermek istemiyorum ama, 20 yıl kadar editörlük, muhabirlik yaptıktan sonra köşe yazarlığına başladım. Yani paraşütle inmedim, yukarı doğru tırmandım. Düz bir yolda da yürümedim. Sürekli yukarı doğru zorlu bir tırmanıştı diyelim. Şimdi Mehmet Akif Ersoy’a bakıyoruz. Kariyerine 2009 yılında, 24 yaşındayken, 6 News kanalında muhabirlikle başlıyor. Bir iş insanı olan Mehmet Kurt’un bir kanalı, daha sonra 2010’da çökmüş, kapatılmış. Sonra hemen TRT‘ye giriyor ve girer girmez Etiyopya, Addis Ababa temsilciliğine atanıyor. Daha çömez bile diyemeyeceğimiz bir noktada. Gazetecilikteki geçmişi daha bir yıl bile değil belki. Ardından, 2012’de sanıyorum, TRT’nin Kahire temsilciliğini üstlenmesine kadar geçen süre içinde, Suriye’de, Libya’da, Erbil’de ve Yemen’de hem temsilci hem de savaş muhabirliği yapıyor. Şimdi bu hayatın doğal akışına uygun değil. Ben bunu daha fazla deşmek istemiyorum, ama en basit tabiriyle, onun siyasi bir gazeteci, siyasi bir eleman olduğu gerçeği, bu ‘’meslek çizgisinin’ serencamı bize söylüyor. O dönemde, özellikle Müslüman Kardeşler iktidarında Kahire, kamu medyası açısından çok önemli bir merkezdi. Anadolu Ajansı‘nın o zamanki Kahire bürosunda ki bütün Kuzey Afrika’ya bakıyordu, oradan yönetiliyordu bütün faaliyet, 60 kişi çalışmaktaydı, yani çok kalabalıktı. TRT‘nin de bundan çok farklı olduğunu zannetmiyorum, zaten iç içe geçmiş yapılardır. Mehmet Akif Ersoy böyle bir şahsiyet. Daha sonra Habertürk‘e katılıyor ve tutuklanana dek 9 sene kadar da Habertürk‘te devam ediyor ve iktidar medyasının parlak çocuğu muamelesi görüyor hep. Habertürk, iktidar medyasının doğrudan mecrası olarak görülmüyor. Oysa benim gözümde yandaş bir kanaldı her zaman. Böyle bir figürün, Habertürk‘te çalışıyor diye, uyuşturucu kullanmak ve birtakım tasvip edilmeyen ilişkiler içinde, tasvip edilmeyen bir özel hayat sürdürmek gibi bir zaafı, açığı varsa, bu kişinin yerinden alınması, böyle alâyıvalâ ile ya da büyük operasyonlarla olmaz. Gazete nasıl olsa kayyumda. Görevden alırlar olur biter, kimsenin de ruhu duymaz. “A o da görevden alınmış” denir, iki gün sonra da unutulur. 

Ama burada öyle olmuyor, burada üzerinde tepiniliyor. CHP’ye karşı sürdürülen tenkil harekâtının medya ayağındaki operasyon merkezi görevini gören bir programda, iktidarın medya tetikçileri, bu konunun üzerinde de tepinip, kendilerine servis edilen bütün bilgileri de çiğneyerek, bu konuyu epey bir kullanıyorlar. Kime karşı? Mehmet Akif Ersoy’la alıp veremedikleri mi var? Hayır tabii ki. Konu başından sonuna siyasi. Ama tek başına Erdoğan sonrasının yol hazırlığı falan olarak da görülmemeli bu. Çünkü sen de söyledin, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı sürdürülen harekât, iktidar açısından beklenen bazı sonuçları vermiş olabilir, ama bazı sonuçları da hiç vermedi; tam tersi sonuçlar üretti, toplumu ikna edemedi. Şimdi herhâlde iktidarın, “Biz yolsuzluk yapan, suç işleyen herkesin karşısındayız. İşte bakın, bizden de olsa kimsenin gözünün yaşına bakmıyoruz” deme ihtiyacı hâsıl oldu. Ama o gözünün yaşına bakılmayan kişinin kim olduğu, ne olduğu, nasıl hareket ettiği, kimlerle yakın olduğuna bakıldığında, bu da herhangi bir kişi değil. Aynı zamanda, tedip ediliyor. Türkiye’nin bir uyuşturucu merkezi olduğu iddiaları var. Geçmişte, 2023 seçiminden sonra değiştirdikleri İçişleri Bakanı’nın fotoğraf verdiği kişiler var; suç kaydı olan veya suçlu olan yahut organize suç içinde oldukları daha sonra ortaya çıkan çok sayıda kişiyle fotoğrafı var. Dolayısıyla, Türkiye’nin bir kara para merkezi ve uyuşturucu dağıtım üssü hâline getirildiğine, buna göz yumulduğuna dair iddialar var. Hepsi bir arada. 

Aynı zamanda, Habertürk‘e karşı bir hınç da var. Kenan Tekdağ’ın içeride olmasına, Turgay Ciner hakkında yakalama kararı çıkmış olmasına, Fatih Altaylı’nın durumuna, bir de Mehmet Akif Ersoy ekleniyor. Belli ki, iktidar nezdinde pozisyonlarını izafileştirmek istemişler. İzafi derken, bağlılıklarını görecelileştirmek istemişler. Çünkü Habertürk’ü kastederek, ‘’Bunlar herkesle, hem yerel iktidarla, hem de siyasi iktidarla iş tutuyorlar’’ gibisinden bir laf dönüyordu hatırlarsan. O ‘’yerel iktidar’’ denilen şey CHP. Yani CHP ile iş tutulması, yayın politikasında CHP’yi de gözeterek pozisyon alınması affedilmedi. Bence böyle bir hesap sorma gayreti de var. Senin geçenlerde başlığını ‘’Habertürk’ün laneti’’ koyarak yaptığın yayından hareketle, iktidarın, bu pozisyon değişikliğini affetmediğini ve zamanı gelince bunun hesabını sorduğunu gösteriyor bana.

Ruşen Çakır: Biliyorsun, Ahmet Şık, bütün bu olup bitenlerin bir taht savaşı olduğuna dair üç bölümlük bir yazı yazdı Medyascope’a. Zaten biz kendisiyle cuma günü bir yayın yaptık; hem yazdıkları hem de yayın bayağı etkili oldu. Ama bunu ilk defa o söylemiyordu, başkaları da söylüyordu. Ahmet çok daha vurgulu ve detaylı bir şekilde söyleyince, AK Parti içinde böyle savaşlar olmadığı yönünde bir tekzip kampanyası başlamış. Bugün Abdulkadir Selvi, dün de Ahmet Hakan, çok gayretli bir şekilde böyle bir taht savaşı olmadığını yazmaya girişmişler. Ama şimdi bakıyorsun, mesela Sabah Grubu niye bu olayın gladyatörlüğünü üstleniyor?

Kadri Gürsel: Sadece Sabah değil, İhlâs Medya Grubu da aynı şekilde. 

Ruşen Çakır: Ama ilk önce Sabah Grubu yaptı. Yani, damat Berat’ın kardeşi ya da ağabeyinin başında olduğu yer. Orada bir pozisyon alma var. Normal şartlarda, böyle yakın çevredeki insan vesaire… Tamam, operasyon oldu, şu oldu, bu oldu. Ama biliyorsun, savcılık operasyonu tek başına bir şeydir. Ergenekon döneminde de yaşadık; sen de bizzat bunun mağduru olmuş birisisin o sonraki dönemde. 

Kadri Gürsel: Ergenekon değildi. 

Ruşen Çakır: Değildi, ama sonraki dönemde. Bunun medya ayağı olmadan ne oluyor? Diyelim ki savcı seni çağırıyor, tutukluyor vesaire. O kadar yani. Mahkeme günü geldiğinde hakkındaki iddiaları okuyorlar, şu oluyor, bu oluyor. Ama öncesinde öyle bir şey yapıyorlar ki bu, bir zemin yaratıyor ve mahkemenin sonucu ne olursa olsun, bu kişilerin hayatları bitiyor. 

Kadri Gürsel: Evet. Hayatları bitiyor derken, tabii burada uyuşturucu satışı ve kullanımıyla ilgili Türk Ceza Kanunu maddelerinin ne kadar geniş yorumlanacağına da bakmamız lazım. Yani burada, ‘Bu operasyon siyasi mi, değil mi?’ sorusuna cevaben, temel gösterge, satıcılıktan, kullanımı için ortam oluşturmaya ve oradan da sadece kullanıcı olmaya giden üç ayrı durumu cezalandıran maddeler var. Satıcılıkla ilgili 188. maddenin cezası çok ağır. 190. Madde, kullanmasını kolaylaştırma, yani ortam sağlama, teşvik etme. Şimdi şöyle bir eğilim göze çarpıyor burada: Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da kullanmak 191. madde. Şimdi bunu 190. maddeye sokma gibi bir eğilim var. Bundan sonra olacaklar aslında bence bu açıdan da izlenmeli. Çünkü örgüt deniliyor. Uyuşturucu kullanmak üzere bir araya gelen insanlara ‘’örgüt’’ tanımı yapılıyor. Bunun bir örgütlü çaba olduğu yönünde bir tanım var. Bunlar, aslında çok geniş yorumlamalar ve bir zorlama var burada. Aslında burada bazı çevrelere, bazı mihraklara mesajlar veriliyor. O mihraklar da mesajları aldıklarını belli ediyorlar. Öncelikle de Mehmet Akif Ersoy’la hiçbir ilişkilerinin olmadığını, muhalif medyadaki ilişkilerini de kullanarak duyurmalarından bunu görüyoruz. Ama açıkçası, programın başında da Mehmet Akif Ersoy’un ‘’profesyonel’ şeceresini’ anlattığımda, çok genç bir elemana bu kadar kısa sürede, daha denenmeden, yani gazeteciliğinin görülmesinden önce art arda dış görevler verilmesi, Habertürk’e gelmeden önce çok önemli göreve atanması, bana, Mehmet Akif Ersoy’un sıradan birisi olmadığını söylüyor. Tekrar ediyorum burada, daha fazla da bir şey söyleyemem bu konuda. Zaten bu sadece bir soru işaretidir. İmada da bulunmuş olmayayım, ama Mehmet Akif Ersoy, normal bir profesyonel gelişim süreci izleyen birisi değil, o çok açık. O kadar, “Şuna yakın, buna yakın,” deniliyor ki, ben CV’sine bakınca, bunu görüyorum. Ben de tecrübeli bir gazeteciyim, CV okumayı da bilirim. 

Ruşen Çakır: Evet. Bu daha sürecek, biz de yine haftalarca bunu konuşacağa benziyoruz. İstersen diğer konuya gelelim. Mesela bir paylaşım görüyorum: Birisi, AK Parti-DEM Parti İmralı heyeti görüşmesinin videosunu koyup, “Ela Rümeysa Cebeci, Saadettin Saran, uyuşturucu olayı falan derken, sürecin konuşulmasını istemiyorlar” demiş. Artık sürecin gizlisi saklısı diye bir şey yok, ama süreç bir heyecan yaratmadı. Şimdi görüşmeler sürüyor. İmralı heyeti bugün CHP’ye gitti, biliyorsun. Raporlar yazıldı. Partilerin raporlarının hepsi birbirinden farklı ve şimdi ortak rapor çıkaracaklar da, ne çıkacak? Nasıl çıkacak? Çıkabilecek mi?

Kadri Gürsel: Raporlara bakınca, bu yaklaşımlardan nasıl bir ortak payda çıkabilir? Kolay değil. Tarafların o raporlardaki mevzilerinden çıkarak bir hayli geri adım atmaları lazım ve çok taviz vermeleri gerekiyor. İdeolojik tavizler, siyasi tavizler vermeleri gerekiyor. Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi, Bahçeli’nin el sıkışmasıyla… 1 Ekim miydi o? 

Ruşen Çakır: Evet, 2024. 

Kadri Gürsel: Bahçeli’nin, Mecliste DEM Parti sıralarına gidip onların ellerini sıkmasıyla başlayan, daha sonra yaptığı o tarihi çağrıyla vücut bulan girişimiyle, bir ara bu sürece ‘’Bahçeli süreci’’ bile denilmişti. ‘’Terörsüz Türkiye’’den ne anladıklarının görülmesi bakımından orada aslında çok da fazla bir fark yok. Yani örgütün tasfiyesi ve örgüt üyesi olmanın suç olmaktan çıkarılıp, örgüt üyesi olarak eyleme katılmanın suçlanması ve örgüt elemanlarının rehabilitasyonu vasıtasıyla PKK sorununun çözülmesi gibi, aslında son derece dar bir çerçeveye sokuluyor konu. MHP bu konuyu bu kadar dar bir çerçevede ele alırken, MHP’nin, aslında Bahçeli’nin çok şaşırttığı ve Bahçeli’den uzun bir süre hayranlıkla bahsedenlerin olduğu DEM Parti, ki, şaşırtmıştı gerçekten, sürpriz etkisi yaratmıştı; kendilerine hayranlık uyandıran bir şeydi o. O hayranlığın karşılığını bu raporda bulmuyorsun, hayâl kırıklığına dönüşüyor. Ama diğer taraftan da DEM’in raporuna bakıyorsun. DEM’in raporunda da aslında… Mehmet Uçum bundan sanıyorum bir 10 gün kadar önce… 

Ruşen Çakır: Sürekli yazıyor. Her hafta sonu yazıyor. “Demokratikleşmenin sırası değil” diyor. 

Kadri Gürsel: Hayır, çok net bir denklem kurdu orada: “Terör yoluyla elde edemediğinizi, demokrasi yoluyla elde etmeyi aklınızdan geçirmeyin” minvalinde bir şey söylemişti. Şimdi orada baktığın zaman, bence, DEM’in uzun raporunun içindeki en özlü ifade, Kürt halkının toplumsal ve siyasal olarak varlığının tanınması, ama bir özne olarak tanınması. Yani Kürt halkının toplumsal ve siyasal bir özne olarak varlığının tanınması. Kullanılan kavramlar da ‘’demokratik ulus’’ kavramı. O, Öcalan’ın geliştirdiği bir kavramdır. Telif hakkı Öcalan’a ait olan bir kavram. ‘’Demokratik ulus’’ kavramı ise bir paradigmadır. O, ulus-devlet paradigmasının yerine geçiyor. Ama biraz oksimoron gibi geliyor bana. Çünkü en basit tanımını yapmak gerekirse, sadece modern anlamda ulusun teorik çerçevesi 19. yüzyılda çizilmiştir. Yani sadece aynı dili konuşan, din -laik ulus olunca din faktörü aradan çıkıyor-, aynı kültürden olan insanların oluşturduğu kadar, geçmişi aynı şekilde okuyup, bugün de birlikte yaşama arzusu içinde olup, gelecekte de birlikte yaşama arzusunu devam ettiren, gelecekte de birlikte yaşamak isteyen bir grup bu. Ulus tanımı bu. ‘’Ulus-devlet’’ dediğin zaman, bu grup siyasi coğrafyası ile toplumsal coğrafyası aşağı yukarı örtüşen bir topluluk. Ulus-devlet bu. ‘’Ulus-devleti’’ paradigmasının yerini ‘’demokratik ulus’’ alsın dediğinde, o zaman ulus açığa düşüyor; ulus tanımında anlaşmak mümkün değil. Ama bunlar önemli şeyler. Çok önemli bir ideolojik yarılma var burada. Bu bakımdan, buradan bir ortak payda çıkması için, gerçekten Öcalan’ın Şubat 2025 deklarasyonunun dar anlamda yorumlanmasının yetinilmesiyle ancak mümkün olabileceğini düşünüyorum. Yani PKK’nın tasfiyesi, demokratik siyasetin yolunun açılması. 

Ama işte asıl zurnanın son deliği bu. Türkiye’nin Kürt sorunu… Bu arada, ‘’Kürt sorunu’’ lafı MHP’de geçmiyor, AKP’de dört kere geçiyor ve üçü de Erdoğan’a atfen. Raporun kendisinde de, ‘‘Kürt sorunu denilen’’ gibi dolaylı bir atıf var. Yani sahiplenilmiyor, “Kürt sorunu vardır” denilmiyor. CHP bu bakımdan daha cesur, daha samimi en azından. Neyse… Türkiye’nin Kürt sorunu bölgeselleşti ve sonra da uluslararası hâle geldi. Dolayısıyla, eğer geçmişte olduğu gibi, YPG, PKK olarak Suriye’de silahlı gücünü ve örgütlü gücünü koruduğu müddetçe, PKK’nın gerçek anlamda tasfiye olduğuna ve silahsızlandığına ve örgütünü dağıttığına Türk kamuoyunun ikna edilmesi fevkalade zor. Yani burada da karşımıza, İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi iradesi ve jeopolitik kavrayışı, o jeopolitik duruma bakışı, ihtiyaçları, güvenlik endişeleri, İsrail’in Türkiye’den tehdit algılaması, Türkiye’nin İsrail’den tehdit algılaması gibi çetrefilli konular geliyor. 

Böyle olunca da Öcalan’ın Şubat’taki açıklamasının, DEM tarafından dar manada yorumlanması güçleşiyor. Çünkü PKK’nın yenildiğinin kabullenilmesi zorlaşıyor. Çünkü o açıklamada, aslında askeri olarak PKK’nın yenildiği zımnen vurgulanıyordu. Hep aynı sonucu alıyor tabii. “Geçersizleşmiştir” diyor. “Soğuk Savaş şartlarında Sovyetlerin, Doğu Bloku’nun desteğiyle kurulduk” diyor. Gelinen noktada da PKK Suriye’deki varlığını Doğu Bloku’nun desteğiyle değil, Batı’nın ve İsrail’in desteğiyle sürdürüyor. Yani mevcut olan kendi öz gücünün çok ötesinde bir yerde, durabilmesini buna borçlu. Silahlandığı coğrafyasının, yani Suriye topraklarının %30’unu kontrol ediyor neredeyse. %30, 35 civarında geniş bir alanı Fırat’ın doğusunu kontrol ediyor. 

Şimdi Suriye’deki durum, DEM açısından, Türkiye’deki yenilgi halini eşitliyor, dengeliyor ve sanki masanın karşısına geçmiş iki eşit taraf gibi, kendilerini algılamalarına ve pozisyon almalarına hizmet ediyor. Şimdi Türkiye’nin Suriye’deki durumu aşmasına geleceğiz. Bu nasıl olacak, bu bir soru işareti. Şimdi üçü de gidiyor bugün. Üçü derken, kim o üç kişi?

Ruşen Çakır: İbrahim Kalın, Hakan Fidan, Yaşar Güler.

Kadri Gürsel: Yaşar Güler, yani Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanı.

Ruşen Çakır: Galiba Erdoğan da gidecekmiş sonra. Onun hazırlığını yapıyorlar. 

Kadri Gürsel: Şimdi Türkiye’nin dış güvenlik bürokrasisinin en üst kademedeki yöneticileri gidiyorlar. Bunun bir anlamı var. Aynı zamanda, gerçekten çok netameli bir konu, maçlardaki bu tezahüratlar. Durup dururken Leyla Zana. Durup dururken derken, Leyla Zana bağlamında söylüyorum. 

Ruşen Çakır: Durup dururken değil tabii. 

Kadri Gürsel: Değil ama böyle faşizan bir taraftar grubunun, sokak faşistlerinin dahi, Leyla Zana gibi bir figürü kendilerine hedef seçmeleri, hani ‘’üst akıl’’ diyorlar ya bunlar, ben de burada tam bunu kullanacağım. Yani bu bir üst akıl olmadan kolay kolay açıklanacak bir şey değil. Kesinlikle değil. Bu bir örgütlü bir çaba. 5N 1K diyoruz ya. ‘’Ne-Nerede-Ne zaman-Niye-Nasıl-Kim?’’ Ne zaman olduğunu biliyoruz zaten. Kim? Onlar değil. Federasyon? Federasyon ne yapıyor?

Ruşen Çakır: Şu âna kadar Federasyon’dan bir şey duymadık.  

Kadri Gürsel: Federasyon ne yapıyor? Üzerine gitti mi bu konunun? Yani herhangi bir müeyyide, herhangi bir soruşturma, bir girişiminin olduğunu bilmiyorum. Sen biliyor musun?  

Ruşen Çakır: Hayır. Bir de tabii bu arada sahip çıkanlar var. Uludağ Gazozu muhabbeti yapılıyor bol miktarda. 

Kadri Gürsel: Tabii bu aynı zamanda da Kürt cenahında da kışkırtılmaya müsait veya varsa kışkırtılmak isteyen, onları da kışkırtmaya çok müsait bir konu. 

Ruşen Çakır: Cuma gün yaptığım yayında bu konuyla ilgili bayağı bir şey söyledim. Leyla Zana’yı çok yakından olmasa da tanırım ve severim. Onun, Türkiye için ne kadar önemli bir figür olduğunu da çok iyi biliyorum. Mesela süreç boyunca sessiz kalması, bilinçli bir tercih. Leyla Hanım’ın Kürt hareketiyle de sorunu var yıllardır. Onu dışlamaya kalktılar. Neyse. Ama senin de dediğin gibi, oradaki insanların hiçbiri, Meclis’teki o yemin töreni zamanında hayatta bile değildi. 

Kadri Gürsel: Yanılmıyorsam 91 yılı olmalı. 

Ruşen Çakır: Bilemiyorum tam tarihinden emin değilim. 

Kadri Gürsel: Yani 30 seneden fazla. 

Ruşen Çakır: Arkadaşlarıyla beraber 10 yıl hapis yatmış bir kadından bahsediyoruz. Nereden çıktı bu iş? Diyelim Leyla Zana İmralı heyetinde yer alır da laf edersin, öyle bir şey de yok. Şu anda süreç deyince aklına kim geliyor? 

Kadri Gürsel: Nasıl? Hangi bağlamda? 

Ruşen Çakır: Her anlamda. Siyasi olarak?

Kadri Gürsel: Öcalan geliyor. 

Ruşen Çakır: Sonra? 

Kadri Gürsel: Bahçeli geliyor.

Ruşen Çakır: Hadi bakalım, Bursaspor taraftarı Bahçeli hakkında birşey söylesin. Şimdi bu süreç Bahçeli olmadan olabilir miydi? 

Kadri Gürsel: Olmazdı tabii. 

Ruşen Çakır: Süreci başlatan, ‘’Öcalan gelsin DEM Grubu’nda konuşsun’’ diyen…

Kadri Gürsel: Diyelim ki süreci figür olarak Cumhurbaşkanı başlatmış olsa, o çok riskli bir şeydi. Onun yapamayacağını hepimiz biliyorduk. Ama Bahçeli en azından buna sessiz kalırdı. O zaman da ‘’acaba Bahçeli ne diyecek diye konuşurduk. Ama tam tersi olunca, olumlu anlamda bir sürpriz etkisi yarattı. 

Ruşen Çakır: Şu anlamda söylüyorum: Bu sürece tepkili olan insanların… 

Kadri Gürsel: Yani tepkisini kime yönlendirir? Kime yönlendirmesi gerekir?’’ diye soruyorsun. Bu, tribünlerde kendiliğinden gelişen bir protesto hareketi değil. Şimdi Leyla Zana nereden akıllarına gelecek? Zaten yıllardır münzevi bir hayat yaşıyor. Birkaç kere ‘’bu işi çözerse Erdoğan çözer’’ demişliği vardır, onun dışında da bir demeç bile vermedi. Bu konu geliyor geliyor Suriye’de düğümleniyor. Ben de hep aylardır bunu söylüyorum. ama Suriye’de düğümlenmesinin bir etkisi oluyor Türkiye’deki sürece. Yani ‘’İç Kürt sorunu, dış Kürt sorunu’’ diye saçma sapan ayrımlar yapmanın ne kadar beyhude olduğunu görüyoruz burada. Çünkü Türkiye’nin bir iç ve dış Kürt sorunu diye bir şey yoktur. Bir Kürt sorunu vardır. O da maalesef geçmişte yapılan tarihi hatalar yüzünden uluslararası hâle gelmiş bir Kürt sorunudur. Şimdi bunu Suriye’deki güç algısının ve güç pozisyonunun, SDG’nin güçlü pozisyonunun, DEM Parti ve genel olarak PKK ve Kürt hareketi üzerinde yarattığı güçlülük etkisi, algısı, Türkiye’de Kürt hareketinin bu süreçte mahkûm bir pozisyonda yer alması ve davranmasının önüne geçiyor. Bu sefer ‘’maksimalist taleplerle’’ geldiklerini düşünüyorlar. Mesela DEM Parti’nin raporunun sağ taban üzerinde fevkalade olumsuz sonuçlar vereceği kanaatindeyim. Haberleştirildiği ve tartışıldığı oranda verir. ‘’DEM Parti’nin cüretine bir bakın’’ gibi bir şey çıkar buradan ve varsa bir rahatsızlık, DEM’in bu talepleri rahatsızlığı büyütebilir. Çünkü neticede, tamam, bir Kürdistan davasıdır. Zaten ayrılıkçı hareket olmanın tanımı budur; bir Kürdistan davası. Ama şimdi istenen şey, o kilit cümle, yani Kürt halkının toplumsal ve siyasal özne olarak tanınması demek, ucu açık bir ifade. Türkiye bu ifadenin siyasi yükünü taşıyabilecek durumda mı? Bu tartışmalar ancak, Türkiye gerçekten demokrasi ile yönetilirse, fikir ve ifade ve basın hürriyeti tesis edilirse yapılabilir. Onun dışında bu şartlarda bu tartışmaların varacağı nokta, otosansürün karanlık dehlizlerinde kaybolup bitip gitmektir. Zaten tartışma özgürlüğümüz yok.

Ruşen Çakır: Nasıl yok? Her şeyi konuşuyoruz işte. 

Kadri Gürsel: Şu açıdan yok. Madem o konuyu da açtın söyleyeyim. Bugün, ağzını açanın içeriye atıldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Hiçbir hata yapma, hiçbir saçmalama lüksü yok. İşte Enver Aysever saçmaladı. Saçmaladı diye içeri attılar adamı. Saçmalama lüksümüz yok. Kelimeleri özenle seçerek konuşuyoruz. Söylemek istediklerimizi söylediğimize kani olsak dahi, bu otosansür ve sansür baskısının anormal ağırlığı altında, izleyicinin buna ikna olması fevkalade zor. Çünkü adeta dışarıda kalan gazetecilerin bir şekilde müzakere içinde oldukları, taviz verdikleri yahut da anlaştıkları gibi bir şüphenin doğması da kaçınılmaz görünüyor benim gözümde. Bir şekilde badireler atlatmış gazetecilerin ağızlarından çıkan sözlerin, sözcüklerin neler söylediklerinde nasıl anlaşılması gerektiğinin bilincinde olarak aldığı hâli görüyorum. Neyse ben burada noktayı koyayım. Daha fazla da konuşmak istemiyorum bu konuda. Çünkü gerçekten serbest bir tartışma ortamı yok. Biz bize dahi tartışırken üzerimizde ciddi bir baskı var. 

Ruşen Çakır: O kadar da değil.

Kadri Gürsel: Öyle öyle, baskı var. Ama yine de yine de söylemek istediklerimizi söyleyebildiğimiz kanaatindeyim. Fakat izleyici ne düşünüyor bu konuda? Gerçekten biz tavizsiz konuşabiliyor muyuz? Kendimizden, düşüncelerimizden taviz vermeden konuşabiliyor muyuz? Bu işi yapmak giderek zorlaşıyor. Dışarıda kalanlar için de zorlaşıyor. İktidar medyasının dışında kalanlar veyahut siyasi aktivizmin dışında kalanlar için de zorlaşıyor. Siyasi aktivistler için zaten çok farklı bir şey. 

Ruşen Çakır: Ne demiş Çetin Altan? ‘’Enseyi karartmayın.’’ 

Kadri Gürsel: ‘’Enseyi karartmayın’’ sözüne saygı duyuyorum, ama o kadar. Başka da bir şey söyleyemeyeceğim. Yani tamam, bu güzel bir şey, enseyi karartmayalım. Ama karşımızda Türkiye’nin gerçekleri var ve olumlu anlamda söylüyorum, olabilecekler de bu gerçekler çerçevesinde vuku bulacak. 

Ruşen Çakır: İnandıklarına ihanet etmediğin müddetçe, yöntem ayrı bir tartışma konusu.

Kadri Gürsel: O ayrı mesele. 

Ruşen Çakır: Peki, Hafta Başı’nı noktalayalım artık değil mi Kadri Bey? Haftaya tekrar görüşmek üzere diyelim, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.