Ruşen Çakır, “Boğaziçi direnmeye devam ediyor hâlâ!” başlıklı yayınında Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum rektör atamalarına karşı beş yıldır süren direnişi değerlendirdi. Çakır, Boğaziçi’nin Türkiye’de “boyun eğmeyen nadir kurumlardan biri” hâline geldiğini söyledi.
Ruşen Çakır, Boğaziçi Üniversitesi’nde 2021 yılında başlayan ve beşinci yılına giren direnişe ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çakır, Boğaziçi direnişinin yalnızca bir üniversite meselesi olmadığını, Türkiye’de kurumların nasıl dönüştürüldüğünü gösteren simgesel bir örneğe dönüştüğünü ifade etti.
“Boğaziçi Türkiye’nin göz bebeklerinden biridir”
Kendisinin de Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitim gördüğünü hatırlatan Çakır, üniversitenin Türkiye’de her zaman özel bir yere sahip olduğunu söyledi. Boğaziçi’nin akademik üretimi, mezunları ve bilimsel birikimiyle uzun yıllar boyunca ayrıksı bir konumda durduğunu vurgulayan Çakır, bu yapıya devlet eliyle müdahale edildiğini dile getirdi.
Çakır, rektör atamaları sürecine ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Buraya müdahale edildi devlet eliyle, biliyorsunuz. Beş yıl önce önce Melih Bulu atandı. Boğaziçi’ne uygun bir rektör olmayacağı baştan belliydi ve baştan direnişle karşılaştı. Daha sonra onun yerine okulun içerisinden ama iktidara yakın bir isim olan Naci İnci atandı.”

Akademisyenlerin beş yıllık nöbeti
Çakır, Boğaziçi’nde akademisyenlerin her gün rektörlük binasına sırtlarını dönerek tuttukları nöbetin Türkiye’de eşi benzeri olmayan bir direniş pratiğine dönüştüğünü söyledi. Hocaların kışta, yağmurda, güneşte bu nöbeti sürdürdüğünü hatırlatan Çakır, öğrencilerin de farklı dönemlerde eylemlerle sürece katıldığını anlattı.
Bu süreçte çok sayıda öğrencinin gözaltına alındığını, yargılandığını ve tutuklandığını hatırlatan Çakır, tüm baskılara rağmen direnişin kesintisiz biçimde sürdüğünü vurguladı.
“Boğaziçi geri planda kalır sanıldı, yanıldılar”
Ruşen Çakır, Boğaziçi Üniversitesi’nin geçmişte Türkiye’deki sert öğrenci hareketlerinin yoğun olduğu dönemlerde genellikle geri planda kaldığını hatırlattı. Bu nedenle iktidarın Boğaziçi’nden güçlü bir itiraz beklemediğini söyledi:
“Nasıl olsa Boğaziçililer temiz aile çocuklarıdır, sadece okullarını düşünürler dediler ve çok ciddi bir şekilde yanıldılar.”
Çakır’a göre Boğaziçi direnişi, Cumartesi Anneleri’nin ardından Türkiye’nin en uzun soluklu sivil direnişlerinden biri hâline geldi.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Tabii ki dünyanın gündeminde Venezuela var. Çok garip bir şekilde başladı 2026. Amerikan emperyalizminin o gerçek yüzünü bir kere daha gördük ve daha da göreceğe benziyoruz. Bu konuda çok şey söylenmeye başlandı ama aslında insanlar bir anlamda konuşmaya da çekiniyorlar ve büyük bir ürküntü var. Bu konuyu şimdilik pas geçiyorum. Nasıl olsa çok konuşacağız. Suriye’de birtakım gelişmeler yaşanıyor. Kürtlerle Şam yönetimi arasındaki görüşmelerden olumlu sonuçlar alındığı söyleniyor. Bunu da önümüzdeki günlerde çok konuşuruz. Ben bugünü bir yıl dönümüne, Boğaziçi Üniversitesi’nin direnişinin 5. yılına ayırmak istiyorum. Ben de bir Boğaziçiliyim. Her ne kadar mezun olamadıysam da Boğaziçi Üniversitesi benim hayatımda çok önemli bir yer oldu. Çok sevdim, çok şey öğrendim. Okuyamadım, bitiremedim. O ayrı mesele. İllaki bitirmek de gerekmiyor diyelim. Boğaziçi her zaman için Türkiye’de apayrı bir yerdedir üniversite olarak. Oradan yetişenler, orada üretilen değişik alanlardaki bilimsel çalışmalar gerçekten Türkiye’nin göz bebeklerinden biridir.
Ama buraya müdahale edildi devlet eliyle biliyorsunuz 5 yıl önce. Önce Melih Bulu idi atanan bir rektör. Değişik bir adamdı. Doğru dürüst göremedik. Ne olduğunu anlayamadık. Boğaziçi’ne uygun bir rektör olmayacağı baştan belliydi ve baştan direnişle karşılaştı. Boğaziçili değildi bir kere. Daha sonra onun yerine okulun içerisinden iktidara yakın bir isim Naci İnci atandı. Solda Melih Bulu, sağda Naci İnci. Ama öğrenciler, hocalar, ‘‘Atanmış değil seçilmiş rektör istiyoruz’’ diyerek sokaklara çıktılar. Özellikle Güney Kampüsü’nde bu tür şeyler yapılıyor. Hocalar sırtlarını rektörlüğe dönüyorlar. Burası eskiden top sahasıydı. Şimdi çok geniş bir alan oldu. Arka tarafta rektörlük binası var. Rektöre sırtını dönerek 5 yıldır hocalar karda, kışta, güneşte, yağmurda orada nöbet tutuyorlar düzenli bir şekilde. Öğrenciler de değişik vesilelerle eylem yapıyorlar ve tabii ki buraya çok ciddi bir şekilde hem okulun güvenliği hem de dışarıdan çağrılan güvenlik güçleri müdahale ediyor. Çok kişi gözaltına alındı. Öğrencilerden tutuklananlar, yargılananlar oldu. Ama bu direniş 5 yıldır sürüyor. Bugün 5. yılı ve 5. yılda bugün Boğaziçi’nde birtakım faaliyetler olacak, açıklamalar yapılacak. CHP’den birtakım isimlerin, belki Özgür Özel’in de katılacağı söyleniyor ama esas olarak Boğaziçili öğrenciler, hocalar ve mezunlar bu direnişi sahipleniyorlar.
Bu neden çok önemli? Çünkü siyasi iktidarın belli bir yerde ele geçiremediği birçok kurumun içi boşaldı biliyorsunuz, devletin birçok kurumunun içi boşaldı. İçini boşaltamadığı, ele geçiremediği yerlerde birtakım operasyonlar oluyor. Birtakım tarihi liselerde de dönem dönem bir şeyler deneniyor. Üniversitelerde de, Boğaziçi gibi üniversitelerde de deneniyor. ODTÜ’de de deneniyor. Ve buraların iktidarın çizgisinde boyun eğmiş, biat etmiş kurumlar olması isteniyor. Tabii bunlar yapılırken de öncelikle tepeden birtakım isimler atanıyor, atanmak isteniyor ve bunların kabul edilmesi bekleniyor. Fakat biliyoruz ki Boğaziçi Üniversitesi kabul etmedi. Şurası çok ilginç; Türkiye’nin en sert öğrenci olaylarının en yoğun olduğu dönemlerde, 68 ve 78 dönemlerinde Boğaziçi Üniversitesi hep geride kalmıştır. Çok fazla olaylara tanık olmamıştır. Bir nevi uzaktan seyretmiştir diyelim. Biraz da buna herhalde güvendiler. ‘‘Nasıl olsa Boğaziçililer temiz aile çocuklarıdır, sadece okullarını düşünürler’’ dediler ve çok ciddi bir şekilde yanıldılar. Ve 5. yılında Boğaziçi, Cumartesi Anneleri ya da Cumartesi İnsanlarından sonra Türkiye’nin en köklü direnişlerinden birisi oldu ve kazanana kadar, istekleri gerçekleşene kadar da vazgeçmeyeceklerini anlıyoruz. 5 yılda mezun oldu öğrenciler, yeni öğrenciler geldi. Bazı hocalar ayrıldı. Bazıları emekli oldu ama bu iş sürüyor. Süreceğe de benziyor. Ve bu anlamıyla da Türkiye’de toplumun hâlâ kendi dinamikleriyle, kendi kazanımlarına, değerlerine sahip çıkma konusunda bir gücü olduğunu bize Boğaziçi gösteriyor ve bu anlamıyla çok şapka çıkartılası bir örnek ve herhalde bunun sürüyor olması da birilerini çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor.
Bunu kırmak için çok uğraştılar. Değişik şeyler denendi. Kimi zaman işte polis müdahalesi, şu bu. Özellikle atamalarda okula paraşütle birtakım hocalar monte edilmek istendi. Hocaların okuldaki yönetime katılmasının önünde engeller çıkartıldı. Öğrencilerin kulüplerine birtakım yasaklar getirildi. Şu oldu, bu oldu. Ama Naci İnci — Melih Bulu zaten çok fazla kalmadı — tekrar atanmış olmasına rağmen öyle seyrediyor, yani herhalde çok sinirleniyordur. Her gün hocaların sırtını ona dönmesine kuduruyordur yani, onu çok net söyleyebiliriz. Ve bunun tanıklıkları da var biliyoruz. Böyle gidiyor. Kim pes edecek? Hocaların ve öğrencilerin pes etmeyeceğini anladık, siyasi iktidarın bir şekilde Boğaziçi’nde hocaların ve öğrencilerin ve hatta bu camiada önemli bir rolü olan mezunların razı olacağı bir yöntemle okulun yönetilmesini kabul edene kadar. Aksi takdirde işte ‘‘Aşağı bakmıyoruz, kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz’’ demeye devam edecek.
Peki bugünün ithafı kime? Boğaziçi Üniversitesi’nin 4. Rektörüne, Profesör Üstün Ergüder’e. Ben Boğaziçi’ne girdiğimde Ergün Toğrol’du rektör. Atıldığımda herhalde Üstün Hoca vardı ama hiçbir şeyden haberi yoktu herhalde. Ama ben de zaten okula gitmez olmuştum. Öyle bir sadece kaydım vardı. Ama Üstün Hoca’yı bilirdik tabii ki. Onun namı vardı her anlamıyla ve böyle açıkçası bana ulaşılamaz birisiymiş gibi geliyordu. İki dönem rektörlük yapmış Üstün Hoca, daha sonra emekli olup birtakım vakıf üniversitelerinde, Sabancı başta olmak üzere, oralarda hocalık yaptı ya da mütevelli heyetlerinde yer aldı. Çok saygın bir isim. Ve 1937 doğumlu. Kaç yaşında oluyor? 88 yaşında. Vallahi hiç beklemiyordum. Hoca her zaman dimdik. Her anlamda çok sağlam duruyor. En son cenazede karşılaştık, Taha Parla’nın cenazesinde. Arada konuşuruz ve kendisiyle yıllar sonra tanışma ve yakın olma şansını yakaladım. Birkaç kez kendisiyle program da yaptık. Az konuşur hoca ama öz konuşur. Ve kendisi bir örnek. Türkiye’de üniversitelerin var olduğunun, dünya çapında üniversitelerin olduğunun ve dünya çapında öğretim üyeleri olduğunun bir örneğidir. Ve aynı zamanda şöyle de bir husus var; Hocanın kendisi Eğitim Reformu Girişimi gibi inisiyatiflerde de etkili rol aldı, bu konuda üniversite eğitimi ve yönetimi konusunda da çok önemli pozisyonları üstlendi ya da raporlar hazırladı, danışmanlıklar yaptı. Üstün Hoca gibi bir rektörü yaşamış Boğaziçi Üniversitesi. Sonradan gelen çok değerli isimler de var. Öncesinde Apdullah Kuran gibi ya da sonradan Gülay Barbarosoğlu, Ayşe Soysal gibi isimler de var. Boğaziçi şu haliyle bakıldığı zaman hak etmiyor, hak etmediği şekilde yönetiliyor ve Üstün Hoca gibi isimler aslında Boğaziçi’nin ne tür, hangi profilde yöneticileri hak ettiğini bize gösteriyor. Üstün Ergüder’e buradan bir kere daha sevgilerimi ve saygılarımı iletiyorum. Boğaziçi Üniversitesi’ne, orada 5 yıldır direnen herkese şapka çıkarıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








