Ruşen Çakır yorumladı: Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat

Ruşen Çakır, Ahmed eş-Şara’nın Suriye’de tarihî bir fırsat yakaladığını ancak son dönemdeki politikalarıyla bu fırsatı büyük ölçüde kaçırdığını savundu. Çakır, eş-Şara’nın Kürtlere yaklaşımının Beşar Esad’ın geçmiş hatalarını andırdığını ve İsrail’le anlaşıp kendi vatandaşlarına karşı sert politikalar izlediğini belirtti.

Ruşen Çakır, Suriye’nin yeni lideri Ahmed eş-Şara’nın politikalarını eleştirdi. Çakır, bir gün önce yaptığı yayının bazı kesimler tarafından yanlış anlaşıldığını söyleyerek sözlerine başladı.

Çakır, eş-Şara’nın sadece Suriye’de değil tüm Arap dünyasında yeni bir lider olarak doğabilme kapasitesine sahip olduğunu ancak çok sorunlu bir süreç yaşadığını vurguladı. “Çok büyük bir fırsat yakaladı, yılların Baas rejimi yıkılıyor Suriye’de ve oranın başına geçiyor” diyen Çakır, eş-Şara’nın önünün çok açık olduğunu ve ciddi desteklere sahip olduğunu ifade etti.

Ancak Çakır, son bir yıl içerisinde yapılanları değerlendirdiğinde durumun hiç de iç açıcı olmadığını söyledi:

“Özellikle son günlerde yaptıklarına baktığımızda, Halep’le beraber başlayıp SDG’yi Fırat’ın doğusuna itme sürecine baktığımızda, bu fırsatın büyük ölçüde kaçmakta olduğunu düşünüyorum.”

Ruşen Çakır yorumladı: Ahmed eş-Şara'nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
Ruşen Çakır yorumladı: Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat

“Ulusal rıza yerine dış güçlere bağımlılık”

Çakır, eş-Şara’nın iktidara gelişinin karmaşık bir süreç olduğunu anlattı. İç savaştan yorgun düşmüş bir Suriye’de çok sayıda örgütün bulunduğu bir yapıda, bölgesel ve küresel güçlerin devrede olduğu bir ortamda eş-Şara’nın tercih edildiğini ve hazırlandığını söyledi.

“Türkiye başta olmak üzere ama Türkiye’nin ötesinde Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere bir şekilde herhalde İsrail bunların dahil olduğu bir süreç söz konusu” diyen Çakır, bu konuda çok ciddi kanıtların gözüktüğünü belirtti.

Çakır, iktidara gelmenin ve iktidarda kalmanın farklı şeyler olduğuna dikkat çekti:

“Yabancıların desteğini alarak, yabancı savaşçıların desteğini alarak, bir iç savaş ortamında aradan sıyrılarak ülkenin başına gelmiş olabilirsiniz ama ülkenin başında kalabilmek ve bu ülkeyi güçlü bir hale getirebilmek için bu ülkenin insanlarının rızasına ihtiyacınız vardır.”

“Kürtlere yaklaşım Esad’ı hatırlatıyor”

Çakır, Halep’ten itibaren yaşananları değerlendirirken eş-Şara’nın Kürtlere karşı tutumunun endişe verici olduğunu söyledi. Uzlaşma görüşmelerinin, 10 Mart mutabakatının ve yılbaşından sonra Şam’da yapılan görüşmelerin birden kesildiğini ve operasyonların başladığını anlattı.

“Buradaki pozisyonu geçmişteki Beşar Esad’ın pozisyonuna birebir benzemese de aslında rızayı kendi yurttaşlarında arama tercihini geri plana attığını bana düşündürüyor” diyen Çakır, yapılan açıklamalarda Kürtlerin ve SDG’nin sanki bir dış güçmüş gibi tarif edildiğini belirtti.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Dün Ahmed eş-Şara üzerine yaptığım yayında söylediğim şeylerin bazıları tahmin ettiğim gibi benim sanki Ahmed eş-Şara’nın pozisyonunu desteklediğim şeklinde yorumlanmış. Bu beni şaşırtmadı. Halbuki ben dün başka bir şey anlatmaya çalışıyordum. Ahmet eş-Şara’nın sadece Suriye değil, Arap dünyasında yeni bir lider olarak doğabilme ihtimalini, bunun kapasitesine sahip olduğunun işaretlerini söylemiştim ya da ben öyle gözlemlediğimi söylemiştim. Fakat çok sorunlu olduğunu da özellikle vurgulamıştım. Bugün de bu sorunları esas olarak ele almak istiyorum. Şunu özetle söylüyorum, diyorum ki: çok büyük bir fırsat yakaladı. Yani yılların Baas rejimi yıkılıyor Suriye’de ve oranın başına geçiyor şu anda geçici de olsa. Önü çok açık ve çok ciddi desteklere de sahip. Ama bir yıl içerisinde yaptıklarına baktığımızda, özellikle son günlerde yaptıklarına baktığımızda, Halep’le beraber başlayıp SDG’yi Fırat’ın doğusuna itme sürecine baktığımızda bu fırsatın büyük ölçüde kaçmakta olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle şunu söylemek lazım: Bir siyasetçi, bir ülke yöneticisi nasıl iktidara gelir ve nasıl iktidarda kalır? Bir; onu bir güç iktidara getirir. Sandık getirebilir ya da darbe getirebilir ya da başka bir şey. Şimdi Şara’nın öyküsü biraz karmaşık. Şara’nın öyküsü iç savaştan yorgun düşmüş bir Suriye’de, çok sayıda örgütün olduğu bir yapıda, çok sayıda bölgesel ve küresel gücün devrede olduğu bir ortamda birileri tarafından tercih edilmiş, hazırlanmış ve iktidara getirilmiş birisi. Tabii ki kendi gücü var, kendi potansiyeli var, kendi örgütü var, diğer örgütlerle kurmuş olduğu ittifak var. Fakat belli bir aşamada Türkiye başta olmak üzere ama Türkiye’nin ötesinde Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere, bir şekilde herhâlde İsrail, bunların dâhil olduğu bir süreç söz konusu, ki bu konuda çok ciddi birtakım tanıklıklar da gözüküyor ve zaten iktidara gelmesinin hemen ardından da Batılıların, bu söylediğim ülkelerin aldıkları pozisyonlar da onunla ilişkilerinin çok da bir günde oluşmadığını bize gösteriyor. Özellikle birincisi bu var.

İkincisi tabii ki ülkede çoğunluk olan Sünni Araplar, çoğunluk olmalarına rağmen yıllarca Esad rejimine maruz kalmış. İçlerinde tabii ki Esad rejimi ile birlikte mutlu olanlar da vardı ama büyük bir kısmında bir gayrimemnunluk ve iktidarda yer alma arzusu vardı. Böyle bir potansiyel de var. Bir diğer husus da, bunu hiç yabana atmamak lazım, ileride bunun sonuçlarını göreceğiz; cihatçı ideolojiyle beraber bu savaşa, iç savaşa katılan ve Ahmed eş-Şara’nın, geçmişteki adıyla Colani’nin etrafında toplanan ya da onunla iş birliği yapan birtakım kişiler ve gruplar. Bunların büyük bir kısmı Suriyeli ama çok önemli sayıda da Suriyeli olmayan kişiler var. Mesela Özbekler var, mesela Uygurlar var, mesela Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var, Mısırlılar var, Faslılar var, Fransızlar var, İngilizler var. Dünyanın dört bir tarafından gelen insanlar var ve zaten baktığımızda da şu anda ordunun üst düzeyinde de çok sayıda Suriyeli olmayan var.

Ordunun içerisinde özel kuvvetlerde, şurada burada da çok sayıda Suriyeli olmayan, belki sonradan Suriye vatandaşlığı kendilerine verilmiştir bilemiyorum ama aslen asıl vatandaşlıkları başka ülke olan insanlar var. Bütün bunların rızasıyla çok zor bir olay bu tabii ki. Bunu başarabilmiş olması çok önemli bir beceri. Bunların rızasıyla iktidara gelmiş birisi var ama şu ana kadar herhangi bir seçim yaşanmadı. Yani cumhurbaşkanlığı seçimi görmedik. Ahmed eş-Şara’ya Suriye halkının ne kadar oy vereceğini bilmiyoruz eğer adil bir seçim yapılırsa. Şimdi buralardan alınan rızayla, buraların ortak çalışması sonucu gelmiş, ülkenin başına geçmiş birisi olarak, bu fırsatı yakalamış birisi olarak bir diğer fırsat da şu: Arap dünyasında, aslında İslam dünyasında ama esas olarak burada Arap dünyasında çok ciddi bir boşluk var. Bir lider boşluğu var. Yani Baasların, Baas rejimlerinin yıkılması; Saddam’ın, Esadların yıkılması; Mısır’ın uzun bir süredir Arap dünyasının liderliğini ideolojik olarak da üstlenmeyi bırakması… Müslüman Kardeşlerin, ki Arap dünyasının en önemli İslami hareketi idi, çok ulusluydu, Müslüman Kardeşlerin darmadağın olduğu bir ortamda işte önünde sadece Suriye’ye değil tüm Arap dünyasına da hitap edebilecek bir fırsatı var Ahmed eş-Şara’nın.

Bütün bunları yaparken nasıl yapabilecek? İşte bütün olay burada düğümleniyor. Şimdi siz yabancıların desteğini alarak, şunu alarak, bunu alarak ya da yabancı savaşçıların desteğini alarak bir iç savaş ortamında aradan sıyrılarak ülkenin başına gelmiş olabilirsiniz ama ülkenin başında kalabilmek ve bu ülkeyi güçlü bir hâle getirebilmek için bu ülkenin insanlarının rızasına ihtiyacınız vardır artık. Artık ABD’nin, İngiltere’nin, Fransa’nın, İsrail’in, Türkiye’nin ipiyle gidebileceğiniz yer, tabii ki onlara hep ihtiyacınız olacak ama artık esas olarak yapmanız gereken kendi ülkenizin vatandaşlarının rızasını almak olmalı. Şimdi bu konuda çok ciddi sorunlar var.

Yıllar öncesine gidelim, Suriye’de iç savaşın ilk başladı başlayacak günlerine gidelim; orada ne yaşanmıştı? Arap Baharı vardı. Bütün Arap ülkeleri teker teker yıkılıyordu. Suriye en sonlara kalmıştı ve protestolar başlamıştı. Türkiye devreye girdi, başkaları da girmiştir muhtemelen ve Beşar Esad’ı yumuşak geçişe ikna etmeye çalıştılar. Bir basın toplantısı yaptı Beşar Esad. Hepimiz anında canlı olarak izledik. Hepimiz derken en azından ben izledim. Ve Esad orada ayaklananları, sokağa dökülenleri ‘‘bir avuç terörist’’, ‘‘kökü dışarıda terörist’’ olarak niteledi ve geri adım atmadı. Sonrasını görüyoruz. Şimdi burada Halep’te yaşananlardan itibaren baktığımızda ülkedeki sayıları ne kadar olursa olsun, ki Şara bunu özellikle vurguluyor, Kürtlerin oranının az olduklarını söylüyor ama Kürtler az olmalarına rağmen iç savaşın en güçlü çıkan kesimi oldu ve denetledikleri toprağın alanı da genişledi.

Bunlara karşı uzlaşma görüşmeleri vardı; 10 Mart mutabakatı malum. Son ana kadar, yılbaşından sonra da görüşmeler yapıldı Şam’da ama birden kesildi ve operasyonlar başladı. Halep’le devam etti gitti. İşte buradaki pozisyonu geçmişteki Beşar Esad’ın pozisyonuna birebir benzemese de aslında rızayı kendi yurttaşlarında arama tercihini geri plana attığını bana düşündürüyor. Ve yaptığı açıklamalarda görüyorsunuz; sürekli olarak kendisi daha dikkatli ama Suriye ordusu adına yapılan, Suriye rejimi adına yapılan, şu andaki rejim adına yapılan açıklamalarda Kürtler, SDG sanki bir dış güçmüş gibi tarif ediliyor, sanki işgalciymiş gibi tarif ediliyor. Özellikle onları destekleyen Türkiye’deki ve ilginçtir, bunu özellikle vurgulamak istiyorum, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birtakım düşünce kuruluşları ki bunların içerisinde aleni İsrail yanlıları da var, onların uzmanları da çok açık bir şekilde böyle yapıyorlar; kayıtsız şartsız bir Şara desteği ve karşı tarafı terörist olarak tanımlama yaklaşımı var.

Burada bir fırsatı kaçırıyor gibi geliyor bana. Kürtleri daha sonra geri kazanmak, görüşmeler tekrar başlayacak, şu olacak, bu olacak ama bu sizin düğmeyi nasıl iliklediğinizle ilgili bir şey. Düğme yanlış ilikleniyor, benim gördüğüm budur. İlginç bir not da şu: dünkü yayına temel aldığım ve bugünkü yazıma da temel aldığım Erbil’deki Şems televizyonuna verilip de yayınlanmayan görüşmesinde, röportajında bu meseleyi, Kürtlere olan yaklaşımını tamamen ulusal bir perspektifte alıyor. Yeni Suriye’nin inşası, şusu busu; buralarda Kürtlerin talep ettiği ademimerkeziyetçilikten tamamen uzak bir perspektifte ele alıyor ama tamamen seküler diyebileceğimiz bir dilde konuşuyor. Ama ne oldu? Sonra Kürtlere bir kararnameyle birtakım haklar verdi. O hakları verirken İslami bir dil kullandı, ‘‘takva’’ dedi. Yani önemli olan takva, kimin daha güçlü Müslüman olduğu anlamında bir şey söyledi.

Ve orada aslında seslendiği Kürtler değildi. Kürt olmayanlara “İşte bunları veriyoruz ama buradaki gözetimimiz merak etmeyin dini bir perspektiften veriyoruz.” dedi. Bir diğer husus da, tabii bunlar iyi şeyler; Kürtlere birtakım hakların verilmesi iyi şeyler ama unutmayalım hak verilmez alınır. Burada bir kararname ile, meşruiyeti hâlâ çok net olmayan bir geçici cumhurbaşkanının imzaladığı bir kararname ile yıllarca Suriye’de var kalma savaşı veren Kürtlere birtakım hakların bahşediliyor olması görüntüsü de ayrı bir husus. Bu konuda konuşacak çok şey var. Önümüzdeki süreçte çok konuşacağız, en azından ben çok konuşmayı düşünüyorum. Fakat şöyle bir not daha düşeyim: Dürzilerle olan sorun da biliyorsunuz, Suriye ordusuyla Dürziler arasında yaşanan çatışmanın kırılma anlarından birisi, İsrail güçlerinin, jetlerinin Suriye’deki birtakım resmî binaları, başkanlık sarayı dâhil, bombalamasıydı.

Orada İsrail dedi ki, “Haddinizi bilin, onlar benim korumam altında.” Biliyorsunuz ne zamandır SDF için ya da Türkçesiyle SDG için ‘‘İsrail yanlısı’’ deniyor ama bu süreçte dikkatinizi çekmiştir, İsrail hiçbir şekilde topa girmedi. Hiçbir şekilde Kürtlerle bir dayanışma göstermedi Dürzilere yaptığı gibi. Ki bu çok normal, çünkü Paris’te bir anlaşma imzalanmıştı. Şimdi siz İsrail’le anlaşıp kendi ülkenizin vatandaşlarına karşı daha sert bir tutum takınıyorsanız işte orada o ulusal rızayı üretmekte çok ciddi bir şekilde zorlanacağınız gözüküyor. Şara’nın tercihini yapması lazım: Kendi ülkesinin bir mozaik gibi olan halkları mı, yoksa Suriye’de şu ya da bu amaçla Suriye’ye ve kendisine yatırım yapmış olan birtakım güçlerin çıkarları mı? Onların istemesi bitmez, her zaman daha fazlasını isteyeceklerdir. Ve onları idare edebilmenin yolu sizin kendinizin içeride çok ciddi bir ulusal rızaya sahip olmanızdır. Uluslararası rızayı muhafaza etmek adına ya da onu sırtına alarak ulusal rızayı geri plana atarsanız çok fazla şansınız bence olmayacaktır. Neyse, burada noktalayalım. Daha söyleyecek çok şeyim vardı ama bir pazar günü için fazla siyasi oldu.

Evet, bugünün anması bir büyük şair Gülten Akın’a. Dünyada böyle değil ama Türkiye’de büyük ölçüde böyle; kadın şair çok yok ya da çok önü açılmıyor. Aslında şiir bir süredir iyice geri planda kaldı ama Türkiye’de şiirin çok güçlü olduğu dönemlerde de kadın şairler çok fazla yoktu. Gülten Hanım bunların içerisinde aradan sıyrılmayı becermiş ender şairlerdendi. 10 yıl önce kendisini kaybettik. Çok iyi bir eğitim görmüş, Ankara Üniversitesi hukuk fakültesinden mezun. 50’li yılların ortasında üniversitede okuyor, ki o dönemde Ankara Üniversitesi’nde çok sayıda şairin olduğunu görüyoruz; Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Cemal Süreya gibi isimlerin yetiştiği bir dönem. Eşinin kaymakam olması nedeniyle sürekli Türkiye’yi dolaşıyorlar ve o da sürekli olarak üretiyor. Şiir dışında çok az yazdığı şey var. Hep şiir yazmış birisi. Şiirleri bestelenmiş birisi ve siyasi duruşuyla da kendini gösteren birisi.

Özellikle oğlunun 12 Eylül döneminde içeri atılıp idamla yargılandığı bir dönem olmuştu. O dönemde oğluyla ilgili, oğlunun tanıklıklarını anlattığı şiirleri var. Ama onun ötesinde çok iyi hatırlıyorum çünkü onun şiirlerini biz de cezaevinde okurduk 12 Eylül döneminde ve bizden birisi olduğunu, yanımızda birisi olduğunu hep bilerek okurduk kendisini. Bir not düşeyim; yıllar sonra, cezaevinden çıktıktan sonra bizim Aksu’nun, Aksu Bora’nın annesi olduğunu öğrendiğimde ayrıca çok mutlu olmuştum. Gülten Hanım’ı, Gülten Akın’ı, bu büyük şairi saygıyla ve sevgiyle anıyorum. Şiirleri okunmaya, onlardan yapılmış şarkılar söylenmeye devam ediyor. Zaten bir edebiyatçı için herhâlde bundan güzel bir şey olamaz.

Bitirirken, Medyascope‘a desteklerinizi rica ediyorum. Lütfen varlığımızı sürdürmemize yardımcı olun. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.