Kürtler, tarih sahnesine görece olarak geç çıkan bir halktır. Dolayısıyla ulus-devlet yaratma konusunda birçok sorun yaşamışlardır. Kürt tarihini ve toplumsal yapısını inceleyen tarihçiler, sosyologlar ve siyaset bilimciler (örneğin Minorsky), Kürtlerin yapısal sorunlarını genellikle “talihsizlik” ya da “stratejik dezavantaj” olarak nitelendirirler.
21. yüzyılda Kürtlerin yaşadığı birçok sorunun, acının ve çaresizliğin, üç tarihsel talihsizlikten kaynaklandığını düşünüyorum. 1) Coğrafi talihsizlik, 2) Siyasi parçalanmışlık, 3) Sosyolojik-kültürel yarılma.
Bu yazımda bu üç başlığı kısaca irdeleyeceğim. Gelecek yazıda ise, Kürtlerin son 15 yılda yaşadığı diğer bir siyasi “talih” ve aynı zamanda “talihsizlik” olan, Suriye’de ezilen bir halk olarak Kürtler ile emperyalist ABD’nin çıkarlarının (IŞİD’e karşı savaş bağlamında) geçici olarak örtüşmesinin yarattığı olumsuz sonuçları ve PYD’nin ‘tüm yumurtaları aynı sepete’ koymasından” kaynaklanan eksikliklerini tartışacağım.

1) Coğrafi talihsizlik, coğrafyanın etkileri
Yazdıklarımın coğrafik determinizm olarak yanlış anlaşılmasını önlemek için, Ruşen Çakır ile yaptığım söyleşide, ifade edemediklerimi burada kısaca vurgulamam gerekir. Modern sosyolojinin öncülerinden sayılan Tunuslu tarihçi İbn Haldun, coğrafyanın, kader olduğu görüşünü ileri sürdü. İbn Haldun’un yaşadığı dönemde coğrafi koşullar, iklim ve bitki örgüsü, toplumun karakterini (göçebelik/yerleşiklik, uyuşukluk, cesaret vb.) doğrudan belirliyordu. Ancak günümüzde, teknoloji, katı coğrafyanın ‘katı’ sınırlarını büyük ölçüde esnetmiştir. Dolayısıyla coğrafya artık mutlak bir ‘kader’ değil, toplumlara olanaklar sunan bir zemin olarak değerlendirilmelidir. Çin toplumunun coğrafi meydan okumaların üstesinden nasıl geldiği buna iyi bir örnektir.
Özetle, coğrafya bir halkın kaderini mühürlemez; ancak yürüyeceği yolu güçlü biçimde etkiler. İnsan toplulukları coğrafyanın sunduğu bu zemini zekâsıyla işleyerek kendi özgün kimliğini inşa eder.
Ekolojik determinizme düşmeden şunu söylemek mümkündür: Coğrafya, bir kader olmasa da, bir ölçüde bir halkın karakterini, aynı zamanda siyasi ve toplumsal yapısını belirlemese de, önemli ölçüde etkiler. Kürtlerin yaşadığı coğrafya, tarihsel süreçte hem bir korunak hem de bir hapishane işlevi görmüştür Kürtlerin tarihsel süreçte karşılaştığı coğrafi “dezavantajlar”, şu üç ana başlık altında kristalize olur:
- Dağlık yapı
Kürtlerin yaşadığı coğrafya, Sarp ve parçalı dağlık bir yapıya sahiptir. Bu yapı, Kürt aşiretleri arasında fiziksel bir bariyer oluşturarak erken dönemde merkezi bir otoritenin, ortak bir dilin ve kültürel bütünlüğün gelişmesini zorlaştırmıştır. Fiziksel kopukluk, siyasal birliğin ve siyasal kimliğin oluşmasının önünde ciddi engeller ve zorluklar yaratmıştır.
Dağlık yapı dış saldırılara karşı bir “korunak” sağlasa da, aynı zamanda toplumu dış dünyadan izole eden ve kendi içine hapseden bir “hapishane” görevi görmüştür.
- Denize erişimsizlik: Karaya mahkûm olma
Denize kıyısı olmamak, kadim ve modern dünyada ekonomik bağımsızlığın önündeki en büyük yapısal engeldir. Doğrudan bir limana sahip olmamak, Kürtlerin küresel ticaret yollarına ve uluslararası siyasi mekanizmalara aracısız erişimini imkânsız kılmıştır. Denize çıkışın olmaması, dış dünya ile doğrudan ticari ve siyasi bağ kurmalarını zorlaştırmış, onları çevre komşularına bağımlı kılmıştır.
- Jeopolitik kavşak: İmparatorlukların ebedi savaş alanı
Mezopotamya, Anadolu ve İran platosunun kesiştiği noktada bulunmak, bölgeyi tarih boyunca hem çekim merkezi yapmış hem de imparatorlukların sürekli savaş alanına çevirmiştir. Bu stratejik konum, bölgeyi Roma-Pers ve Osmanlı-Safevi gibi devasa imparatorlukların güç mücadelesine sahne olan kalıcı bir cephe hattına dönüştürmüştür.
Jeopolitik bir geçiş güzergâhı olmak, yerel halkın kendi düzenini kurmasına fırsat tanımamış; aksine, bölgenin sürekli olarak büyük güçlerin nüfuz mücadelelerine açık hale getirmiştir.
2. Siyasi parçalanmışlık
Coğrafik dezavantajların etkisi yadsınamaz olsa da, Kürtlerin günümüzde yaşadığı zorlukların temelinde, esas olarak son yüzyılda maruz kaldıkları bölücü emperyalist politikalar ile yaşadıkları devletlerin kimlik ve hak reddi politikaları yatmaktadır.
Kürt tarihi, “talihsizlikler silsilesi” olarak nitelendirilebilecek dönüm noktalarıyla doludur. Kürtler tarihin seyrini değiştiren üç büyük politik kırılma yaşamıştır.
- Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639): Bölünmenin başlangıcı
Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın resmi olarak ikiye bölündüğü ilk büyük kırılmadır. Safevi ve Osmanlı imparatorlukları arasındaki bitmek bilmeyen savaşları bitiren bu antlaşma, Kürt aşiretlerini ve topraklarını iki devasa güç arasında paylaştırmıştır. Bu durum, Kürt siyasi birliğinin önündeki ilk ve en kalıcı sınır engelini oluşturmuştur.
- 20.yy’da parçalanmanın mimarı: Sykes-Picot ve Lozan
Kürtlerin dört parçaya bölünmesi, bir tesadüf değil, Birinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen sömürgeci mühendisliğin sonucudur. 1916 yılında, biri İngiliz diğeri Fransız olan iki diplomat gizli bir anlaşma yaptı. İsmini bu iki diplomattan alan Sykes-Picot Anlaşması ile temelleri atılan bu parçalanma süreci, 1923 Lozan Antlaşması ile fiilen mühürlenmiştir. Kürtler, büyük güçlerin (İngiltere ve Fransa) o dönemki petrol ve jeopolitik çıkar gözeten politikalarının kurbanı olmuş; modern dünya kurulurken diplomatik masada güçlü bir temsiliyet yakalayamamışlardır.
400 yıl boyunca Osmanlı idaresinde kalan Suriye toprakları, bu gizli anlaşmayla Fransa’nın nüfuz alanına bırakıldı. Fransa, 1920 yıllarında bölgeyi kontrol altında tutabilmek için Suriye’yi küçük devletçiklere (Şam Devleti, Halep Devleti, Alevi Devleti, Dürzi Devleti) böldü.
Sınırlar cetvelle sınırlar çizildi ve bu sınırlar çizilirken bölgedeki etnik yapı, mezhepsel farklılıklar veya aşiret bağları dikkate alınmadı. Dönemin küresel güçlerinin stratejik çıkarlarına göre yapay devletler kuruldu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından, Kürtler dört farklı devletin (Türkiye, Irak, İran, Suriye) sınırları içinde parçalanmış olarak kalmışlardır. Araplar, Türkler, Farslar, kendi ulus-devletlerini kurarken veya tahkim ederken, Kürtler, devletsiz bir halk olarak kalmış ve varlıkları inkâr edilmiştir. Bu durum, bugünkü çatışmaların en temel yapısal nedenidir.
Yapılan anlaşmalar, birbirine zıt grupları aynı sınırlar içine hapsetmiştir. Örneğin Irak’ta Şiiler, Sünniler ve Kürtler tek bir idari yapıda birleştirilmiştir. Bu durum, merkezi otorite zayıfladığında (2003 sonrası gibi) iç savaş ve istikrarsızlığın temel tetikleyicisi olmuştur.
Suriye’de Fransız mandası altındaki bölge, heterojen yapısıyla sürekli bir kimlik krizi ve azınlık yönetimi (Nusayri yönetimi gibi) sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır.
- Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılışı (1946)
II. Dünya Savaşı’nın kaotik ortamında İran’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, Kürtlerin modern tarihteki ilk devletleşme deneyimiydi. Ancak Sovyetler Birliği’nin desteğini çekmesi ve Batılı güçlerin İran’ın toprak bütünlüğünden yana tavır almasıyla bu yapı sadece 11 ay ayakta kalabildi. Bu olay, Kürt siyasi hareketinin büyük güçlerin jeopolitik çıkarlarına ne kadar bağımlı olduğunu gösteren acı bir tecrübe olarak tarihe geçti.
Özetle; Kürt tarihi, coğrafi parçalanmışlık ve uluslararası diplomasinin pragmatik çarkları arasında sıkışmış bir süreçtir. Bu üç olay, bugün Ortadoğu’daki “Kürt Sorunu” olarak adlandırılan tablonun tarihsel temelini oluşturur.
3. Sosyolojik-kültürel yarılmak: İç parçalanmışlık
Sosyolojik bir “talihsizlik” olarak nitelendirilebilecek olan bu durum, Kürtlerin kendi içindeki heterojen yapısından kaynaklanmaktadır.
Dört ayrı devlet sınırı içine bölünmek, Kürtlerin sosyolojik ve kültürel parçalanmasına neden olmuştur. Kürt sosyolojisindeki bu “parçalanmışlık”, aslında sadece bir zayıflık değil, aynı zamanda bu halkın binlerce yıl boyunca asimile olmadan kalmasını sağlayan bir direnç mekanizmasıdır. Ancak siyasi bir birlik kurma noktasında, bu çeşitlilik tarihsel bir engele dönüşmüştür. Kürtlerin sosyolojik-kültürel parçalanmasının nedenleri konusunda şunlar söylenebilir.
Aşirete bağlılık: Yerel aşiretlere bağlılık ve aşiretler arasındaki rekabet, genel olarak ulusal bir kimliğin ve ulusal bir stratejinin önünde engel oluşturur.
Dil farklılıkları: Kürtçe, tek bir standart dilden ziyade, birbirine akraba ama bazen karşılıklı anlaşılabilirliği zor olan lehçeler bütünüdür. Kurmancî, Zazakî, Soranî gibi farklı dil/lehçeler, ortak bir dilin ve ortak bir kültürün ve ortak bir kamuoyu oluşturulmasını zorlaştırmıştır. Dolayısıyla, emperyalist ülkelerin müdahaleleri de, Kürtlerin ulusal kimliğinin ortaya çıkmasının önüne büyük engeller çıkarmıştır.
Mezhep farklılıkları: Kürtlerin büyük çoğunluğu Sünni (Şafii) olsa da, önemli bir nüfusa sahip Alevi Kürtler ve Yezidiler gibi gruplar mevcuttur. Tarihsel olarak, dini aidiyetin etnik aidiyetin önüne geçtiği dönemlerde (örneğin 19. yüzyıl Osmanlı dönemi), Sünni Kürtler ile Alevi Kürtler veya Yezidiler arasında siyasi kopuşlar yaşanmış, bu da toplumsal bir blok oluşturmayı zorlaştırmıştır.
Sonuç
İngiliz ve Fransız emperyalizmi, Sykes-Picot anlaşması üzerinden Ortadoğu halklarını sosyolojik ve kültürel açıdan parçalamış; cetvelle çizilen yapay sınırlarda yapay devlet yapıları üretmiştir.
Daha sonraki yıllarda Suriye ve Irak’ta devlet otoritesinin zayıflaması, bölgeyi “ulus-altı” (etnik/dini) ve “ulus-üstü” (emperyal ve bölgesel güçler) güçlü iktidarların oyun alanına çevirmiştir.
Sykes-Picot ve Lozan ile kesinleşen Kürtlerin parçalanma süreci, Kürtlerin başına çöken bir kara bulut gibi hala dolanıyor. Kürtler, tarihsel olarak iç ve dış dinamikler nedeniyle, ulusal birliklerini henüz kurmayı başaramamış bir halk olarak, bazı dönemlerde, bazı büyük güçlerden medet umarlar. Bu anlaşılabilir bir durumdur; ancak bedeli ağır olabilmektedir.
ABD’nin Suriye’de Kürtlere desteğini kesmesi, elbette Kürtler açısından olumsuz bir durum ortaya çıktı. Bu olumsuz durum, yapılmış olan hataların bedelidir. Ancak önce, yaşanan şokun atlatılarak, yapılan hataların analizlerinin yapılması gerekir. Öte yandan yaşanan olumsuzluklar, Kürtlerin birleşmesi için de önemli bir zemin yaratabilir.
Değişen güç dengeleri Kürtlerin Şam yönetimine şu veya bu şekilde entegre olmasını hem dayatıyor hem de gerektiriyor. Bu da onları ‘Özerklik’ hayallerinden vazgeçmeye zorluyor.
Kürtler için 2012’den beri süregelen “Rojava” modelinin yerini, geniş haklara sahip, ancak merkezi Şam yönetimine bağlı bir “azınlık statüsü” alıyor diyebiliriz. Haber kaynaklarına göre, yapılan anlaşmada, Kürtlerin, “ülkenin asli unsuru” olarak tanındıkları; Kürtçe dilinin, Arapçanın yanında ulusal dil statüsü kazandığı; Nevruz bayramının da resmi ulusal bayram ilan edildiği bildiriyor. Bu gelişmeler 1962 sayımından beri kimliksiz ve vatansız yaşayan Kürtler için, Esad dönemine göre sınırlı ama somut kazanımlardır.
Güçler dengesinin değişmesi nedeniyle, SDG, askeri bir yenilgi yaşamıştır ve bu “Rojava” modelinden ve siyasi ve idari özerklikten şimdilik feragat edilmesi anlamına gelse de önemli ve ilginç olan bu deneyimin, gelecekte bütün Ortadoğu halkları için ilham verici bir örnek olup olmayacağını zaman gösterecek.














