Bu yazı, bir halkın hayallerine sırt çevirmek için değil; aksine, o hayallerin neden yıkıldığını anlayarak, daha sağlam bir gelecek inşa etmek adına acı da olsa gerçekleri konuşmak için kaleme alınmıştır.

Ortadoğu gibi kadim ve bir o kadar da acımasız bir coğrafyada, halkların kaderi bazen kağıt üzerindeki bir imzayla, bazen de bir “müttefikin” gece yarısı sessizce çekilmesiyle belirlenir. Yıllarca verilen emeklerin, dökülen kanların ve kurulan hayallerin ardından, Kürtler, ağır bir yenilgi yaşadı; Suriye özelinde derin bir toplumsal psikolojik sarsıntı geçirdi.
Yönettiği toprakların yüzde 80’nini kaybeden SDG, neredeyse bir varoluşsal krizle karşı karşıya geldi. Yaşanan askeri, siyasal ve ideolojik yenilgi (Arap aşiretlerinin ayrılması vb.), Kürtlerin toplumsal psikolojisi ve siyaseti üzerinde olumsuz etkiler yarattı. Bu sadece askeri bir geri çekilme değil; aynı zamanda Arap aşiretlerinin ayrılmasıyla derinleşen siyasal ve ideolojik bir yenilgidir.
Bu çok boyutlu yıkım ağır bir tahribat yaratsa da, tarihsel tecrübeler varoluşsal kriz yaşayan halkların en zor koşullarda büyük direnç gösterebildiğini kanıtlamaktadır. Unutmamalıyız ki; varlıkları tehdit altına giren halklar, en karanlık dönemlerde bile en parlak direniş kıvılcımlarını üretme potansiyeline sahiptir. Ve nihayet bütün dünyada Kürtler ayağa kalktı.
Varoluşun tehlikeye girmesi, yeni siyasal gelişmelere, örneğin, Kürtlerin Ortadoğu’da birleşmesi gibi gelişmeleri mümkün kılabilir. Bu olay, bana 4 Mayıs 1919 yılında Çinlilerin Versay anlaşmasına karşı gösterdikleri protesto hareketini hatırlatıyor. 4 Mayıs 1919 Çin’in uyanışı ve ayağa kalktığı gün olarak tarihe geçti.
Bu yazı, bir halkın hayallerine sırt çevirmek için değil; aksine, o hayallerin neden yıkıldığını anlayarak, daha sağlam bir gelecek inşa etmek adına acı da olsa gerçekleri konuşmak için kaleme alınmıştır.
Yapılan hataların nedenlerini irdelemek gerekir. Bu nedenle, SDG’nin yaşadığı çöküşün nedenlerini kendi perspektifimden ele alacağım.
SDG’de böylesi bir çöküşün yaşanması, tesadüf değil, bir dizi tercihin, yanlış varsayımların ve yanlış stratejik tercihlerin doğal sonucudur. Bu hataların nedenlerini hem genel çerçevede hem de somut başlıklar altında analiz etmek gerekir.
Yapılan hatalar için genel olarak şunları söylemek mümkündür:
- Jeopolitik gerçeklikler yeterince dikkate alınmadı.
- Güçler dengesi yanlış hesaplandı.
- Suriye merkezi yönetimiyle diyalog ve entegrasyon konusu doğru yönetilmedi ve bu konuda geç kalındı.
Bunlar yapılan hatların genel nedenleri, hataların somut nedenleri konusunda ise SDG’nin temel olarak üç konuda hata yaptığını düşünüyorum:
1) Amerika’ya aşırı bel bağlamak
2) Doğru bir ittifak ve entegrasyon politikası izleyememek
3) Diplomatik hatalar
1. Amerika’ya aşırı bel bağlamak
SDG’nin en büyük yapısal hatası, geçici bir askeri ortaklığı, kalıcı bir siyasi garanti sanmasıydı. ABD ile kurulan ilişki, aslında IŞİD ile mücadele için “taktiksel” bir iş birliğiydi. Ancak SDG yönetimi, bu ilişkiyi bölgedeki varlığının tek ve en temel teminatı haline getirdi, bir ölçüde tüm yumurtalarını aynı sepete koydu.
Oysa Washington’un dış politikası, her zaman Amerikan ulusal çıkarlarının rüzgârına göre yön değiştirir. Vietnam’dan Afganistan’a kadar uzanan tarihsel süreç, ABD’nin yerel müttefiklerini stratejik bir yük haline geldikleri anda terk edebileceğini defalarca kanıtlamıştır. Bütün bunlara karşın, SDG, nedense ‘Stratejik bir Körlük’ yaşadı.
ABD’ye aşırı bağımlılık, SDG’yi bölgesel aktörlerle (Türkiye, İran ve merkezi Şam yönetimi) kendi başına pazarlık yapma kabiliyetinden yoksun bıraktı. “Amerika arkamızda” güveni, sahadaki gerçek askeri tehditlere karşı diplomatik bir kalkan oluşturmak yerine, sahte bir dokunulmazlık hissi yarattı.
Biden yönetiminin belirsiz tutumları ve Trump’ın SDG ile işbirliğine son vermesi SDG’nin tüm savunma mimarisini sarsmıştır. Bir aktör, kendi coğrafyasındaki komşularıyla uzlaşmak yerine okyanus ötesinden gelen bir güce varoluşsal olarak bağlandığında, o güç çekildiği an boşlukta kalmaya mahkûmdur. Bu durum, SDG’yi sadece bir müttefik değil, yeri geldiğinde feda edilebilecek bir “vekil” pozisyonuna indirgedi. Ancak Kürtler, bundan ders çıkaracaklardır.
2. Doğru bir ittifak ve entegrasyon politikası izleyememek
Arap aşiretlerinin SDG’den kopması, şimdilik “Rojava” modelinden şimdilik feragat edilmesi anlamına gelse de uzun vadede bu model, Ortadoğu halkları için en gerekli olan modeldir. Öyle anlaşılıyor ki, SDG’nin ikinci büyük hatası, hem sosyolojik hem de siyasal entegrasyonu başaramamış olmasıdır. Bölgenin demografik omurgasını oluşturan Arap aşiretleri ile kurulan ilişki, sürdürülebilir bir zemine oturtulamadı. Başlangıçta İŞİD’e karşı ortak bir güvenlik şemsiyesi altında birleşen Arap aşiretleri, SDG’den hızla koptular.
Arap aşiretler SDG’yi neden terk etti?
Bunun hem dış faktörlerden (Şam ve diğer bölgesel aktörlerin aşiretler üzerindeki tarihsel etkisi vb.) hem de SDG’nin tutumundan kaynaklandığı konusunda görüşler ileri sürülüyor. Örneğin bir görüşe göre, Arap aşiretlerinin SDG’ye sırt çevirmesinin temelinde yatan en güçlü sebep, “temsiliyet ve aidiyet” sorunudur.
SDG, geniş Arap nüfusa sahip Deyrizor ve Rakka gibi bölgeleri kontrol etmesine rağmen, karar alma mekanizmalarını merkeziyetçi bir Kürt ideolojik çekirdeği etrafında tuttu. Bölgedeki petrol gelirlerinin adil dağıtılmaması ve aşiret liderlerinin yönetimde sadece sembolik figürler konumunda bırakılması, gibi nedenler, ittifakın dağılmasının önemli bir nedeni olarak ileri sürülüyor.
Kürtlerin İŞİD’e karşı kararlı mücadelesinde oluşan “kurtarıcı” imajı, zamanla yerini “yabancı bir idare” algısına bıraktı. ABD’nin desteğini çekmesi de Arap aşiretlerinin SDG’yi terk etmelerinde önemli bir rol oynadı.
Bir diğer kritik hata, Suriye devletine entegre olmakta gecikmesidir. Gecikmenin bedeli ağır oldu. Bu hatanın nedeni, SDG’nin özerklik ve federasyon anlayışında ısrar etmesi ve bunun jeopolitik dengelere uygun olmadığını gözden kaçırmasıydı.
Siyasetin altın kurallardan biri, güçler dengesini doğru okumak, diğeri ise zamanlamadır SDG, hem Esad yönetimi döneminde hem de Esad sonrası devlet başkanı yapılan eski terörist Colani ile yürütülen görüşmelerde, “bekle-gör” politikası yürüttü ve elindeki bölgeyi ve petrol kaynaklarını birer koz olarak kullanarak Şam’ı masaya oturtmayı denedi; ancak bu kaynakların kontrolü, merkezi hükümet nezdinde SDG’nin bir partnerden ziyade “toprak gasp eden bir yapı” olarak algılanmasına neden oldu.
Oysa sisteme entegre olma hızı, saldırı altındaki bir yapı için can simididir. SDG, kendi idari yapısını ve silahlı gücünü Suriye ordusuna entegre etme veya anayasal bir statüye kavuşturma konusunda radikal adımlar atmakta geç kaldı. Şam yönetimi, en zayıf anında bile “merkeziyetçilikten” ödün vermeyen bir gelenekle hareket ederken, SDG’nin federasyon ve tam özerklik ısrarı müzakereleri kilitledi. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve diğer yapıların ilerleyişi veya bölgesel operasyonlar başladığında, Şam ile hala bir mutabakata varılmamış olması, SDG’yi siyasi bir “gri bölge”de bıraktı. Ne tam bağımsız bir yapı olabildiler ne de devletin koruması altındaki yasal bir aktör. Bu belirsizlik, sonunda askeri ve siyasi bir tasfiye tehlikesini gündeme getirdi. Fakat Kürtler, tasfiye tehlikesini atlayacak bir politika izleyeceklerdir.
3. Diplomatik hatalar
Rusya, 2011’den itibaren kendi çıkarları açısından, Esad döneminde Suriye’de yaşanan krizi aşmak için hem askeri hem de diplomatik araçlara başvurmuştu. Esad yönetimine tansiyonu düşürmek için reform yapmasını tavsiye etti. Bu dönemde Rusya’nın desteğiyle 2012 yılında Suriye’de yeni bir anayasa referandumu yapıldı. Yeni bir anayasa kabul edildi. Çok partili sisteme geçiş gibi değişiklikler içeren anayasada Baas Partisi’nin “toplumun lideri” olduğu maddesi kaldırıldı. Ancak başkanlık yetkileri neredeyse sınırsız kaldı. Rusya’nın reform çabaları, muhalif güçler tarafından Esad rejimini korumayı amaçlayan bu reform olarak görüldü. Dolayısıyla kabul edilmedi.
Burada Rusya’nın diplomatik çabalarının hepsini anlatacak değilim. Ancak Rusya Esad rejimini kurtarmak için Suriye’ye anayasal reform önerileri sundu. Astana sürecinde, Ocak 2017’de Astana’da yapılan barış görüşmelerinde sunulan “Suriye Cumhuriyeti Anayasa Taslağı” Kürtlerin hakları açısından tarihi fırsatlar içermekteydi.
Rusya’nın 2017 Taslağındaki Kazanımlar:
- Ülkenin ismindeki “Arap” ibaresinin kaldırılması.
- Suriye’nin birliği korunurken, Kürtçenin, Kürt bölgelerinde Arapça ile eşit düzeyde resmi dil olması.
- Başkanın Müslüman olma şartının kaldırılması ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi.
SDG, Rusya’nın bu önerilerini “teslimiyet belgesi” olarak niteleyerek reddetmiştir. Özerklik modelinin yok sayılacağı ve askeri yapının bireysel katılım temelinde orduya eklemleneceği kaygısını yaşamıştır. Ancak maksimalist talepler diplomatik alanı daralttı. SDG, elindeki “Amerikan kartına” güvenerek bölgenin en kalıcı aktörlerinden biri olan Rusya’yı küstürdü. Rusya’nın sunduğu “gerçekçilik” yerine Amerikan “hayalciliği” tercih edilince, sahadaki denge SDG aleyhine bozuldu. SDG, Rusya’nın arabuluculuğunu elinin tersiyle iterek, diplomatik fırsatlardan yararlanamadı.
Ancak Rusya’nın Anayasa konusundaki çabalarının başarısız olmasının nedeni, sadece SDG’nin ‘özerklik talebi’ değildir. Rusya’nın önerdiği taslak hem Esad rejimi hem de Türkiye tarafından da reddedildi.
Rusya’nın müttefiki olmasına rağmen, Beşar Esad yönetimi bu taslaktan hiç hoşlanmadı. Çünkü Esad, yetkilerinin bir kısmının parlamentoya veya yerel yönetimlere devredilmesini kendi iktidarına tehdit olarak gördü.
Suriye’deki Esad yönetimi, “Egemenlik İnadı”nı sürdürdü. Değişen koşulları dikkate almayarak merkeziyetçi yönetim biçiminde ısrar etti. Bilindiği gibi, Baas ideolojisi, “üniter ve Arap” bir Suriye üzerine kuruludur. Rusya’nın “Arap” ibaresini kaldırma ve yerel dilleri resmi yapma önerisi, rejimin ideolojik temellerine aykırıydı. Esad, bu taslağı, kabul etmedi; ancak, değişen koşulları dikkate almadığı için, bedeli ağır oldu. Reforma yanaşmayan Esad, hem iktidarından oldu hem de Suriye’yi istikrarsızlığa sürükledi. Şu anda reformlara yanaşmadığı için, aptalca direnmesinden pişman olduğunu tahmin edebiliriz.
Rusya’nın sunduğu anayasa taslağındaki “Kürtçenin resmi dil olması” ve “kültürel özerklik” maddeleri, Türkiye tarafından da en sert şekilde reddedilen kırmızı çizgiler olmuştur. Ankara, bu tür düzenlemelerin Suriye’nin kuzeyinde kalıcı bir siyasi statü oluşturacağını ve bunun kendi sınır güvenliği ile toprak bütünlüğü için doğrudan bir tehdit (“beka sorunu”) teşkil edeceğini savunmuştur. Bu stratejik direnç, taslağın hayata geçmesini engelleyen en temel diplomatik bariyerlerden biridir.
Ancak, 2026 Ocak ayındaki iki anlaşma, Rusya’nın önerisinin çok gerisinde olmasına rağmen, hem şimdi yenilmiş bir güç olarak masaya oturan SDG için, hem de ileride Kürt varlığının tanınması açısından önemli sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmadır. İki anlaşmaya değinmem gerekir.
18 Ocak 2026 kapsamlı entegrasyon ve ateşkes anlaşması
Aylar süren çatışmaların ve SDG’nin Rakka ile Deyrizor gibi bölgelerde yaşadığı toprak kayıplarının ardından imzalanan kritik anlaşmanın içeriği şuna dayanıyor:
SDG; Rakka ve Deyrizor’un idari/askeri kontrolünü, tüm petrol sahalarını ve sınır kapılarını Şam yönetimine devretmeyi kabul etti. Buna karşılık, Kürtçe’nin eğitim ve resmi kurumlarında kullanımı ilk kez resmen tanındı ve SDG savaşçılarının “bireysel bazda” (birim olarak değil) Suriye ordusuna katılması planı onaylandı.
30 Ocak 2026 anlaşması
Esas olarak, istikrar ve güvenliği sağlamaya yönelik olan bu anlaşma, uygulamaya yönelik teknik detayları içeriyor. Buna göre Şam merkezi hükümetinin İçişleri Bakanlığı’na bağlı emniyet güçleri, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girebilecek. SDG bünyesindeki güçlerden 3-4 yeni askeri tugay oluşturularak bunların Suriye ordusuna bağlanması öngörülüyor.
Özetle; süreç, SDG’nin geniş özerklik taleplerinden kademeli olarak vazgeçip, kültürel haklar karşılığında merkezi otoriteye tam entegrasyonu kabul etmesi yönünde evrildi.
Sonuç
Yaşanan bu tablo bir son değil, çok ağır bir ders niteliğindedir. Tarih bize gösteriyor ki; yerel bir güç, küresel satranç tahtasında bir piyon olmayı, bölge devletleriyle komşu olmaya tercih ederse, oyun sonunda ilk feda edilen kendisi olur. SDG, bu acı tecrübeyi en sarsıcı şekilde yaşamıştır.
Ancak karamsarlığa teslim olmak, Kürt halkının binlerce yıllık direnç kültürüne aykırıdır. Evet, jeopolitik gerçekler dikkate alınmadı; evet, güçler dengesi yanlış hesaplandı; evet, diplomasi sanatı doğru icra edilemedi. Fakat varoluşsal krizler, aynı zamanda büyük yaratıcılıkların ve yeni stratejilerin doğum sancısıdır. Kürtlerin, bu yıkımdan ders çıkararak daha gerçekçi, daha kapsayıcı ve bölge gerçekleriyle uyumlu yeni bir yol haritası çizip çizemeyeceğini zaman gösterecektir.














