Avrupa’da yükselen radikal sağ, geçici bir siyasal aşırılık değil; modern Avrupa’nın bastırdığı tarihsel mirasın siyasal merkeze geri dönüşüdür. Irkçılık bugün marjinde değil, güvenlik politikaları ve merkez siyaset aracılığıyla normalleşmektedir. Bu dönüşüm yalnızca Avrupa’nın değil; onunla tarihsel, toplumsal ve siyasal bağları olan Türkiye’nin de geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir.

Türkiye’de Avrupa Birliği tartışmaları ekonomi (refah) ve insan hakları (özgürlükler) eksenine sıkıştırılmaktadır. Avrupa, hukuki normlar ve kurumsal standartlar üzerinden idealize edilirken, bu normların kime, hangi koşullarda ve hangi sınırlar içinde uygulandığı sorusu sistematik biçimde ihmal edilmektedir.
Oysa Avrupa’daki temel kriz, değer eksikliği değil; değerlerin seçici evrenselleştirilmesi sorunudur. İnsan hakları ve eşitlik ilkeleri evrensel olarak ilan edilmekte, ancak bu evrensellik fiiliyatta “Avrupa’ya benzeyenler” ile sınırlı kalmaktadır. Ukraynalı mülteciler söz konusu olduğunda açılan kapılar, Suriyeliler ve Afganlar için güvenlik duvarlarına dönüşmektedir. Bu tablo, evrensel değerlerden çok, kimliğe göre işleyen bir merhamet rejiminin varlığına işaret etmektedir.
Avrupa’daki kriz norm eksikliği değil; normların kimler için geçerli olduğuna dair siyasal bir tercihtir.
Bu nedenle Avrupa’da yaşanan gelişmeleri geçici bir “aşırı sağ dalgası” olarak okumak meseleyi hafife almak olur. Ortada olan, liberal demokrasinin kendi içinden aşınması ve merkez siyasetin dışlayıcı ideolojilerle yeniden inşa edilmesidir.
Irkçılık bir sapma değil, kurucu bir zihniyet

Avrupa’nın kendisini insan haklarının ve evrensel aklın taşıyıcısı olarak sunması, seçici bir hafızaya dayanır. Irkçılık, Avrupa’ya sonradan eklenmiş bir anomali değil; modern Avrupa’nın kurucu zihniyetlerinden biridir. Sömürgecilik, kölelik ve imha pratikleri; ilerleme, akıl ve medeniyet söylemleriyle eş zamanlı olarak gelişmiştir.
Bu nedenle bugünkü ırkçı yükselişi “geçmişin hortlaması” olarak görmek yanıltıcıdır. Yaşanan, bastırılmış bir sürekliliğin güncel siyasal koşullarda yeniden görünür hâle gelmesidir.
Irkçılık, Avrupa modernliğinin utanç verici bir kazası değil; uzun süre işlev görmüş bir iktidar aracıdır.
Kültürel ırkçılık ve güvenlikleştirme: Sessiz ama daha tehlikeli
20. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte ırkçılık, açık biyolojik üstünlük iddialarını terk etti. Ancak bu bir geri çekilme değil; stratejik bir biçim değiştirme süreciydi. Bugün Avrupa’da ırkçılık, açık biyolojik hiyerarşiler üzerinden değil; kültür, yaşam tarzı ve uyum söylemleri üzerinden işlemektedir. Sorun artık “aşağı ırklar” değil, birlikte yaşaması mümkün görülmeyen hayat tarzlarıdır.
Bu dönüşüm, ırkçılığı daha örtük, daha meşru ve daha kalıcı hâle getirmiştir. Irkçılık bugün ideolojik bir slogan olarak değil; raporlar, risk analizleri ve güvenlik protokolleri üzerinden işleyen teknik bir yönetim dili hâline gelmiştir. Müslümanlar “nefret edilen” değil, “risk taşıyan” topluluklar olarak kodlanmaktadır.
Yeni ırkçılık bağırmıyor; ölçüyor, sınıflandırıyor ve yasa taslaklarına giriyor.
Soğuk Savaş boyunca anti-komünizmle kurulan düşman siyaseti, 1990’lardan itibaren sistematik biçimde anti-İslamizm eksenine kaydırılmıştır. Bu yönelim, marjinal çevrelerin değil; güvenlik bürokrasisinin, ana akım siyasetin ve medyanın ortak tercihidir.
Radikal sağ neden artık “aşırı” değil?
Bu tarihsel ve siyasal zemin üzerinde yükselen radikal sağ, bugün Avrupa siyasetinin merkezine yerleşmiş durumdadır. Aşırı sağ partilerin aldığı yüksek oy oranları bir “şok” değil, yeni normalin göstergesidir. Asıl kırılma noktası ise merkez sağın bu yükselişe karşı direnmek yerine, onun dilini ve önceliklerini benimsemesidir.
Radikal sağ kazandığı için değil; merkez onun dilini normalleştirdiği için güçlendi.
Liberal demokrasinin bugün işlediği temel hata da burada ortaya çıkmaktadır. Radikal sağ, bir tehdit olarak değil; yönetilmesi gereken bir veri olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, ırkçılıkla yüzleşmek yerine onu sistem içine entegre etmeyi tercih eden sessiz bir suç ortaklığına işaret etmektedir.
Ekonomik kaygıdan temsil krizine
Radikal sağın yükselişini yalnızca ekonomik sıkıntılarla açıklamak eksiktir. Asıl mesele, bu sıkıntılara demokratik ve adil bir siyasal yanıt üretilememesidir. Neoliberal politikalar sosyal devleti aşındırmış, güvencesizlik kalıcı hâle gelmiş, siyasal temsil mekanizmaları işlevsizleşmiştir.
Sol ve sosyal demokrat partiler eşitsizlikle mücadele iddiasını terk ederken, merkez sağ düzeni koruma adına demokrasiden taviz vermeyi seçmiştir. Ortaya çıkan boşluk, ırkçı-popülist hareketler tarafından doldurulmuştur.
Radikal sağ bir öfke patlaması değil; otoriter bir düzen vaadidir.
Avrupa Müslümanları: Siyasal öznenin zayıflaması

Bu dönüşümün en ağır bedelini Avrupa’daki Müslüman topluluklar ödemektedir. Bununla birlikte rahatsız edici bir gerçek de göz ardı edilemez: Avrupa Müslümanlarının önemli bir bölümü, bu sürece karşı siyasal özne olmaktan çok, yönetilen bir kitle olarak kalmıştır.
Kimlik savunusu vardır; ancak siyasal program zayıftır. Tepki vardır; fakat strateji yoktur. Bu durum, Müslümanları yalnızca hedef hâline getirmemekte; aynı zamanda edilgenleştirmektedir.
Irkçılığın kalıcılaşması, yalnızca dışlayanın gücüyle değil; dışlananın siyasetsizliğiyle de ilgilidir.
Türkiye: Entelektüel konfor alanı
Türkiye açısından sorun, Avrupa’daki bu dönüşümün hâlâ romantik ve yüzeysel bir AB söylemiyle ele alınmasıdır. Avrupa’yı yalnızca normlar ve vaatler üzerinden okumak, Türkiye’de bir dış politika yanılgısı olduğu kadar entelektüel bir konfor alanıdır.
Oysa Avrupa’daki bu dönüşüm; diasporadan dış politikaya, toplumsal barıştan demokratik kültüre kadar pek çok alanı doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle mesele, Avrupa’nın iç sorunu olmaktan çıkmış; Türkiye’nin de taraf olduğu siyasal bir krize dönüşmüştür.
Sonuç: Daha zor ve daha rahatsız edici bir soru
Avrupa bugün bir yol ayrımında değildir; o yol ayrımını çoktan geçmiştir. Artık mesele, çoğulculuk ve eşitliğin savunulup savunulmayacağı değildir.
Asıl soru şudur: Avrupa, kendi merkezinde yeniden ürettiği hiyerarşiyi ahlaki bir kriz olarak mı görecek, yoksa onu “demokratik yönetilebilirlik” kisvesi altında kalıcı bir siyasal düzene mi dönüştürecektir?
Bu soruya verilecek cevap, Avrupa’nın hangi değerleri savunduğunu değil; hangi eşitsizliklerle yaşamayı kabullendiğini gösterecektir.












