Haftaya Bakış (304): Yeni bakanların anlamı | Komisyonun ortak raporunu beklerken

Ruşen Çakır ile Kemal Can, Haftaya Bakış’ın bu bölümünde yeni atanan Adalet ve İçişleri Bakanı’nı ve Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ortak rapor sürecini değerlendirdi.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmî Gazete’de yayımlanan kararlarla kabinede önemli değişiklikler oldu. Kararlara göre İçişleri Bakanlığı görevine Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi, Adalet Bakanlığı görevine ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek atandı.

Kabine değişti

Atanma kararının ardından TRT Haber’e konuşan Çiftçi, “Cumhurbaşkanımızın bugünkü atama kararnamesi ile sorumluluğu ağır bir görevi üstlenmiş oldum, bundan dolayı dua bekliyorum. Allah yar ve yardımcımız olsun” dedi.

Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti: “Bu görevi bugüne kadar büyük bir özveri ile yürüten sayın bakanımıza ve tüm çalışma arkadaşlarına teşekkür ediyorum. Bilindiği üzere sayın cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye’de hukuk ve adalet alanında önemli reformlar hayata geçirilmiştir. Yargı reformları, insan hak eylem planları, dijital adalet altyapısındaki gelişmeler adalet sistemimizin güçlendirilmesine çok önemli katkılar sunmuştur” dedi.

Haftaya Bakış (304): Yeni bakanların anlamı | Komisyonun ortak raporunu beklerken
Haftaya Bakış (304): Yeni bakanların anlamı | Komisyonun ortak raporunu beklerken

“Problem yok, rapor olacak”

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda grubu bulunan siyasi partilerin temsilcilerinden oluşturulan ortak rapor yazım ekibi, beşinci toplantısını tamamladı. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un başkanlığında gerçekleştirilen ve yaklaşık iki buçuk saat süren toplantının ardından TBMM Başkanlık binasından birlikte çıkan CHP Grup Başkanvekili Murat Emir ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, gazetecilerin sorularını yanıtladı. MHP’li Yıldız, gazetecilerin “Umut hakkı hakkında bir uzlaşma oldu mu?” sorusuna, “Uzlaştık, uzlaştık” diye yanıt verdi. Yıldız, bir sonraki toplantının önümüzdeki hafta olacağını kaydetti. Feti Yıldız, gazetecilerin “Az önce önemli bir şey söylediniz, umut hakkı konusunda tüm partiler uzlaştı dediniz değil mi?” sorusuna “Umut hakkı konusunda uzlaştık” karşılığını verdi. “Umut hakkı raporda olacak mı?” sorusu üzerine MHP’li Yıldız, “Problem yok, raporda olacak tabii” dedi.

Haftaya Bakış (304): Yeni bakanların anlamı | Komisyonun ortak raporunu beklerken
Haftaya Bakış (304): Yeni bakanların anlamı | Komisyonun ortak raporunu beklerken

“Yasal düzenlemenin yapılması mart ayında mı gündeme gelir?” sorusuna MHP’li Yıldız, “Biz çerçeve metinleri Meclis’e gönderdikten sonra artık o Meclis’in işi. Biliyorsunuz kanun tekliflerini milletvekilleri hazırlar, imzaya açar. Yani bizim gönlümüz bütün grupların imzalaması yönündedir. Bu milli bir mesele. 40 yıllık bir problem ortadan kalkıyor. Terörsüz Türkiye’yi sağlarken bu arada terörsüz bölge de inşallah ağır ağır oluşmaya başladı. Süreç çok başarılı gidiyor. 16 ayda aldığımız yol çok önemli bir yol, çok da değerli bir yol. Partilerimiz de çok olumlulukla katkı sundular” karşılığını verdi.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba. 

Kemal Can: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Haftanın en öne çıkan olayı tabii ki görevlerinden aflarını rica eden iki bakan ve yerlerine atanan bakanlardı. Akın Gürlek hemen bugün galiba A Haber‘e konuk oluyormuş. Tabii ki şaşırtıcı değil. “Akın Gürlek pasifize ediliyor” diyenler var, ben bunu neye dayanarak söylediklerini hiç anlamış değilim. Bence tam tersine, Akın Gürlek’in önü iyice açılacak ve İstanbul’da yaptığını tüm Türkiye’de yapması sağlanacak. Ne yapabilir, ne edebilir? Yargı zaten bağımsız, tarafsız değil ve iyice kontrol ediliyor. Mesela, ne derece doğru bilmiyorum ama “Cezaevindeki özellikle belediye davasından tutuklu olanlara ziyaretleri bayağı bir kısıtlayacaklarmış” deniyor. Hatta milletvekillerine bile izin konusunda sorun çıkacakmış deniyor. Türkiye çapında Ankara’nın lafı geçiyor. Zaten Keçiören ile birlikte telaffuz edilir olmuştu. Bir iddiaya göre, İstinaf’ta bekleyen CHP Kurultay Davası İstinaf’tan bozulup, tekrar “mutlak butlan” iddiası gündeme getirilebilir deniyor. Bu arada, Erdoğan sürekli bir yerlerde. Bugün Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi. Bir diğer taraftan, konser yasakları tam gaz gidiyor. Bilal Erdoğan muhabbeti var. Yılmaz Özdil en son Bilal Erdoğan’ı bayağı övmüş, 

Kemal Can: Sempatik buluyormuş. Herhalde kendisi buluyor ki, Türk halkının da Erdoğan’dan daha sempatik bulacağını söylemiş.

Ruşen Çakır: Evet. Belki öyledir, bilemiyoruz. İçişleri Bakanı çok konuşulmuyor ama onun da hafız olması ve hem sizin okuldan, Mülkiye’den hem İlahiyat mezunu olması konuşuluyor. Bir de, şu anda hâlihazırda hukuk okuyormuş duyduğuma göre. Belli ki farklı birisi. Erzurum Valiliği’nden sonra İçişleri Bakanı olması aslında biraz çarpıcı. Mesela en son Ali Yerlikaya İstanbul’dan olmuştu. Belli ki Erdoğan’ın çok güvendiği birisi. Ali Yerlikaya olayında, MHP’nin ondan rahatsız olduğu hususu var. 

Kemal Can: Evet, uzunca bir süredir öyle olduğu söyleniyordu.

Ruşen Çakır: Ama bu yeni gelen kişinin ülkücü olmadığı bariz; daha Erdoğan çizgisinde birisi. Bütün bunlar tabii ki ne zaman olacağını bilmediğimiz seçime yönelik Erdoğan’ın hazırlıkları olarak telaffuz ediliyor. Ben ilk gün Akın Gürlek olayından sonra yaptığım yorumda “Sert başladı, sert sürecek” dedim. Sert başlaması Meclis’teki itişme kakışma nedeniyleydi. Her ne kadar CHP’liler daha önce kendisiyle el sıkışmış olsalar da, orada kürsüde bayağı bir şeyler oldu. Özgür Özel, Büyükada’daki mitingde “Daha sert şeyler olacak” demiş. Onlar da bekliyor. Ben açıkçası CHP’nin cevaplarını bilmiyorum, çünkü birçok koldan yürüyen bir şey var. Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte 9 Mart’ta başlayacak olan yargılama Türkiye’nin gündeminin birinci maddesi olacak. Yıllarca sürecek olan bir yargılama. Ama yargılamanın nasıl olacağı başlı başına önemli. Kaç kişi girecek, medya nasıl olacak, nasıl bir süreç işlenecek, yöntemler ne olacak?  Burada Adalet Bakanlığı birinci derecede belirleyici rolde. Tabii ki bu yargılamanın CHP tarafından bir propaganda imkânına çevrilmesini engellemek isteyecekler, buna epeyce hazırlanacaklar herhalde. Çünkü Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasının 9 Mart’ın öncesinde gerçekleşmiş olması, tabii yanında yeni İçişleri Bakanı ile birlikte, yeni yargılama sürecini kontrol altına almak olacağını düşünüyorum. 

Bir de şöyle bir husus var: Ankara örneğini verdim. İstanbul’da yargılamada birtakım şeylerin kontrolden çıkarılması hâlinde ya da istedikleri gibi gelişmemesi hâlinde gündemi değiştirecek başka operasyonlara ihtiyaçları olabilir. O zaman da Türkiye çapında CHP’li belediyelere yönelik yeni operasyonlar ve bir de senin en son ele aldığın husustaki transfer girişimleri de pekâlâ olabilir. Erdoğan dört koldan ekibi tazeleyerek yeni seçim sürecine girişiyor. Ama seçim sürecinin ne kadar süreceği, seçimin ne zaman olacağı konusunda belirsizlik var, birileri kalkıp şu tarihte bu tarihte diye söylüyorlar ama ben Erdoğan’ın bile kafasında bir tarih olduğunu sanmıyorum. Olsa bile bunu kimseye söylediğini sanmıyorum. 

Kemal Can: Evet. Zaten bu erken seçim tartışmaları, Erdoğan’ın kafasındakiler üzerine yapılan spekülasyonların hepsi, eski bildiğimiz Ankara gazeteciliği yöntemleriyle birkaç yerden doğrulatılan bilgiler değil. Genellikle varsayımlardan yola çıkarak, herhalde öyle diye birtakım başka verilerden bu otomatik sonucu üretmeye dönük akıl yürütmeler ya da çok sınırlı kaynaktan üflenen şeyler. Dolayısıyla doğruluğu son derece tartışmalı. Çünkü hem rejimin hem Erdoğan’ın özelliklerinden hem siyasetin şu anda aldığı biçimden biliyoruz ki, öyle planlanan, çok kişiyle paylaşılan karar süreçleri işlemiyor. Son derece dar bir ekip tarafından ve son derece özel bir ajandayla yürüyen ve az sayıda insanın bildiği ve hâkim olduğu bir süreç işliyor. 

Bakan atamaları neredeyse bir seneye yakın süredir, sürekli bir kabine değişikliği sözü ortalıkta dolaşıyordu. Hem iktidar hem AKP içerisinde hem de Cumhur İttifakı ortakları içerisinde bazı bakanlarla ilgili tereddütler olduğuna ya da değişmesi yönünde baskı oluştuğuna dair söylentiler vardı. Hem iktidarın çizgi değişikliği yapacağı hem sertleşme iddiasına hem yumuşama iddiasına yüklenen şeyler vardı. Neredeyse bir yılı aşkın süredir “Şimdi olacak, sonra olacak” diye kabine değişikliği sürekli ertelendi. Şimdi de ola ola iki bakanla ilgili kabine değişikliği oldu, yani büyük bir revizyondan bahsetmiyoruz. Senin söylediğin gibi özellikle burada kritik önemde olan Akın Gürlek ataması. O konuda yapılan spekülasyonlar “Kızağa mı çekildi?” “daha protokoler bir rol olan Adalet Bakanlığı’na alınarak aslında İstanbul’daki pozisyonu değişti” yorumları yapılıyor ama, bunu, Erdoğan’ın şimdiye kadar yaptıkları ve yaptıklarını yapma nedenleri açısından değerlendirdiğimizde, fazla tevil götürür bir tarafı yok. İktidarın yargıyı, muhalefet ve genel olarak siyasetin dizaynı için doğrudan araçsallaştırdığı, bir uzvuna dönüştürdüğü operasyonun en sembol, en kilit insanı bahse konu insan. “Yargı siyasallaştı” cümlesini neredeyse üzerinde taşıyan bir isimden bahsediyoruz. Bu ismi Adalet Bakanı olarak atamak; o isimle ilgili ne tür tasarruf ya da bu hamleyi yapmanın arkasında ne tür başka nedenler olursa olsun “Ya siz sürekli yargının siyasallaşmasından bahsettiniz, üstelik şahsi olarak da bu ismi hedefe koydunuz. Ben de onu aldım, bakan yaptım” anlamını çok açık biçimde taşır, bu anlamı taşıması da istenir zaten. Bunun tevil götürür bir tarafı yok. Çünkü bu resim rastlantısal bir şey değil, bu bir ifade. Yargının siyasallaşması ve siyasetin yargı eliyle dizayn edilmesi faaliyetinin ana aktörünü Adalet Bakanı yapmak, dosta düşmana çok açık bir mesajdır. 

Seninle senelerdir bu yayını yapıyoruz, Medyascope‘ta yazdıklarım, söylediklerim var, 2019 milat olarak veriliyor ama ben iktidarın uzunca bir süredir oy kaybına başladığı, gücünü kaybettiği, çözme kapasitesini ve siyaset üretme kapasitesini kaybettiği süreci, iktidarın bir yumuşama ya da normalleşmeyle aşmayı deneyeceği fikrine hiçbir zaman yakınlaşmadım. Sen de bunun yakın tanıklarından birisin. Çünkü sürekli konuştuğumuz konulardan biri. Çeşitli vesilelerle, rasyonel siyaset mantığıyla bakıldığında, oy kaybetmeye başlayan, çözüm kapasitesini kaybetmiş, siyaset üretme ve söz kurma yeteneği sınırlı hâle gelmiş bir iktidarın, bu kutuplaştırmayla bir süre ayakta kalması, ama bunu sonsuza kadar sürdüremeyeceği fikri yaygın bir fikir. Çeşitli vesilelerle de kimi zaman süreç bağlamında, hatırlarsan 2024 seçiminden sonra neredeyse Türkiye’nin altı ayını meşgul eden normalleşme tartışmaları sırasında, neredeyse iktidarın, Erdoğan’ın bunu yapmaya mecbur olabileceği konusunda bir varsayım üretildi ve ben her zaman onlarla ilgili “Böyle olmaması ihtimali, olması ihtimalinden daha yüksek” dedim. Çünkü Erdoğan iktidara gelme, iktidarda kalma ve iktidarını koruma stratejisini, asla ‘’ötekilerle’’ kuracağı bir temas üzerine kurgulamıyor. Ötekilerle Erdoğan’ın kurduğu siyasi ilişki, onların nasıl kontrol edilebileceği üzerine; onların kazanılması üzerine hiçbir zaman bir perspektif geliştirmiş değil. 

Daha önce başka ittifaklar kurarak zaman zaman sanki birilerine daha yakın davranıyormuş ya da onlarla uyuşuyormuş gibi görünmesinin arkasında hiçbir zaman bir uzlaşma arayışının, bir ikna çabasının değil, konjonktürün gereklerinin olduğunu, bugün de, özellikle son bir iki yıldır, 2024 seçiminden sonra çok ciddi oy kaybına uğrayıp ikinci parti durumuna düştükten sonra, böyle bir perspektifin iyice devreden çıktığını düşünüyordum, ki bence bugünkü göstergeler, veriler bunu doğruluyor. Akın Gürlek’i Adalet Bakanı yaptığı hafta, başka bir sembolik çıkışı var. Erdoğan’ın bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde bütün öğrencileri boşaltarak, öğretim üyelerini okula sokmayarak gidip konuşma yapması, bir sembole işaret ediyor. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi bin küsur gündür direnen bir üniversite, değil mi? 

Ruşen Çakır: Evet, tabii.

Kemal Can: Tam sayıyı şu anda ezbere söylemeyeyim ve yanıltıcı olmasın ama bin gündür direnen bir üniversitede, öğrencileri boşaltma pahasına girip konuşma yapması da bir gösterge. Senin söylediğin gibi zaten konjonktür de gayet açık. 

Ruşen Çakır: 4 Ocak 2021’de başlamış. 

Kemal Can: Evet. Artık senelerce süren bir direnişten bahsediyoruz. O sembol direnişin içine girip konuşma yapmak da bir gösterge. Bundan sonra da Özgür Özel’in bahsettiğin konuşmada değindiği gibi muhalefet ve Türkiye için daha zor günler olacağının bütün işaretleri verilmiş durumda. Dolayısıyla Bakan hikâyelerinin arkasında elbette başka birtakım operasyonel ihtiyaçlar da olabilir. Çünkü bu iktidarın, özellikle Erdoğan’ın hamleleri tek bir fayda için yapılmıyor. Ana bir gerekçe oluyor ama onun yanına mutlaka birtakım yan şeyler de ekleniyor. Bir taşla birkaç kuşu halletme işi de oluyor. Orada başka alt sebepler filan da olabilir, ama ben bunun bir zorlanma ve Akın Gürlek eliyle yürütülen çizgide bir değişiklik, onu görevden alarak başka bir rotaya gitmek gibi bir tutum olacağını hiç düşünmüyorum. Tam tersine, ya senin dediğin gibi bütün Türkiye’ye yayılan bir şey ya da davada başlayacağı için ablukayı ve krizi daha da yoğunlaştırma ve onu bir propaganda aracına çevirmek. Yani CHP’nin ‘’direncin adresi’’ propagandasına karşı bir propaganda yapmak. Mesela işi biraz daha yaymak, başka torba davaları bu konuyla ilişkilendirmek, yeni soruşturmalar açmak, daha bel altı birtakım saldırılar, medya operasyonları örgütlemek gibi başka stratejiler de var. 

İçişleri Bakanı meselesinde ise, orada evet, hafız olması gibi biraz daha dinî hassasiyetlere sahip ve Vali olarak bilinmesi gibi vasıfları var. Bir özelliği de, MHP’lilere çok antipatik gelmeyen, hatta sembolik olarak Türkeş’in eski arabasıyla yaptığı Erzurum turunu da paylaşan bir özelliğinin olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, iddia edildiği sertlikte, özellikle İçişleri ve Adalet Bakanlığı’nda, MHP ve AKP’de içerisinde bir tansiyon varsa, o tansiyonda bir tarafın lehine değil de iki tarafın da memnun kalacağı bir formüle ulaşıldığı için böyle bir sonuç çıkmış, olabilir. Ama dediğim gibi bu detaylar detay. Bütününe baktığımızda bu bakan değişiklikleri bize ne söylüyor? “Kimilerinin iddia ettiği gibi ‘’süreci daha etkili götürmek için bu hamle yapıldı” gibi şeylere çok ihtimal veremiyorum çünkü bunun verdiği resim çok açık. ‘’İtiraz ettiğiniz temel mesele buysa, yargıyı siyasallaştırmaktan vazgeçmeyi şöyle bir kenara bırakın, bunun daha da fazlasını yapmaya hazırız…’’  

Ruşen Çakır: Bak tam da bunu gördüğüm için, Akın Gürlek’in yemin edeceği gün ben gittim Erdoğan’ın elini sıktım. Aman ne olur ne olmaz, herkese saldıracaksanız… Çarşamba gününden beri yaşadıklarımı Allah kimseye yaşatmasın. Açık söyleyeyim, insan hakikaten her şeyi bırakmak istiyor, çok net söylüyorum bunu. Hakikaten Kemal, ben olmasam da sen burada yine yayın yapmaya devam edersin merak etme. Gazeteciliğe başlamam 41 yıl oldu, seninle de tanışıklığımız neredeyse o kadar, değil mi?

Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Benim gazeteciliğe başladığım ikinci, üçüncü senesinde Ankara’da tanıştık. Yani 40 yıldır tanışıyoruz. Kırk bir yıldır gazetecilik yapıyorum, ama âlâ her gün kendini yeniden anlatmak, gazeteci olduğumu söylemek zorunda hissediyorum. Mesela şimdi baktım, eski bir arkadaşımız, meslektaşımız, bir gazetecinin Ortega y Gasset’in tarifiyle aristokrat olduğunu söylüyor. Neyse…

Kemal Can: Bir sürü söylenecek şey var ya da söylenecek aslında hiçbir şey yok ama şu çok açık: Bir süredir, bu muhalefet kamuoyu diyelim ya da bunun adını nasıl tanımlayacaksak tanımlayalım, mücadele ettiğini iddia ettiği şeyle kurduğu ilişki ve kendi tarafında aldığı tutum itibarıyla, sanki mücadele ettiği şeyden çok, onun karşısında yer alan kesim içerisinde patronaj müfettişliği yapıyor. Bu “küçük olsun benim olsun”culuğun bir başka türü. Sürekli olarak senin söylediğin ‘’insan bazen yılıyor, vazgeçmek istiyor’’ hissini herkese yeniden yaşatan bir tutum alınıyor. Üstelik bu ‘’aktivizm mi gazetecilik mi, aktivizm mi siyasetçilik mi?’’ diye hep tartışılıyor ya, bu kişisel olarak herkesin kendi vereceği bir karar. Aktivist olmayı da seçebilir, gazeteci kalmayı da seçebilir, aktivist gazeteci de olunabilir. Bu kişisel bir tercih, kimse için bir mecburiyet değil. Ama bunu yapmakta olan insanların hiçbiri aktivist de değil, ‘’aktivizm müfettişliği’’ yapıyorlar. Sürekli bu insanları görüyorum ben, hakikaten aktivist filan olsalar, bir şeyler yapıyor olsalar takdir edeceğim… Kimin neyi eksik ya da yanlış yaptığı üzerine ve genellikle de mücadele ettikleri şeye ilişkin pek de bir laf söylemeyen, bütün hiddet ve enerjilerini, asıl olarak burada şöyle ya da böyle, doğru ya da yanlış bir şeyler yapmak isteyen insanlar üzerinde kullanarak, bütün eleştirel güçlerini; siyasetçi eleştirirken de gazeteci eleştirirken de aydın eleştirirken de herhangi bir sosyal medya kullanıcısını eleştirip suçlarken de, karşı olduğunu iddia ettikleri şeye, ağızlarından hiç çıkmayan sertlikte bir saldırganlıkla muamele etmeyi ‘’aktivizm’’ olarak görüyorlarsa, aktivizmden anladıkları şey buysa, bu aktivizm değil. 

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim ve konuyu kapatayım. Birisi “Ruşen Çakır gözaltına alındıktan sonra değişti” demiş.  Çok iyi hatırlıyorum, biliyorsun beni yargılama nedenlerinden birisi 19 Mart’tan sonra yaptığım “Ekrem İmamoğlu Mucizesi” yayınıydı. Ben de gözaltına alındıktan sonra yaptığım ilk yayının başlığını “Yeniden Ekrem İmamoğlu Mucizesi” diye yaptım ve orada da “İnadına bu yayını yapıyorum” dedim. Bana sosyal medyada saldıran, hakaret eden, küfreden kişilerin önemli bir bölümünün profilinde Ekrem İmamoğlu resmi var biliyor musun?  O kadar çok söyleyecek şey var ki. ‘’Yazık bu ülkeye’’ diyelim ve çözüm sürecini konuşup, ülkenin en azından Kürt sorununu halledelim. 

Şimdi Komisyon’dan ortak rapor çıkacak, taslağı hazırlanmış. Geçenlerde DEM Parti’den birileriyle konuştum, “Kesinlikle bilgi vermiyoruz, çok hassas” dedi. Eyvallah. ‘’Peki, siz memnun musunuz?’’ diye sordum. Şimdi tam cümle olarak hatırlamıyorum ama “Daha iyi de olabilirdi ama zaten bu tartışılacak” dendi. Anlaşılan, DEM Parti’nin çok da şikâyet etmediği bir taslak çıkmış. Detayları kesinlikle söylemiyorlar. Taslak, Komisyon’da görüşülecek, görüştükten sonra son hâlini alacak, son hâlini aldıktan sonra Meclis’e gidecek, komisyonlarda görüşülecek. Ama nereden bakarsan bak şubat ayı bitmek üzere, neredeyse yarısına geldik. Kasım dendi, aralık dendi, ocak dendi; nereden bakarsan bak, nisan, mayısa kadar gidiyor. Burada zaten gündemde olan infaz düzenlemesinde birtakım hususların olacağı söyleniyor ama tabii ki raporun kendisi çok önemli olacak. Şunu da vurgulamak lazım: Rapor çıktığı zaman mutabakat da çıkacak ama yine de Meclis sürecinden geçecek. 

Kemal Can: Tabii tabii, oradan bir yasa teklifi çıkmayacak sonuçta. 

Ruşen Çakır: Evet. Şimdi bu raporda DEM Parti var, CHP var, AK Parti var, MHP var. Grubu olan partiler hazırlıyor taslağı. Sonra Komisyon’da herkes oylayacak, nitelikli çoğunlukla bir yere gelecek. Peki, Meclis’e geldiği zaman ne olacak? Meclis’te AK Parti artı MHP’nin yeterli çoğunluğu var zaten. Komisyonlarda da öyle. Yapmayacaklarını varsayalım, iyimser olalım ve diyelim ki AK Parti ve MHP raporu bozmayacak. O zaman da bayağı bir zaman alacak. DEM Parti’nin çok itiraz etmemesi iyi bir şey ama olaylar detaylanacağı zaman, çok şey karışacak. Şimdi “umut hakkı” meselesi, eylem yapmamışların durumu, cezaevlerindekilerin durumu konuşuluyor ama olayın çok boyutu var. Mesela PKK’nın üst düzey yöneticilerinin ne olacağını çok merak ediyorum. Onu belki kademeli bir şekilde mi yapacaklar? Yoksa onlar Türkiye’ye hiçbir şekilde girmeyecekler mi? Girmeyip ne yapacaklar? Sonuçta çok karışık bir şey olacak. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, ortak raporu herhalde şubat sonuna kadar göreceğiz. 

Kemal Can: Suriye’deki belirsizlik, bazı şeylerin önünü kapatıyordu, ama şimdi daha net bir tablo oluştuğu için Suriye ve aslında Irak’ta da, o meselelerin bazı tarafları, iş Türkiye’ye girmeden oralarda çözülmek üzere bir sürüncemeye de bırakılabilir. Çünkü hatırlarsan, en başından itibaren Suriye’den PKK ile ilişkili olanların çıkartılması gibi bir mesele de hâlâ zaten gündemde. Bence bu “Ne olacaklar?” bahsinde bazı şeyler yine bir süre dışarıya itilerek sürüncemeye bırakılabilir. Ama diğer kısmında dediğin doğru. Evet, zaten AK Parti ve MHP’nin yasal düzenlemeler açısından çoğunluğu olduğu için DEM Parti’ye bile ihtiyaçları bile yok; düzenlemeler yaparlar. Ama hem Komisyonun kurulması hem İmralı ziyareti hem de bu ‘’umut hakkı’’ meselesi, iktidar tarafından özellikle de CHP’yi sıkıştırmak için bir araç hâline de getirildi. Her seferinde de bunun sonuçlarını gördük. Komisyon kurulması sırasında da çok dile getirilen “CHP’yi de suç ortağı yapmak istiyor,’’ ‘’kamuoyunu ikna etmek için CHP’yi de dâhil etmiyor, sürece meşruiyet kazandırmak için CHP’yi kullanıyor” söylemi var ya, ben pek o kanaatte değilim. Buradaki dert ikna etmek değil, tam tersine, bu vesileyle CHP’yi sıkıştırmak, CHP’yi zor durumda bırakmak, CHP’nin iç tartışmalarında bu konuyu canlı tutmak. Bunun en çarpıcı örneğini Suriye meselesinde gördük. İktidar, Ahmed eş-Şara’yı destekleyip, bütün Rojava operasyonunu neredeyse fiilen yaparken, hatta bunun için bazı muhalefet çevrelerinden madalya bile kabul ederken, o sırada CHP Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı’’ düzenlediği için, hâlâ “Kürt” demeye devam eden Özgür Özel için, iktidarın, CHP kamuoyunda ve genel olarak muhalefet kamuoyundaki negatif tepkileri kışkırttığını, köpürttüğünü ve oradaki tepkiyi CHP’nin üzerine doğru itmeye çalıştığını gördük. Yapılan işleri ikna edici bir fayda olsun diye CHP’yi bu konuya dâhil etmek değil, tam tersine, CHP’yi ne pozitif ortak olarak dâhil etmek ne de dışarıda bırakmak yerine, CHP’nin zor durumda kalmasını, tartışmalı hâlde kalmasını ve mümkünse siyaset üretemez bir yerde tutulmasını öncelikli olarak amaçladıklarını düşünüyorum. Bu Komisyon sürecindeki mesele de sayısal bir mesele olarak bu yüzden önemli değil. Bunun bir işaretini de Feti Yıldız ve Murat Emir’in basın toplantısında gördük. Özellikle umut hakkı meselesinin, CHP karşısında, tıpkı İmralı’ya gidiş gibi, tıpkı Komisyonun kurulması gibi bir meseleye dönüşeceğini, umut hakkını Bahçeli isterken sorun olmayıp, CHP’nin birazcık yakınına gitmesinin büyük bir sorun hâline getirilebileceği bir zeminde tutulacağını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Evet, bitirelim. Son olarak bir şey söyleyeceğim, hâlâ sinirim geçmedi. Biliyorsun ben Mahir Çayan’ın ‘’Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde’’ lafını çok kullanırım. Bu sabah yaptığım yayında, Mahir’in bu sözünü kullanarak ‘’bir linç olduğu zaman ‘ayrılar aynı yerde birleşiyor’ dediğim için, profilinde TKP olan birisi bana “Sen Mahir Çayan’ın adını nasıl ağzına alabiliyorsun?” demiş. TKP’li bu, bak… Tamam, ben muhalif gazeteci filan değilim ama Allah’a çok şükür komünistim abi. Layıkıyla olup olmadığımı bilmiyorum ama Mahir Çayan benim için başka bir şey. Neyse, yani kısaca ‘’Mahir’i elimden alamazsınız’’ diyeyim. Hele TKP’lilere Mahir’i bırakacak hâlim yok, kusura bakmayın. Kendinize uğraşacak başka iş bulun diyeceğim. 

Kemal Can: Biraz önce de söyledim, her türlü siyasi kimlik pozisyonu için, kendisinin mensup olduğu şeyin gereği ile ilgili ne yaptığı değil, sürekli başkalarının sicilini tutmak üzerine bir motivasyonun çok bir anlamı yok. Bir tatmin verebilir, böyle mutlu olabilirsiniz, ama sahiden birilerini hırpalama enerjiniz varsa, hakikaten bunu hak etmiş olanlara yöneltin.

Ruşen Çakır: Evet, Haftaya Bakış’ı noktalıyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere herkese çok teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.