Dr. Ezgi Başaran Şam izlenimlerini anlatıyor: “İstanbul’dan hiçbir farkı yok”

Oxford’da Ortadoğu ve Siyaset Öğretim Üyesi Dr. Ezgi Başaran, rejim değişikliğinin ardından bir hafta geçirdiği Şam’daki gözlemlerini aktardı. Başaran; İslamcı bir hava olmadığını, kadınların kamusal alanda güçlü biçimde yer aldığını ve Türkçenin kentte neredeyse ortak dil konumuna geldiğini vurguladı. Ayrıca Ezgi Başaran’ın haftalık yazılarına da buradan ulaşabilirsiniz.

Oxford Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ezgi Başaran, rejim değişikliğinin ardından yeni bir kitap için araştırma amacıyla gittiği Şam’da bir hafta geçirdi ve Medyascope’ta Ruşen Çakır’a izlenimlerini aktardı. Kürtler, Araplar ile Türkler arasındaki kesişim noktalarını araştırmak için Şam’ı seçtiğini belirten Başaran, başkentte topladığı bilgilerin kendi önyargılarının büyük bölümünü sarstığını vurguladı. Başaran’ın gözlemleri, kentle ilgili yaygın algıların çoğunu çürütür nitelikteydi.

“Şam sokaklarında İstanbul’da nasıl dolaşıyorsam öyle dolaştım” diyen Başaran, bir an bile rahatsızlık hissetmediğini söyledi. Kadınların şehrin her köşesinde görünür olduğunu aktaran Başaran, anne-kız gruplarından dörtlü-beşli sohbet halkalarına uzanan canlı bir kamusal yaşam gözlemlediğini anlattı. Suriyeli kadınların batılı bakışın ima ettiği biçimde bir “kurtarılmaya ihtiyaç duymadığını” vurgulayan Başaran, “Onlar kendilerini şehrin tam ortasına kazımış durumdalar” dedi.

Dr. Ezgi Başaran Şam izlenimlerini anlatıyor: "İstanbul'dan hiçbir farkı yok"
Dr. Ezgi Başaran Şam izlenimlerini anlatıyor: “İstanbul’dan hiçbir farkı yok”

“İslamcı hava yok, gece hayatı sürüyor”

Başaran, Şam’da İslamcı bir atmosfer olmadığını kesinlikle vurguladı ve kentte, dışarıdan kapalı görünen, akşam 11’den itibaren kapı açan iki-üç bar ile disko niteliğinde mekânların işlev gördüğünü aktardı. Osmanlı konaklarından dönüştürülen restoran ve kafelerin kalabalık olduğunu, nargile kültürünün canlılığını koruduğunu anlatan Başaran, mekânlarda Türkçe parçaların çalındığını da ekledi. “Nihat Odabaşı’nın kliplerine hayatımda ilk kez Şam’ın kafelerinde rastladım” diyen Başaran, kentteki kültürel dinamizmin kendisini şaşırttığını belirtti.

HTŞ’nin İdlib’den Halep üzerinden Şam’a geldiği ilk on günde, çoğunluğu yabancı uyruklu sakallı savaşçıların ellerinde uzun namlulu silahlarla çarşılarda dolaşmasının ciddi rahatsızlık yarattığını aktaran Başaran, bu dönemin kısa süre içinde kapandığını söyledi. Savaşçıların yalnızca başkanlık sarayı çevresindeki belirli noktalarda konuşlandığını gördüğünü belirten Başaran, “Şam’ın ana arterlerinde dolaşmakla İstanbul’un İstiklal Caddesi’nde dolaşmak arasında en ufak bir fark yok” dedi.

Dr. Ezgi Başaran Şam izlenimlerini anlatıyor: "İstanbul'dan hiçbir farkı yok"
Dr. Ezgi Başaran Şam izlenimlerini anlatıyor: “İstanbul’dan hiçbir farkı yok”

Esad’a ortak nefret, geleceğe temkinli umut

Başaran, kentteki en sekülerden en dindarına kadar tüm kesimlerin Esad’a karşı derin ve ortak bir nefret beslediğini gözlemledi. Emevi Camii’nde Cuma hutbesini okuyan ve İstanbul’un Fatih ilçesinde 11,5 yıl yaşamış imamla da görüşen Başaran, onun da “iyi ki Esad gitti” dediğini aktardı. “Bu kadar ortak bir nefrete ne Mısır’da ne Tunus’ta tanık olmadım” diyen Başaran, savaşın bitmesini ve Esad’ın gitmesini halkın her kesiminin paylaştığı bir rahatlama olarak tanımladı.

Halkın öncelikli sorusunun demokrasi değil, ekonomik toparlanma olduğunu gözlemleyen Başaran, insanların “üç işte çalışıp 90 dolar kazanırken 120 pound elektrik faturası ödemenin ne zaman biteceğini” sorduğunu aktardı. Altyapının çökmüş olduğunu ve kısa vadede geri dönüşü olmayan ciddi yatırımlar gerektiğini vurgulayan Başaran, buna karşın sokaktaki enerji ve dinamizmin kendisini derinden etkilediğini söyledi.

Türkçenin kentte beklenmedik bir yaygınlık kazandığını aktaran Başaran, önemli karar mercilerindeki isimlerin büyük çoğunluğunun en az 5 ila 10 yıl Türkiye’de yaşadığını ve akıcı Türkçe konuştuğunu söyledi. Arapçaya neredeyse ihtiyaç duymadığını belirten Başaran, özellikle çocuklar arasında kusursuz Türkçe konuşanlarla karşılaştığını; ancak Türkiye’de doğup büyüyen bu çocukların bir bölümünün Şam sokaklarında dilencilik yaptığını da üzüntüyle aktardı. Türkçe bilmediği için iletişim kuramayan ebeveynlerin çocuklarını aracı olarak kullandığını da gözlemleyen Başaran, bu tabloyu duygusal açıdan yoğun bir an olarak niteledi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Suriye’de rejim değişti. Ülke yeniden inşa oluyor. Peki nasıl oluyor? Neler oluyor? Esas toplum neler yaşıyor? Bunları işte geçen hafta Şam’a gidip bir hafta orada kalan eski gazeteci diyeceğim ama hâlâ gazetecilik damarı duran Oxford’da Orta Doğu ve siyaset dersi veren Doktor Ezgi Başaran’la konuşacağız. Ezgi, merhaba.

Ezgi Başaran: Merhabalar. Merhabalar.

Ruşen Çakır: Evet, yazını okudum ve siyaset bilimci ama gazeteci, ikisinin birden olduğu bir şey gördüm. Öncelikle şunu söyleyeyim, onu özellikle vurgulayalım; sen sadece Şam’daydın bir hafta.

Ezgi Başaran: Ben sadece Şam’daydım. Evet.

Ruşen Çakır: Çünkü Suriye deyince aklımıza Lazkiye geliyor, Süveyda geliyor, Rojava geliyor, Halep geliyor tabii ki ama sen Şam’daydın ama anladığım kadarıyla bir hafta da yetmemiş. Niye gitmiştin?

Ezgi Başaran: Ben yeni bir kitap üstünde çalışıyorum. Yani Araplar, Kürtler ve benim hep bir böyle kesişme noktaları üstüne genelde çalışmalarım, yazılılarım, kitaplarım. Yine işte Kürtler, Araplar ve Türkler bir çerçevesine nereden gireceğimle ilgili çeşitli ipuçları aramaya gittim Şam’a. Şam tabii ki yani başkent ve hep korunaklı bir noktadaydı ama Halep’e gitmediysem de işte Deyrizor’a gitmediysem de o kadar oradan insanların artık, yani bir de yeni rejimin gelmesiyle Suriye’nin her yerinden insanların tabii ki orada bulunduğu bir yer Şam ve yani ‘‘ben doğma büyüme Şamlıyım’’ diyen biriyle de çok karşılaşmadım açıkçası. ‘‘Ben Deyrizorluyum’’, işte ‘‘İdlip’ten geldim’’, ‘‘Haseke’den geldim’’ filan gibi şeyler var. Yani şunu ifade etmek için söylüyorum; İstanbul Türkiye’yi tam olarak göstermese de bir yandan da gösterir ya, Şam’da öyle bir yer işte.

Ruşen Çakır: Peki burada şunu sormak istiyorum. Şimdi El-Kaide’nin eski yöneticisi sakalıyla, kravat taktı ama sakalıyla orada, bakıyoruz güvenlik güçleri dediklerimiz yine sakallarıyla orada. Yani bir biatçı konsepti var. Ve Suriye’de ne olduğu, Şam’da ne olduğu merak ediliyor. Rejimin nasıl bir şey üzerine inşa edildiği… Mesela şunu soracağım: Bir İslam rejimi havası var mı?

Ezgi Başaran: Hiç yok. Hiç yok yani. Zaten bir yandan da böyle alelacele yazmak istedim bunları. Çünkü bizim Türkiye’den baktığımızda da, işte buradan Oxford’dan baktığımızda da… İşte bir Fransız arkadaşımla konuşuyordum, ‘‘Sen ne giydin? Orada nasıl dolaştın?’’ gibi sorular sordu. Şimdi Suriye gerçekten Osmanlı’dan gelen paşaların olduğu, Osmanlı’nın çok önemli merkezlerinden biri olan, dünyanın en çok şehirleşmiş yerlerinden biridir mesela. Dolayısıyla yani bir ‘‘Afganistan, Taliban geldi’’ filan böyle bir şey asla yok. Ben Şam sokaklarında, İstanbul’da nasıl dolaşıyorsam öyle dolaştım. Bir saniye bile bir rahatsızlık hissetmedim. Böyle dolaştım. Ve yani kadınlar her yerdeydi. Şimdi şöyle söyleyeyim. Bu HTŞ İdlip’ten Halep’i alarak Şam’a geldiğinde elbette HTŞ olarak geliyor ve senin de sözünü ettiğin gibi işte sakallı ve çoğu da yabancı, Rus yani Çeçen ve işte Özbek savaşçıların sokaklarda dolaştığı bir 10 gün yaşanmış ve bu da tabii ki işte çarşıda, her zaman tabii şeyin kaynadığı çarşılarda çok rahatsızlık yaratmış, bu sakallı insanlar. Yani sakallıdan öte asker, elinde uzun namlulu silahlarla ve asker kıyafetleriyle dolaşan bu adamlar çok rahatsızlık yaratmış. 10 gün sürmüş. Ve yani bir şekilde Ahmed eş-Şara bunu çekmiş. Çekmeyi başarmış. Tabii ki ben olmadık yerlere gittim dediğin gibi gazetecilik şeyiyle. Orada askerleri de bu sakallı askerleri de gördüm ama bunlar dağın yani Kasiyun dağının üstünde, işte başkanlık sarayının çevresindeki çeşitli oluşumlar içerisindeydi. Şehirde hiç karşıma çıkmadı açıkçasını söylemek gerekirse. Sakallı adamın varlığı yani tam olarak analitik olarak ne ifade ediyor bize bilgi olarak, bizi nereye götürür onu da bilmiyorum ama en azından savaşçı görmedim Şam’da. İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde dolaşmanızla Şam’ın ana arterlerinde dolaşmanız arasında en ufak bir fark yok.

Ruşen Çakır: O zaman eğlence hayatı, gece hayatı vesaire gibi şeyler de var mı yoksa bir sınırlama söz konusu mu?

Ezgi Başaran: Var ama şimdi bunların olması yani demokrasinin varlığı veya çok işte şey anlamına da gelmiyor yani. Elbette yine söyleyeyim, Asmalı Mescit gibi bir yeri var. Orada iki üç tane dışarıdan kapalı hani böyle camı gözükmeyecek ve akşam 11.00’de açılan iki tane bar disko diyebileceğim bir yer var. Onun dışında ama restoranlar, işte kafeler, bu böyle Osmanlı evlerinin tabii bir mutenalaştırma süreci 1970’lerde yaşanmış ve o köşkler el değiştirmiş. Yani Yahudilerin, Hristiyanların işte Sünni Osmanlı ayanlarının şeyleri el değiştirmiş ve onların hepsi bildiğiniz güzel nefis yemeklerin olduğu, sohbet edildiği, işte inanılmaz bir nargile kültürünün olduğu yerler yani. Ve mutlaka bir Türkçe parça çalınıyor. Nihat Odabaşı’nın yönettiği klipler dönüyor. Yani hayatımda ilk kez onları da Şam’ın kafelerinde gördüm. Çok ciddi bir dinamizm ve hareket var. Yani Araplar şu kelimeden artık tiksinmiş vaziyette. Lübnanlılar da onu söylüyor. Geçen gün işte eşimle de konuşuyordum. Lübnanlı arkadaşlarımız, ‘‘Bize dirençli demeyin artık. Biz dirençli olmaktan bıktık’’ diyorlar ama çok dirençliler. Biz de biraz öyleyizdir ya. Yani başımıza gelmedik kalmadı. Yine de biz böyle bir şeye karar vermişiz; umutlu olmaya, devam etmeye karar vermişiz. Suriyeliler de öyle. Yani savaştan çıkmış bir halk değil gördüğüm.

Ruşen Çakır: Peki, yazında da bunu ele almışsın; ileriye doğru bakışlarında bir kararlılık ve umut gördüm yazıda. Yani insanlar gelecek konusunda çok karamsar değiller, en azından senin konuştukların.

Ezgi Başaran: Yok. Kesinlikle öyle bir şey yok. Yani büyük bir şeyi kapsama da yok; ‘‘Geldi bizi kurtardı’’ vesaire. Yani tabii ki böyle İdlip’ten onunla birlikte oraya gelen ve işte 15 yaşından beri savaşan insanlar 30 yaşında. Öyle düşünün. Tabii ki ‘‘Şara iyi’’ falan filan diyorlar ama genel olarak ben büyük bir hani ‘‘müthiş bir adam’’ filan diye bir şey duymadım. Herkes temkinli. ‘‘Şu anda iyi gidiyoruz, çok zor bir dönem.’’ diyorlar. Ama ortak olarak ben hayatımda böyle bir nefret simgesi, yani en sekülerinden en dindar mütedeyyinine kadar… İşte Emevi Camii’nde geçen hafta hutbeyi veren imamla da konuştum. 11,5 yıl Fatih’te yaşamış. Ondan işte bir Alevi vatandaşa kadar da ‘‘İyi ki bu Esad gitti.’’ diyorlar. Böyle bir boğuntu, böyle bir nefret ne Mübarek altında yaşamış Mısırlıdan ne Ben Ali altında yaşamış Tunuslu’dan ben böyle bir ortak nefret görmedim. Böyle bir şey görmedim. O yüzden her şey düne göre daha iyi. En azından savaş bitti ve Esad gitti.

Ruşen Çakır: Anladığım kadarıyla senin Şam’da birtakım entelektüellerle de hocalarla da sohbet etme imkanın oldu. Kadınlarla da oldu. Kaygı denince, ileriye yönelik kaygı denince en çok neye dikkat çekiyorlar? Mesela çok kötü bir ekonomi var şu anda. Yani yıkılmış bir ülkenin inşası vesaire. Ama onun dışında bir de etnik gruplar, farklı gruplar, çatışmalar, ki en son sen oraya gitmeden kısa bir süre önce bitmiş olan Kürtlerle yaşanan gerginlik vesaire.

Ezgi Başaran: Evet. Şimdi biliyorsun sen de ben de yani biz Türkiye’nin Kürt hareketini yakından takip eden insanlarız ve onların külliyatını da iyi okumuş olduğumuzu da düşünüyorum. Fakat Suriye’de yani en azından Şam’daki Araplar ve Kürtler içinde SDF’ye yani daha doğrusu PYD, YPG’ye karşı ciddi bir, nasıl söyleyeyim, öfkeden de öte bir bıkkınlık, bir hayal kırıklığı sezdim. Bunu sadece Araplardan ve entelektüellerden değil. Yani oradaki Şamlı Kürtlerden de ‘‘Bizi ilgilendirmiyor onların ne yaptığı, çok yanlış yaptılar’’ gibi şeyler duydum. Ve bunu en alt sınıf diyebileceğim bir bölgede gezdikten sonra da Şam Üniversitesi’ndeki sohbetlerimde de gördüm. Dolayısıyla şeye çok dikkat ettim, yani belli bir tarafın sözcüsü olmamak için onu anlamak istedim yani. Ve bu beni çok şaşırtı. Çünkü bizim en azından Rojava’dan aldığımız bilgiler hani Rojava’nın Rakka ve Deyrizor’daki yönetiminin bu kadar hayal kırıklığına uğrattığı, en azından oradaki Arapları bu kadar boğduğu bilgisi bende yoktu. Ben böyle düşünmemiştim. Benim en azından Kürt kaynaklarımdan aldığım bilgi, şimdi oraya gitmeyince tabii bilemiyorsun işte, aldığım bilgi böyle değildi. Şimdi Şam’dan başka bir bilgi aldım. Dolayısıyla şimdi Rojava’ya gidip konuyu irdelemek gerekiyor. Onun dışında bir İsrail korkusu var ama öte yandan da ondan daha çok zannediyorum tekrar Esad güçlerinin İran üstünden veya Hizbullah desteğiyle hâlâ böyle çeşitli komplo teorileriyle hiç beklemediğim insanlardan işte 3.000 tane Şam’da uyuyan hücre var. Bunlar eski Esad rejiminin şeyleri. Şu kadar zamanda yani hiçbir bence mesneti olmayan bir silah girişi olduğu onlara ve bir anda bir kontra işte tekrar bir darbe yapılabileceğine dair ciddi ciddi bir endişe var açıkçası. Bu da tabii Aleviler için çok iyi bir şey değil.

Ruşen Çakır: Peki Türkiye’ye bakış nasıl?

Ezgi Başaran: Yani şimdi bunu da beklemiyordum ben. Yani ben Suriye politikasını Türkiye’nin sıkça eleştirmiş bir kişiyim. Tabii ki Suriye’deki ihtiyacı olan, ben Suriyeli mültecilerin de, Suriye’den kaçan insanların da kendim de bir göçmen olarak göçmenliğin nasıl bir şey olduğunu ve kimsenin aslında ülkesini çok severek terk etmediğini, bir maceraya atıldığını bildiğim için ben her zaman Suriyeli mültecilerin çokça yani sarıp sarmalanması gerektiğini düşündüm, rakam tabii çok artıp Türkiye halkına da yük olduğu durumları bilerek. Ama yani Türkiye’nin ne askerî şeylerini destekledim ne de Suriye’deki stratejisini destekledim. Sonuç itibarıyla belli uzun düşünülmüş bir stratejinin sonucu olmasa da bu İdlip’te ciddi manada HTŞ ile son 2016’dan beri ilintili İdlip’e destek veren bir Türkiye istihbaratı var. Ve bunların getirdiği tabii çok güvenilir ilişkiler var şu andaki Suriye devletiyle ilgili. Onun dışında halkta da ben hayatımda bu kadar, yani Türkçe konuştuğum için — Azerbaycan’a gitmedim öyle söyleyeyim — Türkiye dışında bu kadar sevildiğim, bu kadar hani selam verildiğim ve durdurulup ‘‘Çok teşekkür ederiz. Siz de demek artık turist olarak buraya geliyorsunuz.’’ diye sevinilen başka bir başkent görmedim. Yani şu anda bütün önemli mekanlar, önemli karar mercilerinde olan insanların en az 5, 10 yıl Türkiye’de yaşadığı, su gibi Türkçe bildiği yani dolayısıyla Türkçe konuşabilen akademisyenler için de müthiş bir ortam olduğunu söylemek isterim. Yani ben Arapçamı çok az kullanma ihtiyacı duydum. Türkçeyi çok iyi konuşamayan durumlar olduğunda tabii ki şey yaptım ama yani Türkçe konuştum herkesle öyle söyleyeyim ve kusursuz Türkçeler, hele çocuklarda. Ama şöyle bir şey var: Sokaklarda yine bizim hani üzüldüğümüz, biraz da yukarıdan baktığımız Suriyeli çocukların aynen Şam’a gelip yine dilendiğini ve mükemmel Türkçeleriyle dilendiğini söylemek isterim. Yani Türkiye’de doğmuş Suriyeliler tekrar “Bizi polis kovdu abla. Sen ne zaman geldin buraya? Ben senden önce geldim” filan. Türkçe konuşunca da çeşitli insanlar bana kendisi Türkçe konuşamayan ama kızı Türkçe konuşan insanlar kızlarıyla konuşturdular filan. Yani biraz duygularımın filan da böyle karman çorman olduğu bir geziydi açıkçası. Herkese tavsiye ederim. Şam’a gitmek çok kolay.

Ruşen Çakır: Gözle görünür bir yoksulluk da var anladığım kadarıyla Şam’da.

Ezgi Başaran: Evet. Çok çok ciddi soyulmuş bir halk var. Yani neşesi soyulmuş, parası soyulmuş ve savaştan önce de Esad döneminde çok eziyet çekmiş bir halk var. Buna rağmen ben böyle bir dinamizm ve enerji beklemiyordum. Yani hayatı itekleyerek… Bir de kadınlar arasındaki sohbetin yoğunluğunu böyle hissedersiniz ya. Yani bilmiyorum ben kadın olduğum için de bunu birebir fark ettim. Bir arada işte üçlü dörtlü gruplar bir sohbet bir destek bir çantadan küçük bir kurabiyeyi paylaşıp sonra hemen bir nargile içmek. Anne kız, işte dörtlü beşli gruplar. Yani ben çok güvendim ve Suriyeli kadınların en azından Batılı bakışa göre bir kurtarılmaya ihtiyacı olmadığına garanti verebilirim. Onlar kendilerini ciddi biçimde şehrin tam orta yerine kazımış durumdalar şu anda. Ve bence ne Şara… Yani her şey bir anda kötüye gidebilir Orta Doğu’da. Bunu biliyoruz. Yani gidip Şara’yı öldürebilirler. Şara’nın altındakiler öyle yapabilir. Ama şunu unutmamak lazım. Ahmed eş-Şara Şamlı bir adam. Golan Tepelerinden geliyor ama Şamlı bir ailenin özel okula gitmiş oğlu. Son derece seküler ve Gamal Abdünnâsır yani Mısırlı Arap milliyetçisi ve Mısırlıların Atatürk’ü denilen bir adama hayran babası var. Ve kendisi de bunu en son Mısır heyetine söylemiş bir adam. Yani çok değişik bir cihatçı şeyi var. Yani şimdi Ankara’nın Çukurambar gibi bir yerini düşünün. Mezzeh. Orada babasının süpermarketi varmış. Ve konuştuğu Arapçanın olabilecek en üst seviye, en elit Arapça olduğunu da söyleyebilirim Şara’nın. Yani öyle bizim sandığımız gibi değil. Şimdi ismini vermeyeyim, hem Alevilerin hem işte Kürtlerin sürekli IŞİD’li işte El-Colani dediği adam tam olarak öyle bir adam değil, onu da söyleyeyim. Yani bir değişim var. Müthiş bir transformasyondan bahsediyoruz ama aslında ailesi öyle değil yani. Belli bir klasik bir cihatçı, bir Bağdadi, ki o da aslında elit bir yerden geliyor veya Usama Bin Ladin, ama Riyadlı değil. Yani Suriyeli olmak çok önemli bir kültür birikimi. Yani bir Arap tarihi ve siyaseti işte Oxford’da bütün bunları anlatan hocaların büyük bir Suriye aşığı ve Şam aşığı olduğunu söylemek isterim. Osmanlı’nın da çok önemli bir merkezi olduğunu…

Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyorum. Biliyoruz ki Batı dünyası bayağı destek veriyor. Ama aynı zamanda da oraya gözünü dikmiş durumda birçok anlamda; yatırım yapmak vesaire. Bir hareketlilik, sokağa yansıyan böyle bir hareketlilik var mı? Yani yeniden inşa var mı?

Ezgi Başaran: Var. Şimdi çeşitli çok büyük alanlarında bir konsorsiyumlar var ve bunların çoğunu Amerikalılar yönetiyor. Bunların bir parçasında Türkiyeli, işte mesela limanı %15 o konsorsiyumda Kalyon var. Kalyon yönetecek ama yani bizim hani en büyük ithalat şeyimiz inşaat şirketleri, çok ciddi bir para ve kısa vadede geri dönüşü olmayacak yatırımlar gerekiyor. Benim orada konuştuğum çeşitli Türkiye devletini bilen kaynaklarım çok fazla Türkiye’den şey gelemediğini çünkü asıl sermayenin Suudi Arabistan’dan geldiğini ve bunun ancak işletmecisi olabileceğini Türkiyelilerin ifade ediyor. Ama buna da çok tabii ki teşne, yani emin olun AKP’nin klientalist iş adamları bu fırsatı değerlendirecektir. Buradan nemalanacaktır. Ama çok doğru söylediğin gibi Ruşen, burada ana aktör Amerikalılar ve Amerikalıların altında Suudlar ve Katarlar. Yani bizim öyle bir sermaye birikimimiz olmadığı için, ama Türkiye’nin de inanılmaz bir soft power’ı var diyeyim. Ve çok ciddi bir güven var Türklere. Ve en önemlisi dil. Yani herkes Türkçe konuşuyor. Herkes Türklerle iş yapmak istiyor. Türkiye’nin de bundan nemalanacağına bir şekilde eminim yani. Ama şu anda büyük ana aktör Amerikalılar ve Suudlar.

Ruşen Çakır: Peki, sonuçta nasıl toparlayalım? Bir haftalık Şam izlenimlerinden hareketle ülkenin önünün açık olduğunu görüyorsun.

Ezgi Başaran: Ben öyle düşünüyorum. Yani şimdi şöyle söyleyeyim. Başta eski bir cihatçının olması… Ortada bir demokrasi konusu yok bir kere. Yani ‘‘Ne zaman demokrasi gelir?’’ diye bir soru sokakta yok. ‘‘Üç tane iş yapıp da ancak 90 dolar kazanıp ondan sonra da 120 pound elektrik parası ödeme dünyası ne zaman biter? Bu ne zaman biter?’’ sorusu var. İşte çarşılar, pazarlar, tabii ki hareket var. Bizim gibi yemeği çok seven ve çok güzel yemekler yiyen bir halk. Ama onun dışında yani bütün altyapı çökmüş vaziyette. Bunların yapılması lazım öncelikle. Ben ama ciddi çatlaklar olduğunu gördüm ve bunu iyi anlamda söylüyorum. Ben siyasi çatlaklara bayılırım. Oradan çok faydalı şeyler çıkar çoğunlukla. Halk ciddi manada konuşuyor ve korku duvarları gitmiş vaziyette. Ben çok büyük bir saygı ve mutlulukla döndüm. Sadece yani her okuduğumuz şeye inanmamamız lazım diyorum. Yani hem Batı’nın eski İslamcı bir şeyi işte nasıl portrelediği veya işte Kürt tarafının nasıl portrelediği, Alevilerin, Dürzilerin; onun dışında da bir Şam var. Ve bu Şam’ın İstanbul’dan da bir farkı yok şu an itibarıyla. Tabii ki biz 20-30-40 yıl öndeyiz altyapı bakımından ama kültürdaşlık ve nasıl söyleyeyim, bir Osmanlı şehri orası İstanbul gibi. Ve bizim zannettiğimiz gibi her Arap aynı Arap değil. Çok ciddi bir kültür birikimi var ve bizim yani bir Suriyeliler anlayışımızın filan da çok problemli olduğunu düşünüyorum. İnşallah onlara biraz çentik atabilmişimdir ve bütün akademisyen, gazeteci arkadaşlarıma da en yakın zamanda Şam’a gitmelerini öneririm. Türk Hava Yolları uçuyor. Bu da büyük bir lüks yani.

Ruşen Çakır: Ben de çok gitmek istiyorum ama maalesef yurt dışı çıkış yasağım var. Onun için gidemiyorum.

Ezgi Başaran: İşte bu da bizim ayıbımız. Bence tam burada ne diyebiliriz biliyor musun Ruşen? Söyleyeceklerimiz bu kadar, iyi günler.

Ruşen Çakır: Evet, Ezgi Başaran’a çok teşekkür ediyoruz, bize Şam izlenimlerini anlattı. Çizilen ya da yansıtılanın ötesinde birtakım gözlemlerini anlattı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.