Serkan Turgut ile söyleşi: İzmirliler Kürt sorunu ve çözüm sürecine nasıl bakıyor?

Bayetav İzmir Barometresi 2026 Kış Raporu ve Çözüm Süreci araştırmasının  koordinatörü Dr. Serkan Turgut, Kürt meslesinde atılan somut adımlara yaklaşımları ve İzmir’de Kürt meselesinin nasıl şekillendiğini Ruşen Çakır’a değerlendirdi.

Çözüm sürecinin başta Türkiye olmak üzere İzmir açısından da önemini belirten Dr. Serkan Turgut, meselenin İzmir gündeminde çok az yer aldığını söyledi. Turgut, Bayetav İzmir Barometresi 2026 Kış Raporu ve Çözüm Süreci Araştırması için “En önemli iki muhalif şehirden biri olan İzmir için çözüm sürecini vesile kılıp Kürt meselesine bir projeksiyon sunmak istedik” dedi.

Serkan Turgut ile söyleşi: İzmirliler Kürt sorunu ve çözüm sürecine nasıl bakıyor?
Serkan Turgut ile söyleşi: İzmirliler Kürt sorunu ve çözüm sürecine nasıl bakıyor?

“Sorular aktöre duyulan güveni ölçüyor”

Araştırmaya göre İzmir’de çözüm sürecine destek yüzde 51, karşıtlık ise yüzde 49 seviyesinde olduğunu söyleyen Turgut, bu tabloyu “İzmir’in ikiye bölünmesi değil, Türkiye’deki siyasal ve kültürel kutuplaşmanın yansıması” olarak yorumladı. Türkiye genelindeki araştırmalarda desteğin yüzde 57–58 bandında olduğunu belirten Turgut, İzmir’in sonuçlarının ülke ortalamasından büyük bir sapma göstermediğini söyledi.

Araştırmada, çözüm sürecinin hangi siyasi aktör tarafından yürütüldüğüne göre destek oranlarının değiştiği görüldüğünü; Cumhur İttifakı seçmeninin önemli bir kısmının mevcut süreçte destek verirken aynı seçmen kitlesinin CHP’nin yürüttüğü bir sürece daha mesafeli olabileceğinin ortaya konduğunu, CHP seçmeninde ise ters yönde bir eğilim gözlendiğini söyleyen Turgut, “Sorular aktöre duyulan güveni ölçüyor; meseleye verilen yanıt siyasal kimliğe göre değişiyor” dedi.

Serkan Turgut ile söyleşi: İzmirliler Kürt sorunu ve çözüm sürecine nasıl bakıyor?
Serkan Turgut ile söyleşi: İzmirliler Kürt sorunu ve çözüm sürecine nasıl bakıyor?

“Kürt halkının hak talepleri ayrıcalık talebi olarak görülüyor”

Turgut, DEM Parti seçmeninde destek oranının geçmişteki yüzde 90 seviyesinden yüzde 70’e gerilediğini belirterek bu düşüşte Suriye’deki gelişmelerin etkili olabileceğini söyledi. Ancak aynı seçmen grubunda iktidarın samimiyetine duyulan güvensizlik oranı yüzde 74’e ulaştı. Turgut, bu tabloyu “ilkesel destek ama temkinli yaklaşım” olarak tanımladı.

Turgut, araştırmaya katılanların yaklaşık yüzde 66’sının Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını düşündüğünü; buna karşılık Kürt katılımcıların yüzde 66’sının ayrımcılığa maruz kaldığını söyledi. Çoğunluk açısından eşitliğin “yasalarda açık bir ayrımcılık olmaması” şeklinde algılandığını belirten Turgut, Kürtlerin hak taleplerinin ise çoğu zaman “ayrıcalık talebi” olarak okunduğunu söyledi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. BAYETAV İzmir’de bir vakıf, Bir Arada Yaşarız Vakfı ve düzenli olarak her mevsim İzmir’in nabzını tutuyorlar. Barometre olarak yayınlıyorlar ve biz de bunları başından itibaren sizlere aktarıyoruz, konuşuyoruz. Bu seferki kış 2026 barometresinde ilginç bir şey var. Önemli bir çalışma var. O da İzmirlilere çözüm süreci ve Kürt sorunu sorulmuş. İşte bu konuyu araştırmanın koordinatörü Doktor Serkan Turgut’la konuşacağız. Serkan, merhaba.

Serkan Turgut: Merhaba Ruşen hocam. Selamlar.

Ruşen Çakır: Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim: Çok iyi bir fikir bunu yapmak ama görüyorum ki çözüm sürecine ya da terörsüz Türkiye sürecine yönelik kamuoyu ilgisi her geçen gün bayağı bir azaldı. Siz yine buna rağmen yaptınız. Bunu düşünmediniz mi? Yani soracağımız insanlar “Ne soruyorsunuz, neden bahsediyorsunuz?” der diye endişeye kapılmadınız mı?

Serkan Turgut: Çok haklısınız. Zaten sonuçlarımızın içerisinde bu da var. Çözüm süreci gündeminde, en azından İzmir gündeminde çok az yer tutan bir konu ne yazık ki. Ama oldukça önemli bir mesele. İzmir açısından da önemli, Türkiye açısından da önemli. Biz sadece çözüm sürecini buna odaklamayıp aslında verilerin ötesinde bir neden arayışını, yani İzmir’de bu konuda ne düşünüyorlardan ziyade “İzmirli bunu neden düşünüyor?” diye sormayı denedik ve Kürt meselesinde olası çözüm süreci sonrasında nasıl somut adımlara yaklaşımlar, nasıl çözüm süreci ve Kürt meselesi nasıl çerçeveleniyor, böyle bir meselenin olup olmadığı konusunda İzmirli ne düşünüyor? Aslında bunu anlamaya çalıştık. O bakımdan biraz daha böyle çözüm sürecini vesile kılıp onun ötesinde İzmir’den, iktidara muhalif olduğu düşünülen bir şehirden Kürt meselesine bir projeksiyon sunmak istedik aslında.

Ruşen Çakır: Şimdi burada çok ilginç veriler var. Öncelikle en çarpıcısı; tam ortadan ikiye ayrılmış insanlar. Sürece destek verenler ve destek olmayanlar. Şimdi daha önceki verilere kıyasla destek artmış ama %51. Yani %51’e %49 bu. Böyle İzmir ikiye bölünmüş gibi yani az farkla “Çözüm süreci iyi olur.” diyenler var. Bir; bu neden sence böyle? İki; bu Türkiye’yi ne derece yansıtıyor olabilir? Yani İzmir’e çok özgü bir olay mı sence bu?

Serkan Turgut: Türkiye çapında yapılan çalışmalara da baktığımızda Ruşen hocam, çok büyük farklılıklar görmüyoruz. %57-%58 bandında bir çözüm süreci desteği var. O anlamda çok büyük ve istisnai bir durum söz konusu değil İzmir’le ilgili. Evet haklısınız. İkiye bölünmüş bir tablo söz konusu ama ikiye bölünen aslında İzmir’de yaşayanların, hatta bu soruyu Türkiye çapında da sorabiliriz, Türkiye’de yaşayanların çözüm sürecini ne kadar istediklerini anlatan bir veri değil aslında. Yani bu ülkenin bölünmüş siyasal ve kültürel ortamının bir göstergesi durumunda. Yoksa buradan bakıp şunu söyleyemeyiz: “İzmir’de yaşayanların %49’u çözüm sürecine karşı.” dememiz söz konusu değil. Zaten bizler bu çalışmada, mesela hemen bunu biraz somutlaştırmak isterim, sorularımızdan bir tanesi de “Çözüm sürecinin aktörü CHP olmuş olsaydı bunu nasıl desteklerdiniz?” sorusuydu. Yani aslında mesele aynı. Ama aktör değişirse insanların buna yanıtı değişecek mi dedik. Bakın çok önemli. %23 oranında Cumhur İttifakı’na oy veren kesim desteklenmeyeceğini söylüyor. %21 oranında CHP seçmeni destekleyeceğini ifade ediyor. Şimdi çok simetrik ama büyük bir kayış var. Şimdi burada bunu anlamamız gerekiyor aslında. Yani sorduğumuz sorular bugün neyi sorduğumuzdan bağımsız olarak bu işin başındaki aktörlere duyulan güveni ve siyasal kutuplaşmayı gösteren meseleler hâline geliyor.

Ruşen Çakır: Şimdi onlara geleceğim, belli bir şeyde gidelim. Bu aktörlere güven meselesi; mesela baktığımız zaman destek verenlerin büyük ölçüde iktidar yanlısı olduğunu görüyoruz. Yani Cumhur İttifakı seçmeni. CHP seçmeninde %66 karşı çıkan var ki İzmir için bu önemli. Zafer Partisi seçmeninde %94. Bu da tabii ki aktörlerle ilgili bir şey herhalde. Ama burada ilgimi çeken bir husus, Suriye ile bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum, DEM Parti seçmenindeki bir zaman %90 olan desteğin %70’e düşmesi.

Serkan Turgut: Evet. Zaten 7 puanlık bir artış gözlemledik biz çözüm süreci desteğinde. Buna baktığımızda İzmir’de yaşayan Cumhur İttifakı taraftarlarında bir yükselme söz konusu. Desteklerinde bir yükselme var. Ve DEM Parti seçmeninde bir gerileme var. Aslında Suriye’de yaşanan olaylar, iktidarın burada almış olduğu kararlar, sürece dahil olma şekli kendi seçmeni içerisinde, oy verenleri içerisinde bu işin yine güvenlik paradigmasının dışında olmayacağına dönük bir konsolidasyon yaratıyor ve Cumhur İttifakı destekçilerinin sürece ilişkin desteğini artırıyor. Ama aynı durum bu sefer DEM Partisi içerisindeki insanların sürecin çok da hayatlarında bir şey dönüştürmeyebileceğine yönelik bir kayma yaratmış durumda. Ama yine de %70 oranında bir destek olduğunun altını çizmek istiyorum. 

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle bir şey var; başka bir bulguda aktörlere güvensizlik meselesinde DEM Parti’nin oranı da şaşırtıcı bir şekilde yüksek. Yani hem “İktidar çözüm sürecinde ne kadar samimi?” sorusuna, öyle bir soru soruyorsunuz araştırmada; DEM Partililerin de %74’ü iktidarın samimiyetine inanmıyor. Burada garip bir durum var. Hem bir taraftan süreci destekliyor hem de bir taraftan iktidara güvenmiyor. Yani bu çok önemli bir aslında. Bu sürecin başından beri dile getirdiğimiz “Kürt sokağı nasıl düşünüyor?” diye sorduğumuzda karşımıza çıkan bir temkinli iyimserlik diye bir laf vardı. Sonra o Suriye’den sonra iyimserlik yerine kötümserlik almaya başladı. Tam da siz o zamana denk geldiniz. İktidara bu güvensizlik çok kritik bir husus değil mi? 

Serkan Turgut: Çok haklısınız. Zaten kamuoyunda özellikle muhalif kesimlerde “Anlamıyor musunuz? Samimi olmadığını bilmiyor musunuz? Bunlara nasıl güvenirsiniz?” minvalinde birçok söylem dolaşımında. O zaman da bunu sıklıkla dile getirdik aslında. DEM Parti seçmeninin çözüm sürecine desteği; bunu ilkesel bir rıza olarak kavramsallaştırabiliriz. Burada ilkesel bir rıza var. Yani bir DEM Partili, hatta bunu Kürt seçmenin tümüne genelleyebiliriz, Kürt meselesi ölçeğinde silahların ortadan kalkacağı ve çözüm sürecinin gerçekleşeceğine ilişkin bir adım kimden gelirse gelsin ilkesel düzeyde aktöre güven duymasa bile, beklentisi düşük olsa bile bu konuda “Hayır istemiyorum.” demiyor. Bu anlamda çok ilkesel bir tavır söz konusu. Evet bunu destekliyoruz. Çünkü kendi hayatlarında bu 40 yıllık çatışmanın hem tarihsel hem gündelik yaşamdaki ağırlığını yaşayan kesim de özellikle bu kesim. O yüzden bu konuda pozisyonunu bozmuyor ve bu bence çok kritik bir data sunmuş oldu. Evet, %70’in üzerinde bir kesim hem destekliyor hem de sürecin yürütücülerine en azından iktidar yanına güven duymadığını da belirterek bunu sürdürüyor.

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle çarpıcı bir soru var: “Eğer CHP yapsaydı bu süreci?” sorusu. Orada bayağı bir rakamlar yine oynuyor galiba. Ve benim yine dikkatimi çeken bu husus; DEM Parti seçmenindeki güven daha da artıyor. Yani DEM Parti seçmeni “Keşke CHP olsa ve böyle bir şey yapsa.” gibi bir duyguda sanki.

Serkan Turgut: Yani sadece burada “CHP yapsa bunu yapar mı?” söz konusu. Böyle bir şey ister mi gerçekten, o ayarlarının dışına çıkar mı tartışması gündeme gelebilir. Bunu yapabilecek bir kudrete sahip olabilir mi tartışmaları olabilir ama ilkesel düzeyde yine evet, %7’lik bir artış olmuş DEM Parti seçmeninde. Tabii metropolde yaptığımızı da unutmayalım. Bu çalışma İzmir’de yapılıyor. Dolayısıyla DEM Parti seçmeninin burada süreci müzakere ettiği, gündelik yaşamda karşılaştığı aktörün kendisi de CHP’li. Dolayısıyla o anlamda bir yakınlaşma olduğunu da söyleyebiliriz. Ama bu da gerçekten kritik şeylerden biriydi.

Ruşen Çakır: Serkan bu araştırmada ilginç husus, çok ilginç husus var. Tabii böyle araştırmalar her sefer çok bir heyecan da yaratıyor bende. Ama şimdi “Hak ve özgürlükler mi, güvenlik mi?” diye çok eski bir soru vardır. Yani belki de çağımızın en önemli sorunu. Şu anda da yaşadıklarımızı böyle düşünürsek ve bunu soruyorsunuz. Genel olarak insanlar “Hak ve özgürlükler” diyor %63 oranında. Bu iyi bir şey açıkçası, şaşırdım. Ama yaşlara baktığımızda yaşlılar daha fazla “Hak ve özgürlük” derken gençler daha fazla, yarıdan fazlası hatta “Güvenlik” diyor. Bu beni şaşırttı açıkçası. Tersi olur diye beklerdim.

Serkan Turgut: Bütün sorularımızda neredeyse genç grubun, 18-30 yaş arasındaki grubun, 60 üzerindeki kategoriyle aralarında bu anlamda ciddi bir farklılık oluşmuş durumda. Yani literatür bize genç grubun daha hak ve özgürlüğü savunacağı yönünde, bir önceki kuşaktan daha ilerice o anlamda, tırnak içinde, olabileceğine dair şeyler söylüyor. Ama verilerimiz Türkiye’de zaten uzun zamandır ifade etmeye çalışıyoruz; milliyetçiliğin yükseldiği noktasında sözleri söyleyebiliyoruz. Bu anlamda gençlerde düşük çıkıyor. Ana dil meselesinde de düşük çıkıyor. Hak ve özgürlükte de düşük çıkıyor. Ama biz bunun, yani gençlerde var olan bir güvenlik riski meselesinin bir duvardan ziyade bir dış kabuk olduğunu da aslında derinlemesine mülakatlarımızla, odak grup tartışmalarımızla ifade ediyoruz. Şimdi bunu şöyle açmak istiyorum: Önceki kuşaklar daha çok özgürlük söylemiyle, demokrasiyle ya da bu ülkedeki hak mücadeleleriyle iç içe geçmiş bir kuşak. Ama 18-30 yaş arasındaki kuşağa baktığınız zaman çoğunlukla bir güvenlik rejimi altında aslında yaşayan bir kuşak ve buna bir anlamda bu söylemleri sahiplendiklerini de görüyoruz. Riski, korkuyu daha çok sahiplendiklerini görüyoruz ve kendi yankı odalarında yaşayan, kendilerine benzer olan insanlarla etkileşim içerisinde olan gruplar olarak görüyoruz bu gençleri. Ama bunları mesela o söylemlerini sınayabilecekleri, tartışabilecekleri bir odak grubunun içine koyduğunuz zaman ki öyle yaptık. 7 kişiden oluşuyor. 6 tanesi İzmir doğumlu ve bir tane de Bitlis doğumlu bir Kürt genç var grubun içerisinde. Burada mesela bunu ana dil sorusu üstünden somutlaştırmak isterim. Ana dilde eğitimin ülkeyi böleceğine, aidiyet duygusunu ortadan kaldıracağına yönelik çok güçlü bir duygu oluştu bu odak grup içerisinde. Ne yazık ki bunu ankette de söylüyoruz. Bir soru soruyorsunuz: “Ana dilde eğitime karşı mısınız, destekliyor musunuz?” “Karşıyım.” diyor. Ama neden karşı olduğuna dair bize hiçbir bilgi vermiyor anket soruları. Ama bu tür derinlemesine mülakatlarda, odak gruplarda şeyi görüyorsunuz; “Neden?” sorusunu soruyorsunuz ve size mesela alışıldık söyleminden bir şeyler söylüyor. Diyor ki: “Ülkedeki Kürtler Kürtçe konuşmaya başlarsa aidiyet duygusunun zayıflayacağını düşünüyorum.” diyor mesela. Böyle bir hava oluşuyor ve oradaki Kürt genç “Bunun tersi mümkün olabilir mi?” sorusunu yöneltti grubun içerisine. “Sizce mesela ana dilimi konuşup konuşmayacağımın burada tartışılıyor olması benim aidiyet duygumu düşüren o olabilir mi acaba?” sorusunu yönelttiğinde bu grubun içerisinde çok canlı ve çok samimi bir tartışma gerçekleşmeye başladı. Artık orada o ezber söylemlerin kırılmaya başladığı ve birbirini anlamaya çalışan bir yerden konuşmaya başladı ve hak ve özgürlük noktasında bir konsensüse dönüştü. Bakın 6 kişi ve 1 kişi var. Empatiye davet, bir müzakere gerçekleşiyor ve orada şu değişiyor: O kabuk o kadar güçlü bir kabuk değil aslında. Müzakereye açık, tartışmaya açık da bir genç grup var. Yani sürekli bunun altını da ben konuşmalarda çizmeye çalışıyorum. Evet, bu grupta milliyetçiliği görüyoruz. Korkunun çok yüksek olduğunu görüyoruz. Ama o grup bir taraftan da hak ve özgürlükler, müzakere; belki onların konformist savlarıyla da ilişkilendirilebilir. Yani o konuda bir şey söylemiyorum ama bu tür bağlamlarda, karşılaşmalarda, temaslarda en hızlı değişimi, dönüşümü bu gruplarda görebiliyoruz Ruşen hocam.

Ruşen Çakır: Şimdi burada bu kimlik meselesi, kolektif kimlik meselesine tekrar girelim ama arada bir iki tane husus var önemli. Mesela somut adımlarda rızanın daraldığını söylüyorsunuz. Yani şimdi insanlar diyor ki “Süreç iyi.” ama siz soruyorsunuz. Diyorsunuz ki “Çözüm süreci başarıya ulaşırsa işte örgüt üyeleri topluma kazandırılmalı mı ya da cezaevindekiler tahliye olmalı mı?” diyorsunuz. Ezici bir çoğunluk “Hayır.” diyor. Ve yani o zaman çözüm sürecinden ne anlıyorlar? Yani sadece ve sadece örgütün silah bırakması, sonra ne hâli varsa görmesini mi anlıyorlar?

Serkan Turgut: Bir ölçüde öyle söyleyebiliriz. Yani bu sonuçlar bize şeyi gösteriyor: Negatif barış dediğimiz husus inanılmaz bir desteğe sahip aslında. %51 falan da değil, %90 oranında bir düzeyde insanlar. Evet, silahlar bırakılsın, çatışmalar tamamen ortadan kalksın. Bu Türkiye’nin gündeminden bu mesele düşsün görüşü çok fazla. Ama buna ilişkin o pozitif barış dediğimiz şey; belirli somut adımların ortaya çıkmasını insanlarla tartışmaya başladığınız anda orada düşüyor. Ama mesela nedenlerini sorduğunuz zaman da nedenleri konusunda farklı şeyler duymaya başlıyorsunuz. Tahliyeler konusunda “Ya bunlar şimdi gelirse acaba toplumun huzuru bozulur mu?” gibi çok başka kaygıların aslında eşlik ettiğini görüyorsunuz. “Bu mümkün mü acaba?” sorularını sormaya başlıyorlar. Daha böyle teknik meseleleri tartışan bir grup olmaya başlıyor ve burada ne yazık ki Cumhur İttifakı’yla CHP seçmeninin aynı yerde buluştuğunu da görmeye başlıyoruz bu tür somut adımların sorgulandığı durumlarda.

Ruşen Çakır: Burada şimdi tabii en net husus, bütün araştırmalarda bu çıkıyor karşımıza; Öcalan bir tabu. Yani Öcalan’a su yok. Şimdi baktığımız zaman Öcalan’a yönelik, Öcalan’ın meşruiyeti vesaire falan konularında “Evet.” diyenlerin oranı çok yüksek. Ama biliyoruz ki bu sürecin de baş aktörlerinden birisi. Özellikle de Devlet Bahçeli sürekli bunun altını çiziyor. En son statü tartışması yaşandı mesela. Bahçeli yine gündeme getirdi. Erdoğan yine görmezden geldi. Şu oldu, bu oldu. Burada tabii Erdoğan’ın tavrındaki en önemli husus kamuoyu tepkisi herhalde. Yani bu Öcalan paradoksu olarak tanımlayabileceğimiz olayın aşılması nasıl olacak? Yani çok büyük, net bir şey var; Öcalan’ın adını bile duymak istemeyen insanlar var değil mi?

Serkan Turgut: Bir taraftan şöyle bakabiliriz. Tabii 40 yılı aşkın bir savaş var. 40 yıllık bir söylem söz konusu ve burada da bir örgüt lideri var. Birçok insan için artık zihinlerinde oluşmuş, perçinlenmiş bir duygu söz konusu. Ama mesela şeyden bakacağınız zaman, dört kişiden biri bu konudan rahatsızlık duymayacağını da ifade edebiliyor. Ya da derinlemesine mülakatlarda şeyi de görüyoruz, o anlamda paradoks diye nitelendirdik bunu. Öcalan’ın sınır ötesinde, sınırın içerisindeki etki gücünden şüphe duymuyor insanlar ve bu anlamda rasyonel zeminde konuşulduğu zaman bunun zaten akla yatkın olduğunu da ifade edebiliyorlar. “Ama bundan rahatsız olurum.” diyor aslında. Yani rahatsızlık duymak bir duygu ifadesi olarak bunu ifade ediyor Ruşen hocam. Ama bunun gerçekleşmesi hâlinde gördüğünüz gibi, insanlar sokaklara mı çıkıyor vesaire; insanlar bunu rasyonel bir zeminde görüyor aslında. “Öcalan zaten biriyle bir çatışmayı sonlandırmak istiyorsanız muhatabıyla görüşmek zorundasınız.” diyen de çok insanla karşılaşıyoruz. “Bu zaten bir zorunluluk çünkü etki gücü var. Onun dışında kimseyi dinlemezler.” diyor. Ama günün sonunda “Bunu kabul etmiyorum. Bunu istemiyorum. Bundan rahatsızlık duyarım.” gibi duygular da buna eşlik ediyor. O anlamda çok zor bir paradoks diyebilirim.

Ruşen Çakır: Burada tabii Öcalan böyleyken Demirtaş’ın durumu, Selahattin Demirtaş’ın durumu biraz değil fazlasıyla karışık. Yani neredeyse yarıdan fazlası Selahattin Demirtaş’ara daha sıcak bakıyor diyelim en azından. Yani bir Öcalan’a yönelik dışlama yok ama herkes kendine göre bir Selahattin Demirtaş tasavvur ediyor herhalde değil mi?

Serkan Turgut: Aslında bizi en çok şaşırtan mesele Demirtaş sorusundaki yanıtlar oldu açık söylemek gerekirse. Çünkü orada da bölünmüş bir kamuoyu söz konusu. Şöyle bölünmüş bir kamuoyu: Hep biz şunu ifade ediyoruz ya; Kürt ve Türk kamuoyu şu anda meselenin özüne ve sonuçlarına dair bölünmüş iki refleks ifade ediyor. Ama Demirtaş olayında Cumhur İttifakı’yla CHP kitlesi arasında bir bölünmüşlüğü gözlemliyoruz. Özellikle AK Parti grubu içerisinde, Cumhur İttifakı içerisinde Demirtaş’a yönelik ciddi bir bagaj oluştuğunu görüyoruz. Yani zihinlerinde netleşmiş durumda bu durum. Onu da şöyle koyuyorlar; böyle kriminal bir pozisyona yerleştiriyorlar. Ama burada mesela CHP ayrışıyor. CHP’lilerin zihninde Demirtaş hâlâ, o da bütün grup için bunu söyleyemeyiz, birazdan ona bir parantez açmak isteyeceğim gençlerde. Özellikle eski kuşaklarda, 40 yaş üstü gruplarda Demirtaş’ın özellikle bu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gösterdiği performans, konuşması, söylemleri, argümanları bir sempati oluşturmuş durumdaydı ve bu sürüyor. Bir de tabii “Seni başkan yaptırmayacağız”ın da burada bu CHP kitlesinde hâlâ Demirtaş sempatisini sürdürdüğünü gösteriyor. Burada şaşırtan mesele aslında en çok genç grupta bu işlenmemiş. 18-30 yaş grubunda Demirtaş’ın bir şeyini göremiyorsunuz. Çünkü son 10 yıldır cezaevinde olan bir aktörden söz ediyoruz. Demirtaş artık görünmüyor. Çok eski videoları kimileri izleyebiliyor, sosyal medyada dolaşabiliyor ama bunlar da belirli sempati gruplarının içerisinde dolaşabiliyor. Onun dışında Demirtaş’a yönelik 10 yıl içerisinde uygulanan o söylemsel düşmanlaştırma pratiğinin gençlerde işlediğini görüyoruz. Hatta tanımadıklarını da görüyoruz. Yani Demirtaş evet böyle ama şey duygusu yok; bir öncekinde var olan sempati duygusu ya da Cumhur İttifakı’nın belirli yaş grubundaki o olumsuz duygunun genç kuşaklarda olmadığını söyleyebilirim. Ama yine de Demirtaş şu anda %50’nin üzerinde bir desteğe sahip.

Ruşen Çakır: Şimdi burada demin de bahsettik; kolektif kimlik meselesi, birtakım haklar meselesi. Şimdi bir bulgu var. Çok şaşırmadım. Bu öteden beri süren bir şey. Bir zamanlar Türkiye “Kürt diye bir şey yoktur”dan “Kürt de var ama onlara yönelik bir ayrımcılık yok” noktasına geldi. Eskisi kadar güçlü olmasa bile hâlâ bu baskın. İşte “Hepimiz kardeşiz” şeyi ve burada da Kürtlerin hak talebi bir ayrıcalık talebi olarak genellikle okunuyor değil mi? Böyle çok kritik bir nokta bu. Yani bütün Kürt meselesinin en kritik noktası herhalde kamuoyu anlamında en kritik nokta bu herhalde. Yani Kürt mesela ana dilde eğitim istediği zaman bir ayrıcalık, “O zaman şu da istesin bu da istesin” diye sıralanan bir şey var. Ya da hatta şeye kadar da varıyor; bilmiyorum sizin araştırmada bunları görebiliyor musunuz? İşte “Onlar zaten bizi sömürüyor. İşte kaçak elektrik vesaire” gibi birtakım uç şeyler de var tabii de. Ama bu hak taleplerinin bir ayrıcalık talebiymiş gibi okunması meselesi hâlâ kritik bir nokta herhalde.

Serkan Turgut: Evet. Sorunun aslında böyle bir meselenin var olup olmadığıyla başlıyor. Çok yaygın bir durum; %66’ya yakın bir kesim Türkiye’de Kürt sorunu olduğunu düşünmüyor. Şimdi bu mesela çok kritik bir durum. Böyle bir sorun yok. Varsa da geçmişte kaldı ve sonuçlandırıldı aslında. Şu anda devletin ya da herhangi bir grubun Kürtlere yönelik bir ayrımcılığı söz konusu değil. Kürtler de diğer vatandaşlar gibi eşit yaşıyorlar. Ama bunu Kürt yurttaşlara sorduğunuz zaman %66 oranında bir ayrımcılığa maruz kaldığını ifade eden bir grup var. Yani burada tam anlamıyla bölünmüş bir kamuoyu var. Ama şurada aslında şeyi sorduğumuz zaman insanlara bu derinlemesine mülakatlarda; eşitlik meselesini, yani Kürtler “Eşit” derken bunu şöyle anlıyorlar: Yani yasalarda “Kürtler bizden farklıdır” ifadesinin olmamasını bile bir eşitlik olarak algılıyorlar. Kürtlerin okullara devam edebilmesi, meslek sahibi olabilmesi; bunların hepsinin bir eşitlik göstergesi olduğunu söylüyorlar. Yani aslında bizim toplumumuzda ayrımcılık dediğiniz zaman insanların zihninde neredeyse apartheid rejimi geliyor. Yani yasal olarak resmen devlet “Şu gruplar şu haklardan faydalanamaz” demiyorsa bu ülkede ayrımcılık yok, herkes eşittir meselesi var. Bir de son 10 yılda özellikle iktidar bunu çok yoğun bir şekilde kullandı. “Geçmişte vardı Kürt meselesi ama biz özgürlük alanını açarak bu sorunu ortadan kaldırdık.” diyor. Bu ciddi bir destek bulmuş durumda. Şimdi böyle bir destek olduktan sonra insanlar şunu söylüyor: “O zaman Kürtlerin derdi ne, ne istiyorlar? Zaten sorun çözülmüş. Bizimle eşitler.” Hatta İzmir’de mesela çok enteresan şeyleri de görebiliyorsunuz; “Ayrıcalığa uğruyorlar. Belediyelerde daha fazla çalışıyorlar.” gibi böyle geçmiş dönemden gelen bazı söylemlerin kamuoyunda bir nefret söylemi şeklinde dolaşabildiğini de görüyorsunuz. O anlamda “Biz daha mağduruz, Kürtler ayrıcalıklı” söylemine bile dönüşebiliyor. Burada biz bunu bir şekilde “Kimliksiz Kucaklama” olarak da tanımlamaya çalıştık hocam. Çünkü çoğunlukla aslında bir eşitlik söylemiyle yürüyor. Yani çok makul bir dille: “Kürtlerle hiçbir problemim yok. Diliyle bir problemim yok. Tabii ki eşitiz. Eşit olmalıyız. Kardeşiz” söylemiyle yürüyor ve bu konuda çok samimi bir yerden konuşuyor insanlar zaten. O anlamda şeyi ifade ettim az önce; negatif barış konusunda çok iyi bir noktadayız. %50 falan değil, %80-%90’lardayız. Kardeş olduğuna dair o kucaklaşma arzusu çok sahici ve samimi bir yerde. Ama işin parametrelerine geldiğiniz zaman orada diyor ki: “Kolektif hakları biz arzulamıyoruz.” Yani kimliğini dışarı bıraksın, sessizleşsin, kimliğini askıya alsın. Nitekim bazıları şunu da söylüyor: “Bakın ben kimliğimden bahsediyor muyum? Etmiyorum. Kimliğin dönemi geçti artık.” Yani böyle post-kimlik diyebileceğimiz bir yerden de konuşmaya başlamış durumda. En azından İzmir’de böyle bir liberal makullük ve eşitlik dili içerisinde inşa edilen yeni bir duvardan da söz edebiliyoruz. Bunlar uzun vadede hep üstüne düşünmemiz gerekecek meselelere dönüşecek ama daha çok başlarındayız aslında.

Ruşen Çakır: Zaten şöyle diye toparlamışsınız en sona: “Ortak bir hayal var.” Bu hayal ne? Herkes farklı etnik kökenlerden vatandaşlar ortak bir gelecek vizyonunda buluşabilir. Herkes buna katılıyor ama hepsi başka yolları öneriyor. Özellikle de yani bir ne diyeyim; Kürtler öyle ayrıcalık talep etmesin, birlikte ortak bir gelecek inşa edelim diyorlar değil mi? Sonuçta “Hepimiz kardeşiz”de birleşme var ama bir hani büyük kardeş, küçük kardeş gibi bir şey de zihinlerde herhalde var.

Serkan Turgut: Şöyle diyelim aslında; belki daha doğru olabilir. “Ya bu meseleleri bırakalım. Geride kalmış meseleler zaten çözüldü. Hepimizin ekonomik dertleri var. Yoksullukla boğuşuyoruz. Hatta demokrasi meselesiyle hepimiz boğuşuyoruz.” O anlamda bir durum da var. Yani bu eşitsizlik ve antidemokratik olayların yaygınlaşmasıyla birlikte İzmir kamuoyunda “Hepimiz mağduruz zaten. Demokrasi problemi var ve Kürtlerin bu anlamda bir farkı yok.” deyip Kürtlerin tarihsel ve aktüel Kürt olmak bakımından yaşamış olduğu eşitsizlik hâllerini önemsizleştirme ve onlardan… Zaten hepsi aynı noktaya da taşınıyor: “Kimliğinizi sessizleştirin. Kolektif hakları bir kenara bırakalım. Kürtçenizi yine konuşun.” Mesela şeyi soruyoruz insanlara: “Konak’ta, Alsancak’ta dolaştığınızda Kürtçe müzik yapan insanlarla karşılaştığınızda ne hissedersiniz?” “Çok mutlu olurum. Hatta dinliyorum, seviyorum. Bunlar mesele değil.” diyebiliyor insanlar. “Diliyle de bir meselem yok.” diyebiliyor. Ama “Orada bırakalım.” aslında anlayışı var. Yani bunları abartmayalım. Bundan sonrası… Sanki Kürt grubu kolektif haklarını sağladığı zaman bir ayrıcalığa, hem de çoğunluk mensuplarının aleyhinde bir ayrıcalığa sahip olacakmış duygusu çok yüksek. O yüzden Ruşen hocam, bu tür söylemlerin, yani raporda da bunu ifade etmeye çalışıyoruz, çok konuştuk bunları; 40 yıldır konuşulmuş meseleler. Mütemadiyen çözüm süreçlerini konuştuk. “Hepimiz kardeşiz”i de konuştuk. Eşitlik meselesini, özgürlük meselesini… Bunlar artık insanların zihninde çok bir şey ifade etmiyor, söylemler. Bir şeyleri de dönüştürmüyor zaten. İnsanlar sadece söyleyene bakıyor. “Bunu kim söylüyor? Amacı ne olabilir?” Bunları düşünmeye çalışıyor. O yüzden bizim bugün somut adımlar atmamız gerekiyor. Yani ana dilde eğitimi ortaya koyacaksınız ve insanlar “A ana dilde eğitim olmaya başladı ama Türkçe ortak dilimiz kaybolmadı. Bu aidiyet duygusunu güçlendirdi.” duygusunu hissedecek. Yani somut adımlar atılmaksızın ortaya konan söylemler… Sıralamasını değiştirmek zorundayız. “Önce söylemi üretelim, insanları ikna edelim ve somut adımları gerçekleştirelim” yerine “Somut adımlar atalım, sahici adımlar atalım ve bu sahici adımların aslında insanların haklı ya da haksız kaygılarını desteklemediğini görsünler gündelik yaşamlar içerisinde.” Yani bu kamuoyu araştırmaları da; evet bizler yönelimleri ortaya koyuyoruz. Diyoruz ki toplum bu noktada aslında biz kutuplaşmanın ötesinde de bir yönelimi ortaya koyamıyoruz. Nedenleri koyamıyoruz. Kaygıları ifade edemiyoruz. Şimdi bence söz söylemekten ziyade iş yapma, somut adımlar atma ve buna uygun yeni sözler inşa etme dönemi.

Ruşen Çakır: Evet. Şöyle bir şey sormak istiyorum: Şimdi siz çalışmayı yaptığınız zaman Suriye olayları yaşanmıştı ve kamuoyu da Suriye’de yaşananlara göre sürece bakışı değişmiş olabilir. Yani Kürtlerde ve Kürt olmayanlarda vesaire. Şu anda çok bambaşka bir kriz yaşıyoruz; İran krizi yaşıyoruz ve olayın çok ciddi bir Kürt boyutu da var. Yani haberlere göre CIA İran Kürtlerini silahlandırıyor vesaire gibi haberler de var. Zaten bu haberler olmasa da İran’ın da bir Kürt sorunu olduğunu ve Kürtlerin de rejime karşı öfkeli olduğunu biliyoruz. Şimdi orada yaşanacak olan, Kürtler üzerinden yaşanacak olan herhangi bir şey, hatta daha onu da genelinde İran’da yaşananlar sence Türkiye’deki insanların bu sürece bakışını etkiler mi? Yani çünkü sürecin gerekçesi olarak bölgesel muhtemel gelişmeler dile getirildi; gerek Bahçeli gerek Öcalan, kısmen Erdoğan tarafından. Şimdi bunlar doğrulanıyor çok net bir şekilde karşımızda. Ne dersin? Yani bu İran’da yaşananlar insanların sürece bakışını olumlu ya da olumsuz etkiler mi?

Serkan Turgut: Şöyle etkiliyor. Öncelikle gerçekten Devlet Bahçeli’nin de ifade ettiği üzere, bunun altını sıklıkla çizmeye çalışıyor: “Çözüm sürecinin ne kadar önemli olduğunu anlıyor musunuz? Görüyor musunuz? Bu yüzden bu kardeşliği ortaya koymaya çalıştık.” diyorlar. İzmir’de onun izlerini görüyoruz. Yani aslında sıradan insanda büyük bir “Ortadoğulaşma” korkusu var. Yani yaşam tarzlarını ve varoluşlarını, insanların Ortadoğu’daki çatışma ve savaş olaylarını gördükçe… Bir taraftan evet birileri, yani bu komplo teorileri üzerinden, dış güçler üzerinden söylemini üreten kesimler: “Yine bakın işte Kürtler üstünden ülkeyi bölmeye çalışacaklar. Kürtler Amerika’nın aparatı vesaire” gibi nefret söylemini dolaşıma sokabilirler. O grup üzerinde negatif etkisi olabilir ama ortalama insan üzerinde ben şu etkisini gördüm: Bizler çünkü Suriye’deki savaş oluşurken aynı zamanda sahada ben insanlarla görüşmeler yapıyordum. İnsanlarda savaşın Türkiye’ye sıçramasından duyulan bir korku var ve kardeşliğimizin ne kadar önemli olduğunu, “Bakın Türkiye Suriyelleşmemeli, İranlaşmamalı, birbirimize daha çok muhtacız” duygusunun daha çok yükseldiğini söyleyebilirim. Bu anlamda kötü değil, daha olumlu yansıyabileceğini düşünüyorum ben çözüm sürecinin hayatiliği açısından.

Ruşen Çakır: Peki Serkan, nasıl toparlayalım? Bu araştırma, sen ki Kürt sorunu üzerine yıllardır kafa yoran birisisin. Bu araştırmada seni ne şaşırttı olumlu, olumsuz anlamda?

Serkan Turgut: Şaşırtan birkaç unsur şu: Bir kere bizler daha çok kaba inkâr meseleleriyle uğraştık yıllarca. Bunlar üstünde düşündük. Yani Kürt meselesinin aslında nasıl bir damgaya bu memlekette dönüştüğünü ifade ettik. Buna ilişkin düşüncelerimizi ifade ettik. Şimdi baktığınızda sahada bunun biraz dönüşmeye başladığını gözlemliyorum ben açıkçası. Bu da Kürt orta sınıflaşmasıyla da ilişkili bir taraftan metropollerde; insanlar daha fazla temas kuruyorlar. Etraflarında profesyonel meslek sahibi olan birçok Kürtle, orta sınıftan Kürtlerle iç içeler. Yani bu temasın çok derin bir temas olmasa bile yoğunlaştığını görebiliyoruz ve zihinlerindeki o kültürel anlamda geri kalmışlık, kaba kuvvet vesaire unsurlarının çözülmeye başladığını ve Kürt imajlarının “Kürtler bu memlekete faydalıdır, çalışkandırlar, birbirlerini tutarlar” gibi çok böyle olumlu imajlarla da dönüşmeye başladığını gözledim. Bu mesela bir taraftan olumlu bir şey. Eşitlik söylemi, kardeşlik söylemi çok yaygınlaşmış durumda. Bunlar olumlu tarafları. Bir taraftan olumsuz olarak da gözlemleyebileceğim yeni bir duvarın da bir şekilde o “liberal duvar” diyebileceğimiz koşullu ve “Kimliği bir kenara bırakalım. Hepimiz kimliklerimizi bir kenara bırakalım. Bunlara gerek yok” diyen ve bu anlamda da hak meselesini hâlâ tartışma konusu yapan bir yaklaşımın olması kötü. Ya da ayrımcılık meselesinin kurumsal, yapısal meselelerle sadece ilişkilendirilmesi, hiç onur kırıcı davranışlar üstünden konuşulmamasının ve bunun da gittikçe böyle içselleştirilmiş olması da ne yazık ki bir taraftan böyle hem umut duymamızı sağlayan, benim açımdan öyle evet bir ilerleme var, iyi bir ilerleme var diye düşünüyorum ama bir taraftan da yeniden karşımıza çıkabilecek şeyler var; hak meselelerini ciddi ciddi tartışacağımız duvarlar da oluşuyor diye de kaygılandırıyor.

Ruşen Çakır: Serkan çok sağ ol. Çok teşekkürler. Eksik olma.

Serkan Turgut: Ben teşekkür ediyorum hocam.

Ruşen Çakır: Evet. BAYETAV’ın mevsimlik İzmir Barometresinin kış 2026 araştırmasında çözüm süreci ve Kürt Sorunu özel olarak odak konusu yapılmıştı ve bu araştırmanın koordinatörü Serkan Turgut bize bulguları anlattı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.