San Diego Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Ahmet T. Kuru, 2019’da yayımlanan ve 15 dile çevrilen “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” adlı kitabının Türkçe baskısı vesilesiyle Medyascope’a konuştu. Kuru, İslam dünyasındaki geri kalmışlığın ne özden ne de yalnızca sömürgeciliğin ürünü olduğunu savunarak ulema-devlet ittifakını asıl etken olarak gösterdi.
San Diego Üniversitesi’nde İslam ve Arap Kültürü Çalışmaları Merkezi Başkanı olan Profesör Ahmet T. Kuru, 2019’da İngilizce yayımlanan “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” adlı kitabını Medyascope’ta Ruşen Çakır ile değerlendirdi. Mehmet Akif Koç’un çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitap, 15 dile çevrilme sürecinde farklı ülkelerde çarpıcı karşılıklar buldu: Malezya’da İslam Konseyi şeriata aykırı bularak yasaklarken, Hollanda’da siyasi tartışmalara yol açtı; Fransa’da ödül aldı, İngiltere’de ise Times Literary Supplement’te geniş yer buldu. Endonezya’da 5-6 baskıya ulaşan kitap, orada 50-60’ı aşkın seminer, sempozyum ve gazete yazısına konu oldu.
İki ana teze de mesafeli duruyor
Kuru, İslam dünyasının geri kalmışlığını açıklayan iki egemen yaklaşıma da itiraz etti. Bernard Lewis ve Samuel Huntington’ın temsil ettiği “özcü” çizginin sorunu İslam’ın özüyle ilişkilendirdiğini, Edward Said ve Talal Asad çizgisinin ise sömürgeciliği merkeze aldığını anlattı. Kuru, ikinci yaklaşıma daha yakın durduğunu, ancak bu analizin zamanla İslamcılar tarafından Müslümanların kendi sorunlarını örtbas etme aracına dönüştürüldüğünü eleştirdi ve ekledi: “Müslümanlar bilimde, sanatta, felsefede, ekonomide gelişirlerse güçlü olurlar ve emperyalizme karşı da bir duruşları olabilir.”

Kitabın asıl tezi ulema-devlet ittifakı kavramı üzerine kurulu. Kuru, 7-8. yüzyıldan 11-12. yüzyıla uzanan dönemde İslam medeniyetinin Bağdat gibi kozmopolit şehirlerde, milyonlarca kitaplık kütüphanelerde ve İbn Sina ile Farabi gibi düşünürlerde somutlaştığını vurguladı. Bu altın çağın dindarlığın değil çoğulculuğun ürünü olduğunu öne süren Kuru’ya göre dönem, agnostiklerin, dinsizlerin ve dindarların birlikte ürettiği; Helenizm medeniyetine ya da günümüz Amerika’sına benzer bir ortamı yansıtıyordu. 10. yüzyılda Bağdat’ı yöneten Büveyhioğulları’nın kurduğu hastanenin baş hekimlerinin Hristiyan ve Yahudi olduğunu, bunun ise o dönemde son derece olağan karşılandığını da aktardı.
Ticaret sınıfının çöküşü düşünce özgürlüğünü de eritti
Kuru, 8. yüzyıldan 11. yüzyıla uzanan yaklaşık 250 yıllık dönemde ulemanın büyük çoğunluğunun devletten bağımsız yaşadığını rakamlarla ortaya koydu. Bu dönemde dört bin kadar alimin yüzde 90’ı ticaret ve serbest mesleklerle geçimini sağlarken yalnızca yüzde 10’u kadı gibi devlet görevleri üstlendi. Söz konusu bağımsızlığın bedelinin ağır ödendiğini hatırlatan Kuru, Ebu Hanife’nin bu uğurda öldürüldüğünü, Ahmed bin Hanbel’in idama mahkûm edildiğini, Malik’in falakaya yatırıldığını, Şafii’nin ise zincirlere vurulduğunu aktardı.
Sonraki yüzyıllarda devletin medreseleri kurarak ulemayı kendi yönetiminin bir parçasına dönüştürmesiyle birlikte hem fikir özgürlüğünün gerilediğini hem de tüccar sınıfının zayıfladığını anlatan Kuru, bu dönüşümün somut bir göstergesi olarak 15-16. yüzyıldaki Mansur Hastanesi örneğini aktardı. Hastanenin kuruluş beyannamesi gayrimüslimlerin ne doktor ne de hasta olabileceğini ilan ediyordu; dönemin en tanınmış üç doktoru ise Hristiyan oldukları için zorla İslam’a geçirilip çalışmalarına izin verildi. Kuru’ya göre bu tablo, beş yüzyıl içinde yaşanan büyük gerilemenin en çarpıcı kanıtı.
Sufi tarikatlar da devlet denetimine girdi
Felsefenin büyük ölçüde dışlandığı dönemde felsefi düşüncenin İbn Arabi gibi isimlerde tasavvuf içinde bir süre yaşayabildiğini aktaran Kuru, ancak Sufi tarikatların da zamanla devlet denetimine girdiğini söyledi. Devletle bütünleşmeyi reddedenlerin “dinsiz” ilan edilerek yok edildiğini, devlete eklemlenenlerin ise sistemin parçası haline geldiğini vurguladı. Pakistan’da 1500’ü aşkın kişinin dine hakaret gerekçesiyle yargılandığını ve 100’den fazla kişinin linç edildiğini, bu yasayı tarikatların desteklediğini de belirten Kuru, “Hoşgörülü, açık fikirli değiller” dedi.








