Sabri Ciğerli yazdı | Musti Kusti’nin ışık tuttuğu gerçeklik: “Türkler ve Kürtler birbirini tanımıyor”

Günün sosyal medya fenomeni Musti Kusti, Türkiye’nin en derin gerçeğine ışık tutuyor. “Kürtler ve Türkler, asırlardır aynı toprakta yaşıyorlar hala birbirine yabancılar” diyor.

Çoğu zaman bir ülkenin en büyük gerçeğini, o ülkede yaşayanlar değil, dışarıdan gelen görür. Senegal’den Türkiye’ye öğrenci olarak gelmiş, bugün komedyen. Musti Kusti, Türk, Kürt sorununun sebebini ifşa ediyor. Söylediği son derece net. “Türkler Kürtleri tanımıyor”. Yetmiyor, bir adım daha atıyor: “Türkler Kürt şehirlerine gitmiyor, Kürt geleneklerini bilmiyor”.

Böylece Musti Kusti, yerleşik kabulleri sorgulatmaya başladı. Çünkü bu cümle, uzun uzun analiz edilen bir meseleyi tek bir noktaya indiriyor, yakın temas yokluğu.

İtiraz geliyor! “Ama milyonlarca Kürt batı şehirlerinde yaşıyor”. Doğru fakat bu itiraz, sorunu çözmek yerine gizliyor.

Çünkü aynı şehirde, mahallede, binada yaşamak, aynı sokakta yürüyüp birbirinin dünyasına tamamen yabancı kalmak mümkündür. Aynı apartmanı paylaşırlar ama birinin dünyasında diğeri hep dışarıda kalır. Aynı iş yerinde çalışıp birbirinin hikâyesini hiç merak etmeyebilir. Yani fiziksel yakınlık, sosyal yakınlık üretmez, Çoğu zaman yalnızca mesafeyi görünmez kılar.

Musti Kusti
Musti Kusti’nin ışık tuttuğu gerçeklik: “Türkler ve Kürtler birbirini tanımıyor”

Selahattin Demirtaş bu durumu yıllar önce farklı bir dille anlatıyor. “Biz aynı ülkenin insanlarıyız ama birbirimizin hikâyesini bilmiyoruz. Birbirimizi tanımadan korkularımızı büyütüyoruz.”

Demirtaş’ın bu tespiti, meselenin özünü açığa çıkarır. Tanımadığınız insanı anlamazsınız, anlamadığınız insanı ise kolayca yanlış tanımlarsınız.

Bu tanınmama sadece bireysel değil, aynı zamanda zihinsel ve yapısal bir meseledir. Mümtaz’er Türköne hocanın dikkat çektiği gibi, Türkiye’de Kürtler bir toplumsal gerçeklik olarak değil, bir “problem” olarak ele alındı. Bir şeyi “sorun” olarak tanımladığınızda, onu anlamaya değil, kontrol etmeye çalışırsınız. Bu yaklaşım, doğal olarak mesafe üretir.

Tam da bu noktada Selahattin Demirtaş’ın vurgusu anlam kazanır. “Barış, birbirine benzemek değildir, birbirini tanımayı ve kabul etmeyi öğrenmektir”. Bu ifade, Türkiye’deki temel yanılgıyı açık eder. Sorun farklılık değil, farklılığın bilinmemesidir.

Nitekim Gürkan Çakıroğlu’nun yaptığı okuma aynı gerçeğe işaret eder. Dikkat çektiği gündelik hayat ayrışması, mesafenin somut bir tezahürüdür. İnsanlar aynı ülkenin yurttaşı olabilir, hatta aynı dili konuşabilir, ancak aynı deneyimleri paylaşmadıklarında, aynı hayatın içinden geçmediklerinde, aralarında gerçek bir anlayış zemini oluşmaz. Ve bu zemin kurulmadığında empati de doğmaz.

Bu noktada Ahmet Altan’ın da vurguladığı gibi, toplumsal sorunlar ancak birbirini dinlemeyi kabul etmekle çözülür. Mesele aslında bu kadar yalındır. Dinlemiyoruz, merak etmiyoruz, tanımaya çalışmıyoruz. İşte bu yüzden mesafe kapanmıyor, aksine, her gün yeniden üretiliyor.

Yerli aydınların görüş ve sözleriyle çizilen bu tablo, aslında ne yeni ne de yalnızca Türkiye’ye özgüdür. Aksine, bu durum insanlık tarihinin derinliklerinden bugüne uzanan bir düşünce sürekliliğinin parçasıdır. Türkiye’de gözlemlenen tanımadan hükmetme eğilimi, daha geniş bir insanlık halinin yerel bir tezahürü olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle, burada dile getirilen mesele yalnızca belirli bir toplumsal bağlamla sınırlı değildir, farklı coğrafyalarda ve dönemlerde de benzer biçimlerde ifade edilmiştir.

Nitekim büyük düşünürler, filozoflar, insanın tanımadığını anlamak yerine onu kategorilere indirgeme ve bu kategoriler üzerinden “hakikat” üretme eğilimini çok daha erken dönemlerde tespit etmişlerdir. Bu bağlamda, Türkiye’deki entelektüel örnekler, aslında evrensel bir düşünce hattının günümüzdeki yansımaları olarak okunmalıdır. Şimdi bu hattın izini, dünya düşünce tarihinin önemli isimleri üzerinden sürmek, meselenin hem derinliğini hem de sürekliliğini daha açık biçimde ortaya koyacaktır.

“Toplumsal birlik, ancak karşılıklı tanıma ile mümkün hâle gelir”

Bu noktada H. Arendt’in uyarısı belirleyici bir anlam kazanır. Düşünmenin askıya alındığı toplumlarda, yanlış olan zamanla sıradanlaşır ve sorgulanmadan kabul görür. Türkiye’de tanımaya yönelmeme hali de tam olarak böyle bir normalleşmenin sonucudur. Edward Said’in işaret ettiği gibi, insanlar tanımadıklarını anlamaya çalışmak yerine, onlar hakkında kendi “hakikatlerini” üretir. Tanışıklığın yokluğu, önyargının ve indirgemeci bakışın zeminini oluşturur. Bu durum, doğrudan ilişkiden değil, dolaylı anlatılardan beslenen bir algı dünyası yaratır. Böylece Kürt, somut bir insan olmaktan çıkar, genelleştirilmiş bir kategoriye indirgenir. Tam bu noktada çok kritik kirilma yaşanır. İnsan, karşısındakini birey olarak değil, kalıp olarak görmeye başlar.

Bu nedenle Kant’ın “insanı yalnızca bir araç ya da kategori olarak değil, bir amaç olarak görmek gerekir” ilkesi hatırlanmalıdır. Çünkü insan, tanımadığını kolayca bir kategoriye hapseder, oysa birini gerçekten “amaç” olarak görmek, onu sınıflandırmadan önce tanımayı ve anlamayı gerektirir. Aksi hâlde ortaya konulan her “hakikat”, gerçeğin değil, önyargının bir yansıması olarak kalır.

J. J. Rousseau, toplumun ancak ortak bir irade ile ayakta kalabileceğini söyler; ancak bu irade, birbirini tanımayan insanlar arasında kurulamaz der. Bu nedenle toplumsal birlik, ancak karşılıklı tanıma ile mümkün hâle gelir. Benzer şekilde Voltaire, hoşgörünün bilgiyle başladığını vurgular. Bilmediğiniz, tanimadiğiniz birine hoşgörü gösteremezsiniz, çünkü hoşgörü, anlama çabasının bir sonucudur. Bu düşünce çizgisi, F. Nietzsche’de daha sert bir biçimde karşımıza çıkar: İnsan çoğu zaman kendi önyargılarını hakikat sanır. Belki de en rahatsız edici olan, bu yanılsamanın fark edilmemesidir. Son olarak M. Buber’in “Ben-Sen” ve “Ben-O” ayrımı, meselenin en çarpıcı çerçevesini sunar. Türkiye’de ilişkiler çoğu zaman “Ben-O” düzeyinde kalıyor. Kürt, bir insan olarak değil de yalnızca bir kimlik olarak algılandığında, kimlik insanın yerini alır ve ilişki ortadan kalkar. Oysa gerçek temas, ancak “Ben-Sen” düzeyinde, yani karşılıklı tanıma ve insan olarak görme ile mümkündür.

“İnsanlar birbirini tanımadan, gerçekten birlikte yaşayamaz”

Bu sorunun yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını hatırlamak gerekir. Dünyanın farklı yerlerinde de benzer gerilimler yaşanmıştır. Örneğin Kanada’da, İngilizce ve Fransızca konuşan toplumlar uzun yıllar boyunca birbirini gerçekten tanımadan, yan yana ama ayrı dünyalarda yaşamış ve bu durum ciddi krizlere yol açmıştır. Buna karşılık İsviçre’de farklı dilsel ve kültürel kimlikler, birbirini inkâr etmek yerine tanıma ve kabul etme üzerinden daha istikrarlı bir birlikte yaşam zemini kurabilmiştir

Bu iki örnek açık bir gerçeği ortaya koyar. Çözüm inkârda değil, tanımada başlar. Çünkü insanlar birbirini tanımadan, gerçekten birlikte yaşayamaz.

Bu mesafenin ne kadar somut olduğunu Paris’te bizzat deneyimledim. Türkiye’den gelen, kendilerini toleranslı, modern olarak ifade eden Türk aile ile sohbet ediyorlardum. “Evinizde Kürt bir aileyle görüşüyor musunuz?” diye sordum. Verdikleri “hayır” cevabı ise aslında her şeyi açıklıyordu. Çünkü bir Kürt aileyle sosyal ilişki kurma fikri, hayatlarında hiç yer etmemişti. Sorun tam da burada ortaya çıkıyordu, deneyim ve temas eksikliği belirleyici oluyordu.

İşte tam da bu noktada, meseleyi dışarıdan gözlemleyen Musti Kusti, Türkiye’deki bu “normalleşmiş mesafe”yi daha berrak biçimde görür. En ağır sorunu en sade cümleyle ifade eder: “Türkler Kürtleri tanımıyor.”

Bu cümleyi reddetmek kolaydır. Ancak onu ciddiye almak, belki de çözümün ilk adımıdır. Çünkü büyük toplumsal sorunlar çoğu zaman karmaşık teorilerle değil, basit ama radikal bir kararla aşılır. Tanımaya karar vermek.

Aynı şehirde, mahalede, binada yaşadığınız insani misafir etmeden, aynı masaya oturmadan, onun hikâyesini dinlemeden, dünyasını merak etmeden hiçbir mesafe kapanmaz.

Musti Kusti’nin dışarıdan bakarak söyledigi söz, içeride yıllardır örülmüş kalın duvarları görünür kılar. Rahatsız edicidir, ama bu rahatsızlık, onun hakikate ne kadar yakın olduğunu gösterir.

Çünkü korku, çoğu zaman tanımadığımız insana kurduğumuz mesafeden doğar. İnsan, tanımadığını anlamaya çalışmak yerine, onun hakkında hikâyeler üretir. Ve bir insanı bir kategoriye hapsettiğiniz anda, onu gerçekten görmeyi de bırakırsınız. Geriye artık bir insan değil, sadece bir etiket kalır.

Türkiye’de yaşanan da budur Musti Kusti’ye göre. Türkler ve Kürtler birbirine bakar, ama birbirini görmez. Aynı coğrafyada yaşarlar, ama aynı dünyayı paylaşmazlar.

Çözüm ne inkârda ne de zorla benzeştirmededir. Çözüm, birbirini tanımayı, anlamayı kabul etme cesaretindedir. Bilgiyi hoşgörünün başlangıcı yapabilmekdir. Ve belki de en önemlisi, yeniden düşünmeye cesaret edebilmekdir.

Hiçbir anayasa, hiçbir reform, hiçbir siyasi proje, birbirine hiç değmemiş hayatlar arasındaki mesafeyi tek başına kapatamaz. Bu mesafe, ancak insanlar birbirinin kapısını çaldığında, aynı sofraya oturduklarında, birbirlerinin hikâyesini gerçekten dinlediklerinde kapanir.

Bu mesele bir “gün” meselesi değildir. Bir karar meselesidir.

Çünkü aradaki mesafe doğal değil, inşa edilmiştir. Ve her inşa edilmiş şey gibi, onu ayakta tutan da bir iradedir. Aynı şekilde onu yıkacak olan da başka bir irade olacaktır.

Belirleyici olan, Kürtlerin ne söylediğinden çok, Türk toplumunun neyi duymaya hazır olduğudur. Gerçeklik ortadadır, eksik olan, ona yönelme cesaretidir. Bu cesaret ortaya çıkmadan hiçbir anlatı, hiçbir hakikat tek başına dönüştürücü olamaz.

Açık konuşalım. Bu meselenin çözümünde kilit rol, Türk entelektüelinde yatmaktadır. Çünkü aramızda duran mesafe, büyük ölçüde onun diliyle kuruldu, onun düşünce dünyasında üretildi ve yine onun kalemiyle meşrulaştırıldı. Türk entelektüelinin kendi kurduğu zihinsel sınırlarla yüzleşmesi gerekir. Çünkü sorun yalnızca bir bilgisizlik değil, kabulleniş biçimidir. Ve her kabulleniş, sorgulanmadığı sürece kendini yeniden üretir.

Yani bu mesafe yıkılacaksa, ancak aynı zihinsel zeminde, aynı entelektüel cesaretle mümkün olacaktır.

Kürtlerin kendini anlatması elbette gereklidir, fakat tek başına yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, Türk toplumunun anlamaya yönelmesidir. Anlamak ise edilgen bir süreç değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih de ancak hakikatle yüzleşmeyi göze alabilen, konfor alanını terk edebilen cesur entelektüellerin omuzlayabileceği bir sorumluluktur.

Ne zaman ki bu döngü kırılır, ne zaman ki anlamak bir lütuf değil, bir sorumluluk olarak görülür ise o zaman mesele çözülmeye başlar.

Ve o an geldiğinde, bu dönüşüm ne sürpriz olacaktır ne de mucize. Sadece geç kalmış bir yüzleşmenin kaçınılmaz sonucu olacaktır.

Tıpkı Musti Kusti’nin ima ettiği gibi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.