Yener Orkunoğlu yazdı: Kennedy suikastında Siyonist Lobi + CIA + Pentagon + Mafia işbirliği

Akademik kürsülerde anlatılan ve ana akım medyada parlatılan o “liberal demokrasi” masalının arkasındaki karanlık mimariyi anlamak için, Dr. Aaron Good’un American Exception: Empire and the Deep State adlı eserindeki ABD’deki devletin yapısına göz atmalıyız.

ABD rejimi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yapısal bir mutasyona uğramış ve karşımıza üç katmanlı, iç içe geçmiş bir güç yapısı çıkmıştır. Bir başka deyişle, ABD’de üç devlet bulunmaktadır.

kennedy ve
Kennedy ve Amerikan derin devleti üzerine

1. Amerikan istisnası ve üç devlet modeli

Birinci katman; hepimizin bildiği, sandığa dayalı ve görünürdeki Anayasal Devlet’tir. İkinci katman; CIA, Pentagon ve NSA gibi kurumların oluşturduğu, hiçbir demokratik denetime tabi olmayan Ulusal Güvenlik Devleti’dir. Üçüncü ve en hayati katman ise; asıl kararların alındığı, devletin hem üzerinde hem de dışında konumlanan Derin Devlet’tir. Bu derin devlet, anayasal sınırların tamamen dışındadır; finansal oligarşi ile organize suç dünyasının tam kesişim noktasında, karanlık bir koordinasyon merkezi gibi işlev görür.

Bu yapının teorik zeminini kavramak için Karl Schmitt’in “İstisna Hali” (State of Exception) kavramı rehberimizdir. Schmitt’e göre: “Egemen, istisnai duruma karar verendir.” Yani gerçek güç, yasayı uygulayan değil; yasayı ne zaman ve kimin için askıya alacağını belirleyen odaktır. Soğuk Savaş’tan günümüzün hibrit savaşlarına kadar üretilen her kriz, bu gizli katmanın hukuku çiğnemesi için gerekli meşruiyet mühimmatını sağlamıştır. Bu sistemde demokrasi sadece bir vitrin süsüdür; gerçek iktidar, uyuşturucu parasıyla finanse edilen ve siyasi suikastlarla tahkim edilen karanlık koridorlarda toplanmıştır.

Amerikan İmparatorluğu’nun bu karanlık yüzü, sadece dış düşmanlara karşı değil, kendi halkına ve hukuk sistemine karşı da bir “gangster işletmesi” mantığıyla hareket eder. CIA’in yasa dışı posta denetimlerinden, zihin kontrol deneylerine, yabancı liderlere yönelik suikast planlarından kendi vatandaşları üzerinde yapılan gizli ilaç testlerine kadar uzanan devasa suç arşivi, rejimin gerçek karakterini ifşa etmektedir. Bu, bir devletin münferit suçlar işlemesi meselesi değildir; bu, devasa bir suç şebekesinin devlet aygıtını kendi operasyonel kolu haline getirmesidir.

2. Meyer Lansky ve Havana Konferansı: Suçun küreselleşmesi

Organize suçun Amerikan devlet yapısıyla entegrasyonu rastlantısal bir sızma değil, bilinçli bir tasarımın ürünüdür. Bu entegrasyonun mimarı, 1940’larda “Suç Şebekesi”nin stratejik dehası olarak bilinen Meyer Lansky’dir. Bir bakıma Lansky, Epstein’in öncülüdür.

Suç şebekesini yöneten Lansky, sadece bir “mafya babası” değil; uluslararası finansı, İsviçre banka hesaplarını ve küresel istihbarat ağlarını yöneten figürdür. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD hükümeti, liman güvenliğini sağlamak amacıyla Lansky ile resmi bir “yeraltı ittifakı” kurarak organize suçu devletin operasyonel ortağı yapmıştır.

Lansky’nin stratejik vizyonu, 1946’da Küba’da düzenlenen ünlü Havana Konferansı’nda zirveye ulaştı. Bu zirve, Amerikan yer altı dünyasının bir nevi “Birleşmiş Milletler”iydi. Lansky, tüm mafya ailelerini bir araya getirerek uyuşturucu ticaretini bir şirket gibi profesyonelce yönetme kararı aldı. Ancak bu kararın en kritik, görünmez ortağı CIA idi. Küba, Lansky’nin kumarhaneleri üzerinden kara paranın aklandığı ve Latin Amerika’dan gelen uyuşturucunun ABD’ye pompalandığı bir lojistik üsse dönüştü. Bu “Havana Modeli”, daha sonra tüm dünyada uygulanacak olan “Uyuşturucu Parasıyla İstihbarat Finansmanı” sisteminin prototipidir.

Sarsıcı bir tarihsel gerçek olarak; 1945 yılında Başkan Harry Truman’ın Meyer Lansky’ye gizli bir törenle “Özgürlük Madalyası” takdim etmesi, bu ittifakın tescilidir. Bu madalya, organize suçun Amerikan devletinin en mahrem hücrelerine sızdığının somut kanıtıdır. Lansky, bu dokunulmazlık kalkanı altında Las Vegas’ı kurmuştur. Ancak Las Vegas, popüler kültürün anlattığı gibi sadece bir eğlence şehri değil; Meksika ve Güney Amerika üzerinden gelen devasa uyuşturucu paralarının aklandığı, devlet destekli küresel bir finans merkeziydi.

Lansky, uyuşturucu rotaları için geniş bir ağ kurmuştu. Güneydoğu Asya’nın “Altın Üçgen” bölgesinden gelen afyon, Marsilya’daki laboratuvarlarda işleniyor ve Lansky’nin ağı üzerinden ABD pazarına sokuluyordu. Uyuşturucudan elde edilen paralar, sadece suçluları zengin etmiyor; aynı zamanda CIA’in dünya genelindeki gizli operasyonlarını finanse etmek için kullanılıyor. Bir bakıma, kayıt dışı “siyah bütçe”nin ana kaynağını oluşturuyordu.

3. Wall Street bağlantısı ve Siyonist “Gri ittifak”

Bu suç ağının hiyerarşik tepesinde sadece silahlı figürler değil, Wall Street bankacıları ve hukukçuları yer almaktaydı. “Derin Devlet” veya “Derin Siyaset” kavramının fikir babası olan Peter Dale Scott’un “Gri İttifak” olarak tanımladığı yapı; ulusal güvenlik aygıtı, finans çevreleri ve Siyonist organize suçun simbiyotik birleşimidir. Bu ittifak, 1948’de İsrail’in kuruluşuyla organik bir hal almıştır. O dönemde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi politikası tarafsızlık olsa da, Harry Truman’ın Siyonist oligarklardan aldığı milyonlarca dolarlık bağışlar, bu yeni devleti tanıyan ilk lider olmasını sağlamıştır.

Siyonist ağlar ile Amerikan Derin Devleti arasındaki bağ, ideolojik olmaktan ziyade operasyoneldir. Meyer Lansky gibi mafiös biri, İsrail’in kuruluş sürecinde hem finansör hem de yasa dışı silah tedarikçisi olarak kilit roller üstlendi.. Bu ekip, İngiliz otellerini hedef alan ve Filistinli sivillere karşı katliamlar düzenleyen terör gruplarını finanse etmiştir. Bu yardımlaşma, İsrail istihbaratının (Mossad) Amerikan derin devleti içindeki “Truva Atı” olmasına giden yolu açmıştır.

Pentagon ve CIA gibi devasa kurumların bir lobinin ajandasıyla bu kadar iç içe geçmesinin temelinde “karşılıklı suç ortaklığı” ve “şantaj” yatmaktadır. CİA ve Pentagon, uyuşturucu trafiği ve hukuk dışı suikastlar gibi operasyonlarda ağır suçlar işlemişti. Siyonist lobi ve Lansky bağlantılı figürler, bu kirli arşivi en iyi bilen odaklardı. Bu bilgi, Pentagon’u İsrail lobisinin bir operasyonel kolu haline getiren en büyük kozdu.

Siyonist lobi, Pentagon içindeki unsurlara stratejik bir takas teklif etti: “Eğer bizim bölgesel hedeflerimize hizmet ederseniz, biz de sizin suçlarınızı medya gücümüzle örter ve askeri harcamalarınızı artıracak siyasi iklimi yaratırız.” Bu, her iki tarafın da kârlı çıktığı karanlık bir ticaretti. Ancak 1960 seçimlerinde bu ticaretin önüne çok büyük bir engel çıktı: John F. Kennedy. Kennedy, bu “Gri İttifak”ın çarklarına çomak sokmaya karar verdiğinde, aslında sistem için kabul edilemez bir risk profiline dönüşmüştü.

4. J. F. Kennedy ve CIA savaşı:

John F. Kennedy’nin başkanlık dönemi, Amerikan derin devleti için varoluşsal bir tehdit oluşturuyordu. Kennedy, 1961 yılındaki “Domuzlar Körfezi” fiyaskosundan sonra CIA’in kendisini yanılttığını ve içine çektiği tuzağı fark etti. O meşhur sözünü bu bilinçle söyledi: “CIA’i bin parçaya bölüp rüzgara savurmak istiyorum.” Bu bir öfke patlaması değil; Kennedy’nin CIA direktörü Allen Dulles’ı görevden alarak başlattığı resmi bir savaştı.

Allen Dulles, Wall Street’in ve United Fruit gibi büyük şirketlerin en sadık savunucusuydu. Görevden alınmış olsa da evinden operasyonları yönetmeye devam etti ve Kennedy’nin “ulusal güvenlik için bir tehlike” olduğu algısını derin devlet hücrelerine yaydı. Kennedy, CIA’in gizli bütçelerini Pentagon kontrolüne vermeye ve istihbarat servisinin operasyonel yetkilerini kısıtlamaya kararlıydı.

Eş zamanlı olarak, Adalet Bakanı Robert Kennedy, Meyer Lansky’nin “Suç Şebekesi”ne karşı tarihin en büyük temizlik operasyonunu başlattı. Mafyanın üzerindeki dokunulmazlığı kaldırmak için açılan yüzlerce dava, hem Lansky’yi hem de onunla ortak çalışan CIA unsurlarını panikletti. Kennedy kardeşler, aynı anda hem istihbarat aygıtını hem de o aygıtın yeraltı finans kaynaklarını hedef alıyorlardı.

Derin devlet için Kennedy artık bir “rejim düşmanı”ydı. Dulles ve ekibi tasfiye planları yaparken, Siyonist lobi ile yaşanan Dimona kentindeki nükleer santral gerilimi, onlara bekledikleri “stratejik gerekçeyi” sundu. Pentagon’un savaş arzusu, CIA’in intikam hırsı ve lobinin nükleer emelleri, Dallas’taki kavşakta kanlı bir ittifakla birleşti.

5. Dimona çatışması ve lobinin “Yabancı ajan” paniği

Kennedy’yi ölüme götüren yoldaki en somut gerilim hattı, İsrail’in Dimona kentindeki nükleer tesisidir. Kennedy, nükleer silahların yayılmasını insanlık için en büyük tehdit olarak görüyor ve nükleer denetimi başkanlığının ahlaki merkezi haline getiriyordu. İsrail’in gizlice nükleer kapasite geliştirmesi, Kennedy’ye göre sadece Orta Doğu’yu barut fıçısına çevirmekle kalmayacak, aynı zamanda Sovyetler Birliği ile yürütülen silahsızlanma görüşmelerini de sabote edecekti.

1963 yılının ortalarında gönderdiği mektuplarda Kennedy, diplomatik nezaket sınırlarını zorlayarak Dimona’nın derhal denetime açılmasını talep etti. Aksi takdirde ABD’nin İsrail’e desteğinin “ciddi şekilde tehlikeye gireceğini” belirtti. İsrail Başbakanı Ben-Gurion için nükleer silah bir “varoluş” meselesiydi. Dr. Aaron Good’un analizine göre, İsrail devlet aklı şu karara vardı: “Kennedy giderse ancak bu nükleer program hayatta kalır.”

Bu gerilimi zirveye taşıyan olay ise başkan John Kennedy’nin kardeşi olan adalet bakanı Robert Kennedy’nin, bugün AIPAC American Israel Public Affairs Committee – Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) olarak bilinen yapıları “Yabancı Ajan” olarak kaydettirmek istemesiydi. Bu, lobinin Washington’daki tüm operasyon kabiliyetini bitirmek ve finansal kaynaklarını deşifre etmek demekti. Lobi için bu “siyasi bir idam” hükmündeydi. Kennedy kardeşler, hem Pentagon’un savaş makinesini hem de lobinin finansal damarlarını aynı anda kesmeye çalışırken, profesyonel bir infazla karşılaştılar.

6. J.F. Kennedy suikastı: Bir “İstisna hali” operasyonu

22 Kasım 1963’te Dallas’ta sadece bir başkan değil, Amerikan demokrasisinin bağımsızlık iddiası da infaz edildi. Suikastın hemen ardından tetikçi ilan edilen Lee Harvey Oswald, tipik bir “günah keçisi” profiliydi. Ancak Oswald’ı canlı yayında öldüren Jack Ruby, şebekenin en kritik halkasıydı. Ruby, doğrudan Lansky’nin uyuşturucu şebekesine ve Dallas polis teşkilatındaki yolsuzluk ağlarına bağlı profesyonel bir figürdü.

Oswald’ın susturulması, “Derin Devlet-Mafya-Siyonist” ortaklığının mahkemede deşifre olmasını önlemek içindi. Suikastın ardından kurulan Warren Komisyonu ise hukuk tarihinin en büyük örtbas operasyonudur. Komisyon üyeleri arasında, Kennedy’nin kovduğu Allen Dulles’ın bulunması, failin kendi suçunu soruşturması anlamına geliyordu. Komisyon, suikastın tüm Siyonist bağlantılarını ve Dimona gerilimini raporlarından sistematik olarak sildi.

Kennedy’nin ölümüyle birlikte, İsrail’in nükleer programı üzerindeki baskılar bir gecede kalktı. Pentagon, Vietnam üzerinden hayal ettiği devasa savaş bütçelerine kavuştu. Kennedy’nin Vietnam’dan çekilme emri olan NSAM 263, yeni başkan Lyndon B. Johnson tarafından derhal iptal edildi. Dallas’ta mermi Kennedy’ye sıkılmıştı; ancak kazananlar Washington’daki silah tüccarları ve Tel Aviv’deki stratejistler olmuştu.

7. Endonezya katliamı ve Grasberg madeni: Kanlı altın

Kennedy’nin tasfiyesi küresel kaynak haritasını yeniden çizen bir operasyonun parçasıydı. Bunun en kanlı örneği, 1965 Endonezya darbesidir. Kennedy, Endonezya’nın milliyetçi lideri Sukarno ile bir ittifak kurarak ülkenin devasa petrol ve altın kaynaklarını halkına kazandırmayı hedefliyordu. Sukarno, bu kaynakları millileştirmek istediği için Derin Rejim’in ölüm listesine dahil edildi.

Kennedy ve BM Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’ün ölümlerinin ardından gelen Johnson yönetimi, CIA üzerinden tarihin en büyük soykırımlarından birini başlattı. CIA tarafından hazırlanan listelerle 1 milyondan fazla insan katledildi. Bu katliamın asıl amacı komünizmi durdurmak değil, dünyanın en zengin altın madeni olan Grasberg’e el koymaktı. Kennedy’nin ölümünden kısa süre sonra bu maden, Rockefeller bağlantılı Freeport şirketine sunuldu.

Endonezya’da dökülen kan, bugün hala New York borsasındaki dev şirketlerin kârlılığını beslemektedir. Bu, “Amerikan Yüzyılı” dedikleri o kanlı düzenin gerçek yüzüdür. Kennedy, bu çarkı durdurmaya çalıştığı için öldürülmüştür. Onun ölümü, küresel oligarşinin dünyaya “kaynaklarınız bizimdir” mesajını vermesiyle sonuçlanmıştır.

8. Epstein rejimi ve modernden günümüze şantaj

Meyer Lansky döneminde temelleri atılan bu “suç-devlet” entegrasyonu, günümüzde “Epstein Rejimi” olarak adlandırabileceğimiz yeni bir safhaya geçmiştir. Jeffrey Epstein, münferit bir suçlu değil; tıpkı Lansky gibi istihbarat servisleri adına küresel siyasi elitleri kontrol altında tutan stratejik bir “şantaj operatörü”ydü.

Bu şantaj düzeni, politikacıların zaaflarını kullanarak onları Derin Rejim’in çıkarlarına hizmet etmeye zorlar. Bugün ABD Kongresi’nin İsrail’e olan sarsılmaz desteği, sadece lobilerin finansal gücüyle değil, bu tür derin şantaj ağlarıyla açıklanabilir. Epstein’in adası, Lansky’nin Küba kumarhanelerinin dijital ve daha karanlık bir versiyonudur. Amaç hep aynı kalmıştır: Finansal oligarşinin dokunulmazlığını sağlamak ve Siyonist hedeflerin önündeki engelleri temizlemek.

Sonuç: Hakikatin direnişi

Değerli okurlar, bugün burada analizi yapılan gerçekler sadece birer tarih dersi değil; içinde yaşadığımız kölelik düzeninin anatomisidir. John F. Kennedy, halkın iradesini askeri ve lojistik güçlerin üzerinde tutmaya çalışan son Amerikan başkanıydı. O öldüğünde, bağımsız başkanlık koltuğu da onunla birlikte tabuta girdi.

Ancak bu karanlık tablo bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Dr. Aaron Good’un da vurguladığı gibi, “İstisna Hali” ancak halkın hakikati talep etmesi ve devlet aygıtını bu suç şebekelerinden arındırmasıyla sona erebilir. Güneş, balçıkla sıvazlanamaz!

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.