Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Sessiz aşınma: Irmak öğretmen, mobbing iddiaları ve cevabını arayan sorular” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Genç bir öğretmen geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Geride bıraktığı ses kayıtları, verdiği dilekçeler ve yakınlarını açtıkları sosyal medya hesapları üzerinden yaptıkları paylaşımlar akıllara tek bir soruyu getiriyor: Acaba bu ölümü tetikleyen mobbing mi? Bu soru yürütülen soruşturma neticesinde cevap bulacak şüphesiz. Soruşturma bitmeden ve bu süreci tetikleyen gerçek nedenler ortaya çıkmadan peşin hükümlü davranmak elbette ki doğru değil. Fakat medyaya yansıyan mevcut veriler çalışma yaşamının en sinsi ve görünmez sorunlarından birisi olan mobbingi yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyor.
Literatür, mobbingi psikolojik taciz, yıldırma, sistematik dışlama ve Türk Dil Kurumu’nun önerisi olan bezdiri üzerinden tanımlamakta. Bezdiri vurgusu önemli; çünkü sürecin nihai amacı bireyi ya istifaya sürüklemek ya kızağa çekmek ya da varlığını pasifize ederek bezdirilmesidir. Mesleki ve psikolojik yıpranma, bezdiri sürecini hızlandıran faktörlerdir. Küçümsenme, dışlanma, yok sayılma, dedikodular, yetkilerine müdahale edilmesi, yapılan işin değersizleştirilmesi, yalnızlaştırma ve sonunda çaresiz bırakma sürecin temel unsurlarıdır. Bu sebeple mobbing görünmezdir ve ispatı da oldukça zordur. Çoğu zaman süreç iki kişi arasındaki sürtüşmenin ya da frekans farkının olası bir sonucu olarak görülür. Ancak kesin olan bir gerçek var ki kişi günden güne aşınır, yalnızlaşır ve sonrasında kendini güçsüz hisseder. Haberlere konu olan iddialar doğru ise intihar mobbingin belki de en ağır sonuçlarından birisidir.
Avustralya’da mobbing mağdurlarıyla yapılan bir çalışmada (Altuntaş, 2010) mağdurlara yaşadıklarını neye benzettikleri sorulmuş. “Boğulmak”, “tuzağa düşmek”, “mücadele etmek” “taciz” deneyimlerinde öne çıkan ifadelerdir. Aynı çalışmada mobbing uygulayan bireyler için ise “kadın jüponuna sarılmış gaddar bir kalp”, iki başlı oyuncak bebek” ifadeleri öne çıkıyor. Mağdurlar ise yaşadıkları süreci “Salvador Dali tablosundaki tek normal karakter”, “profesyonel bir okçunun hedef tahtasındaki 12 numara”, “bir çöp parçası üzerindeki önemsiz leke” duygu halleri ile tanımlamışlardır. Kurumların tutumu ise bu çalışmada “kafasını kuma gömmüş deve kuşu” ve “bir cinayete tanık olmasına rağmen başını çevirip görmezden gelen bir topluluğa” benzetilmiştir. Bu metaforlar ve tanımlamalar ilk etapta çok abartılı gelebilir. Ancak gerçek mobbing mağdurları için sürecin yarattığı duygu hali tam da bu şekildedir. Birey sadece tek bir insanın saldırına uğramaz. Aynı zamanda büyük bir sessizlikle de mücadele eder. Sessiz kalan yöneticiler, görmezden gelen çalışma arkadaşları ve en nihayetinde sorumluluk almayan kurumlar da bu sürecin bir parçası olarak düşünülebilir.
Tam da bu aşamada şu soru önem kazanıyor. Mobbing herkesi eşit derecede mi etkiliyor? Şüphesiz ki kadın ve erkek mobbingi aynı biçimde ve yoğunlukta deneyimlememekte. Ayrıca mobbing sadece kadınlara özgü bir sorun da değildir. İş hayatında işinden ayrılan, kadro sorunu yaşayan, istifa etmek zorunda kalan ya da psikolojik destek almak durumunda kalan erkek hikayeleri de mevcut. Ancak erkeklerin ve kadınların süreci yönetme ya da sorunlarla baş etme biçimleri oldukça farklılaşıyor. Şöyle ki erkekler dünyasında ilişkiler salt resmi ağlardan ibaret değil. Abi-kardeş, meslek dayanışmaları, usta-çırak ilişkisi, askerlik arkadaşlıkları ve farklı referans kaynakları gibi görünmez sosyal destek mekanizmaları görünmez sosyal ağların gizli ilişki biçimleridir. Şüphesiz ki her erkek bu ağlara dahil/sahip olmayabilir. Ancak pek çok erkek yaşadığı tacizi, baskıyı ya da sorunu paylaşabileceği, danışabileceği ağlara rahatlıkla ulaşabilmekte. Kadınlar özelinde ise durum biraz daha farklı. Çalışma hayatında kadınlar erkek egemen yapılarda kendilerine özel alanlar açmaya çalışırlar. Belki de bu sebeple kadınlar sadece işini yapmakla değil, kendini sürekli kanıtlamakla da uğraşmakta. Öte yandan erkeklerin tarihsel olarak sahip olduğu dayanışma ağları kadınlar arasında henüz kurumsallaşmamıştır. Koruyucu ilişkiler, mentorluk, referans sistemi ve dayanışma kültürü erkek dünyası kadar ne yazık ki gelişmiş değil. Belki de bu sebeple kadınların mobbingi deneyimlemesi erkeğe nazaran daha ağırdır. Çünkü baskı kadar bu baskı karşısında ne yapacağını bilememek de yıpratıcıdır. Erkekler benzer durumlarda bir abiye, hemşehrisine, meslek büyüğüne ulaşma ya da eski bir dostun kapısını çalma şansına sahipken kadınlar benzer durumlarda büyük bir yalnızlığın ortasında kalabilmekteler. Yalnızlık zaten mobbingin en büyük işbirlikçisidir diyebiliriz. Mobbing uygulayanlar sosyal desteği olmayan ve savunma gücü zayıf olanları bile isteye seçerler. Çünkü bu gruptakiler savunmasızdır. Bu durum elbette ki sadece kadınlar için geçerli değildir ancak kadınların yapısal dezavantajları bu savunmasızlık halini daha görünür yapmakta.
İşte bu sebeple Irmak öğretmenin yaşadıklarını konuşurken “mobbing var mı?” sorusu tek başına yeterli olmayacaktır. Bu sorunun yanına bir soru daha iliştirmemiz gerekiyor. Çalışma yaşamında bireyler koruyucu sosyal ve kurumsal mekanizmalara sahip mi? Ya da ne kadar sahip? Çünkü bizler biliyoruz ki mobbing sadece kötü insanların yarattığı bireysel bir tercih değildir. Sessiz kalan kurumların, görmezden gelenlerin de büyük bir sorunudur. Irmak öğretmenle ilgili daha fazla yorum yapabilmek için soruşturmanın sonucunu beklemeliyiz. Ancak sonuç ne olursa olsun esas mesele şu: Bizleri hayata bağlayan tek şey sadece maaşlarımız ya da mesleklerimiz değil. Bazen “yalnız değilsin” cümlesini kurabilen tek bir kişi bile hayat kurtarabilir.








