Medyascope okurları yazıyor | Bir cümleden fazlası: Türkiye’de önyargının sosyolojisi

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Veysel Güneş “Bir Cümleden Fazlası: Türkiye’de Önyargının Sosyolojisi?” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Medyascope okurları yazıyor | Bir cümleden fazlası: Türkiye’de önyargının sosyolojisi

Rusya’nın kırsal köylerinden birinde geçtiği anlatılan eski bir hikâye vardır. Köylüler, tren raylarını birbirine bağlayan vidalardan birini söküp evlerine götürmektedir. Yetkililer bunun tehlikeli olduğunu, rayların güvenliğini bozduğunu anlatmaya çalışır. Köylüler ise aynı cevabı verir:

“İki vida varsa birini alıyoruz. Diğeri yerinde duruyor”

Yetkililer tehlikeyi anlatır, cezadan söz eder, hatta para teklif etmeyi düşünür. Fakat yaşlı bir köylünün verdiği cevap meseleyi başka bir yere taşır:

“Bu para meselesi değil. Biz buna alıştık. Eğer adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz, büyüdüğümüzde cebimiz para da görse o vidaları sökmeye devam ederiz”

Bu hikâye yalnızca bir tren yolunun hikâyesi değildir. Toplumların nasıl şekillendiğini anlatan güçlü bir metafordur. Çünkü toplumları ayakta tutan ya da çürüten şey çoğu zaman büyük olaylar değil, küçük alışkanlıkların zamanla normalleşmesidir.

Bir önyargı sıradanlaşır.

Bir ayrımcılık meşrulaşır.

Bir dışlama alışkanlığa dönüşür.

Sonra kimse bunun neden yanlış olduğunu sorgulamaz hale gelir.

Türkiye’nin kimlikler, aidiyetler ve vatandaşlık üzerine yürüttüğü tartışmaların önemli bir bölümü de tam olarak bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına giren Türkiye’de hâlâ milyonlarca insanın etnik kimliği üzerinden aşağılanabilmesi, küçümsenebilmesi veya aidiyetinin sorgulanabilmesi tesadüfi değildir. Bu durum yalnızca bireysel hatalardan kaynaklanmaz. Arkasında uzun yıllara yayılan siyasal, kültürel ve toplumsal bir hafıza vardır.

Kürtler bu ülkeye sonradan gelmiş bir topluluk değildir. Bu coğrafyanın tarihsel unsurlarından biridir. Türkiye’nin ekonomisinde, kültüründe, sanatında, siyasetinde ve çalışma hayatında milyonlarca Kürt yurttaşın emeği bulunmaktadır. Fabrikalarda çalışan işçiden büyük şirketlerde görev yapan yöneticiye, çiftçiden öğretmene kadar toplumun her alanında Kürtler bu ülkenin ortak hikâyesinin parçasıdır.

Buna rağmen Kürt meselesi uzun yıllar boyunca eşit yurttaşlık ve demokratik haklar ekseninde değil, ağırlıklı olarak güvenlik politikaları çerçevesinde ele alınmıştır. Hak talebi ile tehdit algısı arasındaki sınır bulanıklaştırılmış, kültürel talepler çoğu zaman siyasal şüpheyle karşılanmıştır.

Medyascope okurları yazıyor | Bir cümleden fazlası: Türkiye’de önyargının sosyolojisi
Medyascope okurları yazıyor | Bir cümleden fazlası: Türkiye’de önyargının sosyolojisi

Bu yaklaşım yalnızca devlet politikalarını değil, toplumsal zihniyeti de etkilemiştir.

Çünkü devletlerin dili zamanla toplumun diline dönüşür.

Resmî söylem gündelik hayatın içine sızar

Ders kitaplarından televizyon ekranlarına, gazete manşetlerinden kahvehane sohbetlerine kadar uzanan bir zincir oluşur.

Sonunda insanlar önyargıları bilgi sanmaya başlar.

Tam da bu nedenle bugün zaman zaman kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar yalnızca bir kişinin görüşü olarak değerlendirilemez. O sözler, daha derinde yatan bir zihniyet dünyasının dışavurumudur.

Üstelik bu durum yalnızca belirli sosyal kesimlerle sınırlı değildir. Eğitim seviyesi yükseldikçe önyargılar ortadan kalkmaz. Servet arttıkça insanlar daha adil hale gelmez. Toplumsal statü, ahlaki olgunluğun garantisi değildir.

Aksine bazen ekonomik güç, sosyal prestij ve kamusal görünürlük, insanların taşıdığı önyargıları daha etkili hale getirebilir.

Türkiye’de uzun yıllar boyunca farklı siyasal çevrelerin ortak bir alışkanlığı oldu. Kimi Atatürk’ü, kimi bayrağı, kimi dini, kimi milliyetçiliği kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek bir araç olarak kullandı. Oysa ortak değerlerin asli işlevi insanları birbirinden uzaklaştırmak değil, ortak bir hukuk ve vatandaşlık zemini oluşturmaktır.

Ne yazık ki çoğu zaman bunun tam tersi yaşandı.

Farklılıklar tehdit olarak görüldü.

Benzemeyenler şüpheyle karşılandı.

Kimliğini korumak isteyenler sadakat testine tabi tutuldu.

Özellikle Kürtler söz konusu olduğunda, asimilasyon çoğu zaman “uyum”, kimliğini koruma çabası ise “bölücülük” olarak sunuldu. Böylece eşitlik talebi ile ayrılıkçılık arasındaki çizgi bilinçli biçimde birbirine karıştırıldı.

Oysa demokratik toplumların gücü farklılıkları yok etmelerinden değil, onları birlikte yaşatabilmelerinden gelir.

Gerçek birlik, herkesin aynı olması değildir.

Gerçek birlik, farklı insanların aynı hukuka sahip olmasıdır.

Aynı bayrağın altında yaşamak, aynı kimliğe sahip olmak anlamına gelmez. Aynı ülkenin vatandaşı olmak ise birbirinin onurunu korumayı gerektirir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değildir.

Yeni düşmanlar da değildir.

İhtiyaç duyulan şey daha güçlü bir demokrasi kültürü, daha derin bir eşit yurttaşlık anlayışı ve her şeyden önce daha sahici bir vicdan muhasebesidir.

Çünkü mesele yalnızca bir kişinin kurduğu cümle değildir.

Asıl mesele, o cümlenin hangi toplumsal iklimde mümkün hale geldiğidir.

Tıpkı tren rayındaki vidalar gibi…

İlk sökülen vida felakete yol açmaz.

İkincisi de açmayabilir.

Fakat yanlış normalleştiğinde, önyargı sıradanlaştığında ve ayrımcılık ahlaki bir sorun olmaktan çıktığında, toplumun ortak rayları gevşemeye başlar.

O noktadan sonra mesele bir vida değil, birlikte yaşama iradesinin kendisidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.