2026 FIFA Dünya Kupası açılış maçlarıyla başladı. ABD, Meksika ve Kanada’daki turnuvanın ilk haftasında su molaları, bilet fiyatları ve ABD’nin “güvenlik” müdahaleleri konuşuldu. Türkiye’nin Avustralya mağlubiyeti, ABD’nin güçlü açılışı ve Brezilya-Fas maçı da öne çıktı.
Altı ay kadar önce “Daha daha futbol” başlıklı bir yazı yazmıştım. ABD, Meksika ve Kanada’nın ortak ev sahipliğinde düzenlenmeye hazırlanan ve nicelik olarak genişleyen 2026 FIFA Dünya Kupası’na nasıl gireceğimizi anlatmıştım orada. Gruplar şatafatlı bir törenle henüz belirlenmişti. O gece sahnede olan Rio Ferdinand, “soccer mı, futbol mu” muhabbetinden pek hoşlanmıyor gibiydi. Takım elbiseli beyaz adamların zirvesini izliyorduk sanki. Donald Trump’a, kaybettiği Nobel Barış Ödülü’nü telafi etmesi için yeni uydurulmuş “FIFA Barış Ödülü”, bizzat FIFA Başkanı Gianni Infantino tarafından takdim edilmişti.
Sayfalarca taktik analize, tonlarca uzman görüşüne rağmen futbolda saha içini kimse tamamıyla tahmin edemez. Ama saha dışının distopik olacağına dair bütün bahisleri o dakikalarda oynamıştık bile. Emindik, gergindik.
Günleri sayılan distopik turnuva gelip çattı. Bu sırada ev sahibi ülke ABD tarafından bombalanan İran’ın katılım hakkı bile sorgulandı. İran takımının maç günleri hariç ABD’ye girmesine izin verilmedi. Geri kalan çoğu ülkenin sporcuları dahil tüm takım çalışanları, polis köpekleri eşliğinde güvenlik aramalarından geçirildi. Afrika’nın en iyisi olarak bilinen Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan, “güvenlik şüphesi” öne sürülerek ülkeye alınmadı. Uruguay kafilesi, ilk maçına çıkmak üzere otelinden ayrılırken bir kez daha köpekli aramaya maruz bırakıldı. Fakat tüm bu olanlara karşı futbol dünyasından herhangi bir tepki göremedik.
Futbol güzel, izliyoruz. Her zaman olduğu gibi bir Dünya Kupası’nda daha mücadeleler sadece taktikler üzerinden değil, hikâyelerle birlikte okunuyor. Multimilyoner tarafların, az nüfuslu ülkelerin ailelerine vize alamayan futbolcularına yenilmesini izlemek de keyifli; en iyilerin saha içinde en iyi olduğu şeyi yapmasına şahit olmak da. Ama neşeli bir turnuvanın içinde olmadığımızı söylemek lazım. Futbol büyük; boykot kararları kalabalık kesimlere ulaşmıyor. Fakat yanlışa yanlış diyebilmek ve haksızlığa uğrayanların yanında taraf olmak artık dünya üzerindeki tüm futbolseverlerin sorumluluğu; bu da bir gerçek.
Dünya Kupası’nda açılış haftası: Akılda neler kaldı?
Bu bölüme su molalarını konuşmadan başlamak imkânsız. Futbol maçını dört çeyreğe bölen bu uygulama, Kupa’nın ilk haftasına damga vurdu. Elimizde şu an somut bir kanıt olmasa da su molalarının yüksek tempolu maçların momentumunu bozabildiğine çoğumuz hemfikiriz. Ya da bir takımın ivmesini düşürebildiğine, başka birine avantaj sağlayabildiğine… Doğrudan etki ettiğini iddia etmeyeceğim ama Türkiye-Avustralya ve Brezilya-Fas maçlarında belirgin örneklerine şahit olduk.
Su molalarına ekran başındaki seyircinin gözünden bakınca ise farklı bir boyut çıkıyor ortaya. Stadyumda olanları en çok bu sırada reklam izlemek zorunda kalmadıkları için kıskandık. Yoksa turnuvaları evde, tanıdık mekânlarda ve tanıdık yüzlerle takip etmek de ayrı bir değerdir. Ama bu molalar, futbolcular gibi ekran başındaki seyircilerin de şevkine ket vuruyor.
Birleşik Krallık ve Meksika gibi yerlerde olduğu şekilde reklamsız geçirilen bu dakikalar, belki de su molasına daha cazip bakmamızı sağlayabilirdi. Çünkü voleybol ve basketbol gibi sporlarda oyuncuların toplanıp koçlarla ve birbirleriyle girdiği tatlı sert münakaşaları futbolda izlemek gerçekten ilginç olurdu. Ama bundan mahrumuz.
İlk haftanın öne çıkan bir diğer konusu, bilet fiyatlarının stadyum atmosferine etkisi. Takım sayısını 48’e çıkarmanın güzel yanını ilk hafta hepimiz gördük. Çoğu futbolsever, sadece birkaç gün içinde Curaçao ve Yeşil Burun Adaları’nı kalbinin bir köşesine yazdı. Onlar kendilerine sahne buldukça biz sevindik. Fakat biliyoruz ki turnuvayı genişletmenin ana gayesi, “daha çok maç, daha çok kazanç” felsefesi. Bilet fiyatlarının uçukluğu da bunun bir göstergesi. Futbolseverlerin futbol sevgisi kesinlikle öncelik değil.
Oradaki bazı atmosferlerden gerçekten hoşlansam da kameralar tribüne döndüğünde “Bu insanlar burada olmak için şu paraları verdi” diye düşünmekten kendimi alamıyorum ne yazık ki.
Distopik bir turnuva demiştim.
Evet, maçlar.
İlk maçlar
Grup mücadeleleri turnuvaların en güzel olayıdır. Heyecan sonraki aşamalardadır ama burası farklı bir gül bahçesidir.
Ev sahiplerinin açılış maçları fena değildi.
Kicking off in style ✨#FIFAWorldCup pic.twitter.com/7UYKWShmLP
— FIFA World Cup (@FIFAWorldCup) June 13, 2026
Meksika, turnuvanın açılışını 2010’a selam gönderen eşleşmede Güney Afrika’yı bol kırmızı kartlı bir maçta yenerek yaptı. Aslında Dünya Kupalarının ilk maçları her zaman iyi olmaz. Heyecanı yüksek, beklentiyi düşük tutmak gerekir. Bunu uygulayabilenler için fena bir maç değildi. Hatta üç kırmızı kartla açılış maçları arasında unutulmayacaklardan biri oldu. Güney Afrika hatalar yaptı, ev sahibi Meksika değerlendirdi.
Kanada, ilk maçını kıpkırmızı bir tribünün önünde Bosna Hersek ile yaptı. Beraberlikle sonuçlanan maçta tempo hâkimdi. Sahip olduğu yetenekler seviyesinde yoğun presli bir geçiş oyunu oynayan ev sahibi Kanada’nın karşısında, turnuvada olmanın değerini en çok kendileri biliyormuş gibi savunma yapan Bosna vardı. Kısıtlı kalite, karşılıklı birer gol izletti.
Ev sahipleri arasında en şatafatlı açılış ABD’ninkiydi. Turnuvaya savunmasıyla dikkat çekerek gelen Paraguay kalesine 4 gol gönderdi. İlki çok erken olduğundan maç gerçekten erken bitmiş oldu. Paraguaylılar da karşılaşmayı takip edenler de şaşkındı.
Bizim de rakiplerimizden olan ABD’nin başlıca kozu, kaptanları Christian Pulisic’in “basit” meziyetini en iyi şekilde sergilemesine olanak tanımak. Milanlı oyuncu açık alan ister; soldan sürer, içe çeker, şut çeker veya şans yaratır. Teknik direktör Mauricio Pochettino da kahramanına uyan bir oyun planı çiziyor. Pulisic solda serbest olunca sağ tarafı daha çok çizgi oyuncularına bırakıyor. Paraguay bu konsepte ve tempoya ayak uyduramayınca maçta da kalamadı.
ABD’nin üstün performansından bahsettikten sonra Türkiye-Avustralya maçına da tam burada değinebiliriz, keza aynı gruptayız. 2-0’lık şaşırtıcı mağlubiyeti herkes konuştu. Avustralya tahmin edileni yaparak kazandı; dolayısıyla oyun planımız iyi değildi. 24 yıl sonra Dünya Kupası’na kavuşan bir “futbol ülkesi” için iç açıcı bir açılış olmadı. Şu an tek hedef, puan ve averaj hesaplamalarına kalmadan iki galibiyetle gruptan çıkmak olacak. Bunun için doğru planlar kadar oyunculara biraz daha az ekran süresi verilmesi gerekliliği de mühim.
İlk haftanın belki de en iyi karşılaşması Brezilya ile Fas’ın karşılıklı tek gollü beraberliğiydi. Fas belirli periyotlarda öyle etkiliydi ki Seleção’nun peş peşe iki pas bile yapamadığı dakikalar yaşandı. Fakat futbol dünyasının en değerli turnuva antrenörlerinden biri olan Carlo Ancelotti’nin saha içinde açılan yaraya bant bulması çok uzun sürmedi. Don Carlo’nun ikinci yarıda yaptığı nokta değişikliklerle iki taraf da daha temkinli bir oyuna yöneldi.
Açılış bölümünde öne çıkan takımlar; ev sahibi ABD, dinamik görüntüsüyle Fas, sorunlara kısa sürede çözüm bulabileceğine inanılan bir teknik direktöre sahip Brezilya, turnuvanın en az nüfuslu ülkesine karşı rahat bir başlangıç yapan Almanya, uyumlu iki forvetiyle Tunus filelerine 5 gol gönderen İsveç, Mbappe ve Olise gibi yıldızlarıyla temposuz geçen oyunda bile üstünlük kurabilen Fransa, Haalandlı Norveç, Messili Arjantin ve açılışa bol tempoyla damgasını vuran İngiltere’ydi.
Çok maçlı ve bol şanslı bu turnuvada, hemen kaybetmek diye bir şey yok. Bu sebeple şok bir oyunla şok bir mağlubiyet alan Türkiye de, Yeşil Burun Adaları savunmasını bir türlü delemeyen İspanya da, Demokratik Kongo karşısında güçlü görünmeyen Portekiz de henüz kaybetmiş değil.
Dünya Kupası uzun, uykusuz gecelerle meşakkatli, futbola doyuran ama yaşananlarla bir o kadar yıpratıcı.
İlk haftanın yansıması işte böyleydi.








