Kazanmak için sadece ritme ihtiyaç duyan şampiyonlar ile kaybettikçe kalpleri kazanan trajik kahramanların spordaki yeri.

Profesyonel spora dair en merak ettiğim şey, yüzlerce insan tarafından hep bir ağızdan desteklenmenin nasıl bir his olduğu.
Herkesin bir spor müziği listesi vardır. Bu aralar koşarken podcast veya sesli kitap dinlemek de epey moda mesela. Ama bir ritimle motivasyon yakalamanın getirisi çok farklıdır. Kulağa gelen tempo bir şekilde enerjiye dönüşür, o enerji de performansa yansır.
Acaba müzikle performans arasındaki bu ilişki, sporcu ile taraftar arasındaki bağa benziyor olabilir mi? Sporcular, taraftarların haykırışları arasında yalnızca bir tempo mu yakalamaya çalışır, yoksa orada sevgiye de ihtiyaç duyar mı?
“Sevgi” sporun neresinde? Sevilmek sporcular için ne kadar mühim? Bir sporcu nasıl ve neden sevilir?
Tüm bu sorulara, kaybetmenin de kazanmak kadar değerli olduğu bir spor olan yol bisikleti ile cevap aramak mümkün.
Şu anda bisikletin en başarılı ve popüler ismi Sloven sporcu Tadej Pogacar. Kendisi artık yalnızca rakipleriyle değil, tarih sayfalarıyla da rekabet ediyor. Kimileri tarafından şimdiden “tarihin en iyisi” olarak anılıyor, kimisi de kaçınılmaz gerçeği biraz daha öteleyerek ona “günümüzün en iyisi” diyor.
Sloven sporcu gerçekten çok sevilesi bir karakter. Saygılı, samimi, açık ve yarışları eğlenceli kılmayı seven biri. Sele üzerinde bir canavara dönüşse de yarış dışında mümkün olabilecek en dost canlısı spor efsanesi kendisi.
Ne var ki, son zamanlarda o kadar fazla kazanıyor ki bisikletseverler arasında, sürekli aynı şeyi izlemekten doğan bir bıkkınlık söz konusu. Bu durum, şu sıralar Fransa Turu’nda mücadele eden yıldız ismin yol kenarındaki bazı izleyiciler tarafından ilk kez yuhalanmasına kadar vardı.
Bu tepki saf bir nefretten doğmadı. Pogacar hâlâ sevilip sayılıyor. Yine de yuhalandığı sırada kulağına gelen bu gürültüyü kendi avantajına çevirdiğini gördük.
Sloven sporcu, haykırışlarla sevilirken de kazandı, yuhalanırken de. Çünkü onun için belki de taraftarın sesi, haykırışlardaki o anlamlı uğultular, performansa dönüştürülecek ham bir enerjiden ibaretti. Kazanmak için sevilmeye değil, sadece belirli bir ritme ihtiyacı vardı ve o ritmi her koşulda buldu.
Geçtiğimiz günlerde bir bisiklet gazetecisi, Sloven meslektaşına Tadej Pogacar hakkındaki düşüncelerini sormuş. Bisiklet kamuoyu onun ardı arkası kesilmeyen zaferlerinden artık biraz olsun sıkılmaya başlamışken aynı durumun Sloven halkı için de geçerli olup olmadığını merak etmiş. Tahmin edileceği üzere Slovenler her şeyden memnunmuş. Fakat röportajın bir bölümünde Pogacar kadar bir diğer Sloven bisikletçi Primoz Roglic’ten de bahsediliyor.
Roglic, Slovenya’nın ilk büyük şampiyonluk adayıydı. Fransa Turu’nda etap kazanan ilk Sloven bisikletçi olmuştu. Ülkenin en popüler sporu olan kayakla atlamadan gelen geçmişi sayesinde gerçekten çok seviliyordu. 2020’de Fransa Turu’nu kazanmaya çok yaklaşmıştı. Fakat yarışın bitimine yalnızca bir gün kala hayallerini elinden alan kişi, genç vatandaşı Tadej Pogacar olmuştu.
İşte o gün Slovenlerin ne düşündüğünü çok merak ediyorum.
Bugün Pogacar, Tur’daki beşinci şampiyonluğuna yaklaşan ve sayısız zaferi bulunan bir bisiklet efsanesi. Roglic ise Fransa Turu şampiyonluğunu kıl payı kaçırmış, birçok başarısı olan ama bir o kadar da kaybeden biri. Sloven gazeteci, eskiden Roglic’in daha popüler olduğunu fakat bugün Pogacar ile hemen hemen aynı derecede sevildiğini söylüyor.
İşte bu çok ilginç.
Bir sporda derin bir geçmişi olmayan ülkenin en başarılı ismi ile kariyeri boyunca defalarca “kazanayazdı” dediğimiz kişi karşılaştırılıyor. Buna rağmen sadece en başarılı olan değil, geçmişinde büyük kayıplar bulunan sporcu da en az onun kadar seviliyor. Bir tarafta artık yavaş yavaş tarihin en iyisi olarak bahsettiğimiz, kusursuz bir sporcu var. Diğer tarafta ise Fransa Turu’ndaki ilk Sloven etap zaferini kazanmış ama sarı mayoyu Paris’e götürememiş trajik kahraman.
Bu, bisiklet sporunun, içinde bulundurduğu sonsuz sevgi dehlizinde yalnızca kazananlara yer ayırmadığının bir göstergesi belki de.
Kazanmak için sevilmeye ihtiyaç yok, bu doğru. Pogacar, iyi veya kötü, kulakları sağır eden her türlü gürültüyü zafere dönüştürebilir. Fakat sevilmek için yalnızca kazanmak yetmiyor. Çünkü taraftar, kusursuz zaferlerin ritminde bazen sadece bir performans izliyor. Oysa düşen, kaybeden, kazanayazan ama kazanamayan ve yeniden ayağa kalkan sporcunun ritminde bazen kendine bir dost buluyor.
Roglic sporcu ile taraftar arasındaki tarif edilemez ama kolaylıkla anlaşılabilir sevginin kanıtı gibi.
Bir sporcunun neden sevildiği sorusunun cevabı yalnızca başarılarında değil, o sevginin nasıl kurulduğunda yatıyor. İlk göz ağrısı olmak, empati, hep bir ağızdan aynı tezahüratı söylemenin tarif edilemez coşkusu, kazanırken umutlanmak, kaybederken insana dair bir şeyler yakalamak…
Sporcular bu yüzden seviliyor. Yol kenarındaki akorlara uyumlanabildikleri kadar.






