Haftaya Bakış (323): NATO Zirvesi’nin ardından | İmamoğlu savunma yapabilecek mi? 

İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ile Kemal Can, Haftaya Bakış’ta Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasını, CHP’nin güncel durumunu ve NATO Zirvesi sonrası Türkiye’nin dış politika pozisyonunu değerlendirdi.

Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Ruşen Çakır ve Kemal Can, İmamoğlu’nun davasını ve Türkiye’nin dış politikası üzerindeki etkilerini değerlendirdi.
  • İmamoğlu’nun yargılandığı davanın savunmasının 17 Ağustos’tan sonraya ertelenme ihtimali bulunuyor.
  • Çakır, Özgür Özel’in siyasi etkinliğini vurguladı, sahada aktif olduğunu belirtti.
  • NATO Zirvesi sonrası S-400’lerin başka bir ülkeye satışı gündemde.

Haftaya Bakış’ın “NATO Zirvesi’nin ardından & İmamoğlu savunma yapabilecek mi?” başlıklı bu bölümünde Ruşen Çakır, Kemal Can ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasını ele aldı. Çakır, mahkeme başkanının İmamoğlu’nun “Ben savunma yapmayacağım, yargılayacağım” sözlerini “susma hakkını kullandı” olarak kayıtlara geçirmesi hakkında şunları söyledi:

“Ekrem İmamoğlu eylemlere cevap vermeyecek, siyasi bir savunma yapacaktı. Bunun siyasi bir dava olduğunu söyleyip Türkiye’ye bakışını anlatan ve siyasi iktidarı, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan bir savunma yapmayı düşünüyordu. Bunu yapmasına fırsat tanımadılar.”

“Savunma hakkı” tartışması

Davanın 17 Ağustos’a ertelenmesinin İmamoğlu’nun savunmasının 17 Ağustos’ta yapılacağı anlamına gelmediğini söyleyen Çakır, “Mahkeme heyeti 17 Ağustos’tan itibaren tutuksuz sanıkları çağırmaya başlayacak. Ekrem İmamoğlu’nun savunmasını 17 Ağustos’tan sonra yapma ihtimali var. 300’ü aşkın tutuksuz sanık var, tutuksuz sandıklar bittikten sonraya, en sona atabilirler” dedi.

İBB davasını Özgür
İBB davasını Özgür Çelik ve 9 vekilin takip etmesine izin çıktı

Ruşen Çakır ve Kemal Can, Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun sahadaki görünürlüğünü karşılaştırdı. Çakır, “Özgür Özel sürekli il il dolaşıyor, mahkemeye gidiyor. Silivri’de, Çorlu’da, cezaevinde insanları ziyaret ediyor. Sürekli bir faaliyet halinde. Öteki tarafta ise yapılan pek bir şey yok” dedi.

S-400’lerin neticesi

NATO Zirvesinin bitişi ardından, S-400’lerin üçüncü bir ülkeye satılmasının söz konusu olması hakkında Çakır şunları söyledi:

“Bu kadar büyük bir başarısızlıktan başarı öyküsü çıkartmak istiyorlar ve çıkartıyorlar. Bu, aslında AK Parti’nin iktidarının en sihirli anlarından birisi. Bir de S-400’lerin hiçbir şekilde kullanılmaması gibi bir durum var. S-400’leri hiçbir şekilde kurulu bir şekilde görmedik. Ayrıca bu, Türkiye’nin ‘Ben sattım’ demesiyle satabileceği bir şey değil, Rusya’nın da onayı lazım. Türkiye’nin alacağı para da muhtemelen Rusya’ya verdiği paranın altında olacak.”

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la, haftanın olaylarını konuşacağız. Kemal merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Davası’nın birinci celsesi bitti. Bu celsede tüm tutuklu sanıkların savunması alınması hedeflenmişti. Alındı. Bir tek istisna var, ama çok büyük istisna. O da Ekrem İmamoğlu. Orada son iki gün diyelim bir katakulli oldu. Mahkeme başkanı, Ekrem İmamoğlu’nun ‘’ben savunma yapmayacağım, yargılayacağım’’ sözlerini ‘’susma hakkını kullandı’’ olarak kayıtlara geçirdi. Nedir o susma hakkı? Savunma yapmayı reddetme hakkı. Mahkeme başkanı böyle yaparak işi karambole getirdi. Çünkü zaten savunma için Ekrem İmamoğlu’na çok kısa bir süre verecekti. Bir gün bile değil belki, öyle kısa bir süreydi. Ki Ekrem İmamoğlu’na bütün eylemler atfediliyor. Örgüt lideri olarak çatısında, omurgasında o var. Benim bildiğim kadarıyla, Ekrem İmamoğlu aslında siyasi bir savunma yapacaktı. Yani eylemlere cevap vermeyecek, onun yerine, bunun siyasi bir dava olduğunu söyleyip, Türkiye’ye bakışını anlatan ve tabii ki mahkeme heyetini değil de siyasi iktidarı, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan bir savunma yapmayı düşünüyordu. Bunu yapmasına fırsat tanımadılar. Orada kelime oyunlarıyla işi paketlediler. Mahkeme başkanı topu, 17 Ağustos’a, ikinci celseye attı.

Ben avukatlarla da konuştum. Mahkeme heyetinin kafasında şu var herhalde: 17 Ağustos’tan itibaren tutuksuz sanıkları çağırmaya başlayacak; öyle bir şey olması bekleniyor. Ekrem İmamoğlu’nun, savunmasını 17 Ağustos’tan sonra yapma ihtimali var. Kendisi ve avukatları savunmanın öne alınması için bastıracaklar. Ama mahkeme heyetinin, özellikle heyet başkanının buna yanaşmama durumu da çok ciddi bir şekilde var. Belki tutuksuz sanıklar bittikten sonra, en sona atabilirler, ki o da aylar sonrasının meselesi. Çünkü 300’e aşkın tutuksuz sanık var biliyorsun. Onlardan birisi de benim. Böyle bir durum var. Ve burada açık bir savunma hakkı ihlali var. Onu çok net görüyoruz. Ama bir taraftan da Ekrem İmamoğlu’nun bunu hesaplayabilmiş olması gerekirdi; daha tedbirli ve stratejisini ona göre yapması lazımdı.

Ben birçok duruşmaya gittim biliyorsun. Sen de uzaktan izliyorsun. Onun hep böyle kendinden emin, dik duran, meydan okuyan bir tavrı var. Mahkeme heyetine karşı da, jandarmalara karşı da hiç taviz vermiyor. Ama bu tavrın, bir yerden sonra bir sorun haline dönüşebildiğini gördük. Bence burada biraz böyle bir şey oldu sanki. Yani mahkemede savunma yapabilecek mi? Yapamayacak olursa da muhtemelen onun hazırladığı savunmayı medya ve sosyal medya üzerinden dolaşıma sokacaklar. O zaman da mahkeme salonunda yapılacak olan siyasi savunmayla, bir metin olarak siyasi savunma aynı etkiyi bence yapmaz. Tabii ki yine etkisi olur ama onun mahkemede bunu sözlü olarak okuması, hazırladığı o metni okuması daha çarpıcı olurdu. Olay böyle bir yerde tıkandı. Bir mola verildi. Bir de tabii şöyle bir husus var: ‘’NATO Zirvesi’nden sonra bakın daha neler olacak?’’ havası var ya, cimdi CHP’ye yönelik birtakım şeyler de olabilir.

Bir de diğer husus şu: Biliyorsun Özgür Özel, Yargıtay aşaması ile ilgili olarak temmuz sonunu işareti ediyor. Bence, CHP’den kopuş da olabilir ama yine de emin konuşmamak lazım. O zaman, mahkemenin ikinci celsesi bambaşka bir siyasi atmosferde cereyan edecek. Diyelim ki yeni bir parti kurulacak. Şimdi orada tutuklu olarak yargılanan belediye başkanları -tutuksuzlar da var tabii- ne yapacaklar, hangi tarafta duracaklar? Yani bayağı karışık bir süreç bizi bekliyor.

Kemal Can: Tabii en önemli sorulardan biri de, İmamoğlu CHP’nin Büyükşehir Belediye Başkanı olarak mı o savunmayı yapacak? Yoksa yeni bir partiye geçmiş biri olarak mı yapacak gibi bir durum da var. Diğer belediye başkanlarının ne yapacağı kadar, şu anda cumhurbaşkanlığı adaylığının yanı sıra, Ekrem İmamoğlu halen seçilmiş İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’li bir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak şu anda yargılanıyor. Dolayısıyla senin dediğin gelişmeler olup, İmamoğlu asıl savunmasını ya da asıl yargılamasını, yargının yüzüne karşı yapacağı siyasi savunmayı, CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak yapıp yapmaması da faktörlerden biri, zaman kullanımı açısından.

Sen bunu öngörmeleri gerektiğini söyledin ya, duruşmalar başladığında, mahkeme heyetinin daha ilk duruşmada İmamoğlu söz ister istemez takındığı tavrı hatırlayalım. Bu mahkemenin, savunma için ya da muhalefetin, İmamoğlu’nun ve bu operasyonun mağduru olan ve ona itirazı olan herkesin siyasi arenası haline gelmesini engelleyecek bir pozisyon alacağını göstermişti. Yani aylarca iddianame açıklana kadar, açıklandıktan sonra duruşma tarihi verildiğinde ve duruşmaların başlaması sürecinde herkes, ağırlıklı olarak da CHP, şunu söylemişti: ‘’Biz o mahkeme salonunu, bütün bu iddiaların, iftiraların bir siyasi operasyon olduğunu anlatmak için bir kürsü olarak kullanacağız.’’ Hatta bunun iyice altını çizmek için duruşmaların canlı yayınlanması talebini aylarca dile getirdiler. Burayı, bütün kamuoyuna bu operasyonu ifşa etmek, bunun siyasi arka planını anlatmak, aslında yapılmak istenenin ne olduğunu söylemek ve bunu yapanları sorgulamak, yargılamak ve mahkeme salonunu muhalefete açılmayan bütün kanalların da mecburen göstereceği, belki TRT‘den yayın iddiası gerçekleşmiş olsaydı, TRT‘den yayınlanacak bir kürsüye çevirmek niyeti, arzusu vardı.

Duruşmalar başlar başlamaz mahkeme, tabii ki mahkemeyi yönlendiren irade, buna izin vermeyeceğini gösteren çok sayıda adım attı. Yani daha önce de İmamoğlu’nun duruşmaya katılmasını bile engelleyecek kararlar aldı. Hatta usule uymayan biçimde bu kararları uyguladı. Kararlar yazılmadan uygulandı. Hukuki gerekçelerle açıklanamayacak, usul gerekçeleri bulunamayacak bir sürü şey yaptı. Ama bunların hepsinin özeti şuydu: Bu mahkeme, bu duruşma, iddia edildiği gibi heybeler, turplar, şunlar bunlarla böyle kamuoyunda çok güçlü bir kanaat oluşturmadı; iktidarın iddia ettiği, etkiyi yaratmadı. Ama tersine, bu duruşmanın, muhalefetin bütün tezlerini anlatabileceği bir zemin olmasına da izin verilmeyecek. Bu, ilk andan itibaren karar verilmiş, talimatlandırılmış ve uygulanmakta olan bir şeydi. Dolayısıyla bugün İmamoğlu’nun savunmasının kısıtlanması, hatta kısıtlanmaktan ileri gidip, neredeyse imkansızlaştırılması. Çünkü senin de söylediğin gibi hiç de öyle anlaşılmayacak netlikte söylendiğinde avukatların da açık biçimde itiraz ettiği gibi, bu savunma hakkını kullanmamakla ilgili bir irade beyanı ortada yokken, bunu böyle tutanağa geçirerek, fiilen, savunma hakkını imkânsız hâle getirdi.

Dediğin gibi, zamana yayarak, daha sonra yine kısıtlanmış bir sürede söz vererek, şekli olarak bu şeyi ‘’düzeltebilirler.’’ Çünkü bu bir üst mahkemede ve daha ileriki aşamalarda, çok açık bir savunma hakkı ihlali olarak dikkate alınması gereken bir şey. Burada yoruma açık bir taraf bile yok. Durum gayet net. Daha sonra bir savunma imkânı verebilirler. Ama o zamanlamayı bu ilk irade, yani burayı muhalefetin ve asıl olarak İmamoğlu’nun sözcülüğünde bir kürsüye çevirmeme, çevrilmesine izin vermeme tavrının devamı ve bunun hangi uç noktaya kadar varabileceğini de bize gösteriyor.

Şimdi burada iki tane boyut var. İç kamuoyu açısından ben epeydir aynı kanaatteyim; yine fikrim değişmedi. Bu davalarla ilgili kamuoyunda ilk andan itibaren oluşmuş kanaat blokları, bu dava sürecinde çok fazla değişmedi. Araştırmalar da bunu gösteriyor, kaba gözlemlerle de böyle müşahede ediyoruz. Ayrıca zaten bunu değiştirebilecek bir durum da yok. Yani ne iktidarın iddiaları daha çok destek görüyor ne de itiraz edenlerin sayısında bir gerileme var. Yaklaşık %50’nin üzerinde, hatta 60’a varan bir kamuoyu, -ki bu kaçınılmaz olarak iktidar seçmeninin bir kısmını da içine alıyor demektir-, bu davaların içeriği ne olursa olsun, içeriğinde nelerin olduğunu hesaba katmaksızın, bunların siyasi bir operasyonun parçası olduğuyla ilgili kanaatini oluşturmuş ve aslında bu kanaat da büyük ölçüde yerleşmiş durumda. Dolayısıyla savunmaya izin verseler de vermeseler de bu, çok değişecek bir şey değil. Ama anlıyoruz ki, iktidarın, bu yaz döneminde, NATO toplantısının sonrasına hem CHP operasyonu ile ilgili hem süreçle ilgili hem küresel denge içerisindeki pozisyonuyla ilgili, gerekse kendi tarafında kabine revizyonundan teşkilat tahkimatına kadar pek çok hamleyi oluşturarak, hazırlayarak, artık bir seçim sürecinin hazırlığına gireceği anlaşılıyor. Tabii bunun ne kadar erken olacağını bilmiyoruz. Hemen çok baskın bir erken seçim söz konusu olmasa bile, artık her adım bundan sonra bu önceliklere göre atılacak. Dolayısıyla o takvimin içerisinde bu duruşmanın iktidar tarafından nasıl kullanılacağına ilişkin bir muhtemelen planlama yapılmış ve bu planlamada, şu aşamada kamuoyu oluşturabilecek, kamuoyunda dikkat çekebilecek bir kürsü olarak bu mahkemenin kullanılmasına bir es vermek istiyorlar. Dediğin gibi, tutuksuz sanıklarla duruşmalar devam edecek, ama kamuoyunda beklenen asıl savunma biraz daha ertelenecek. O, takvimde bir yere yerleşir mi, yerleşmez mi, onu önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Ama artık bu davanın, iktidar için, iddia ettiği gibi muhalefeti hırpaladığı, gerilettiği, itibar kaybettirdiği bir operasyon haline dönüşemediği net. Seçmen tercihlerinde böyle bir yansıma yaratamadı ve bununla ilgili iddiasını da bence büyük ölçüde bıraktı, hatta ihale etti. Artık bu işi Kılıçdaroğlu, mutlak butlan, kayyum heyeti üstlenmiş görünüyor; onlar sürüklüyorlar. İktidar, bu işle ilgili bütün gücünü ve performansını şimdiye kadar kullandı, ama alabildiği sonuç bu. Çok fazla da bir netice alamadı. Onların da alabileceği çok fazla bir sonuç yok, ama onlara ihale etti. Şimdi başka işlere bakarak kendi hazırlıklarını devam ettirecek.

Ruşen Çakır: Bu butlancılara biraz bakalım istersen. Çünkü son günlerde gazetecilere sataşma dışında pek bir şeye şahit olmuyorum. Şimdi Özgür Özel sürekli bir yerlerde il il dolaşıyor, mahkemeye gidiyor. Silivri’de ya da Çorlu’da cezaevinde insanları ziyaret ediyor. Sürekli bir faaliyet halinde. Öteki tarafta yapılan pek bir şey yok. Öğrendiğim kadarıyla Kılıçdaroğlu pazartesi günü TV100‘e çıkacakmış. Yine tarafsız bir kanal değil mi? Yine sürekli suçlama yapacak. Deniz Göktaş olayından sonra, hani ‘’salın CHP’yi’’ lafına iftira demişlerdi ya bu sefer Kılıçdaroğlu, “Ben öyle bir şey duymadım. Duysaydım cevap verirdim” demiş. Biliyorsun ben sağır olduğum için bana uyabilecek bir açıklama, ama yanında da o kadar insan var. Orada gazetecileri bayağı hedef aldılar. En son Ali Haydar Fırat birtakım kurum isimleri verdi ve CHP’den para aldıkları ile ilgili bir şeyler söyledi ki onların bazıları zaten Kılıçdaroğlu zamanından beri olan şeyler. Biliyorsun o hikâyeyi. Tele1‘in ya da Halk TV‘nin CHP ile anlaşması var. Başka kimlerin var bilmiyorum ama onların olduğunu biliyorum; onun devam ettiği anlaşılıyor. Tabii ki belli bir tarihten itibaren olanı alıp köpürtmeye çalıştılar. Ama Cafer Mahiroğlu, Halk TV’nin sahibi ‘’Bana anlaşma için haber yolladılar’’ dedi. Mesela o direksiyonu kırsaymış Halk TV olarak, herhalde bir sorun olmayacakmış. Para almaya ya da yeni yönetimden de para almaya devam edecekmiş. Ama o zaman da Halk TV‘yi kim ne kadar izler, o ayrı bir konu.

Sonuçta şu âna kadar yaptıkları herhangi bir faaliyet, herhangi bir açıklama yok. Mesela en son, İnan Güney tahliye olduktan sonra Müslim Sarı geçmiş olsun mesajı paylaştı. Hepsi bundan ibaret. Bu kadar kısa süre içerisinde ikiye ayrılmanın bu kadar barizleşmesi, bir yanıyla şaşırtıcı değil aslında, ama bir yanıyla da şaşırtıcı. Yani en azından göstermelik de olsa mesela NATO Zirvesi vesilesiyle bir eylem yapabilirlerdi; hiçbir şey çıkmadı. ‘’Atanmış CHP’nin herhangi bir konuda herhangi bir şey yaptıklarını görmedim. İşte bir Kılıçdaroğlu’nun, çoğu eski olan birtakım videolarını paylaşıyorlar biliyorsun. İnsanlar maskeli. ‘’Halkın arasındaki Kılıçdaroğlu’’ diye Covid günlerinden şeyler paylaşıyorlar. Bu hazin durum devam ediyor.

Kemal Can: Kılıçdaroğlu ilk basına karşı canlı olarak konuştuğu yayında, iktidarın iddialarını üstlenen bir tutum aldı. İktidarın CHP’li belediyelere, CHP’nin seçilmiş yönetimine yönelttiği bütün suçlamaları doğrudan kendisi üstlenip, aynı suçlamaları neredeyse aynı cümlelerle tekrar etti. Onun peşine de arınmayı filan ekledi. Şimdi görüyoruz ki senin biraz önce söylediğin medya hikâyelerinde olduğu gibi, aslında iktidarın, bu belediye soruşturmalarında yürüttüğü gibi, bazı müteahhitlerin bir döneme kadar ihalelerinin hiçbiri araştırılmıyor. Aynı müteahhit, CHP’li belediye başkanları göreve geldikten sonra nedense sadece yolsuzluk nedeniyle birtakım ihaleler almış, birtakım yolsuz işlemlere bulaşmış oluyorlar. Böyle bir tane milat var. O milattan öncesi hiç sorgulanmıyor, ama bir aşamadan sonra, aynı işlemler aynı insanlar tarafından yapıldığında suç teşkil ediyor. Üstelik de o insanlar hapiste değiller; çoğu itirafçı olmuş. Aynı dönemde başka AKP’li belediyelerle de iş yapmaya devam etmişler. Şimdi de özel ihtimam görerek yollarına devam ediyorlar, ama onların yaptıkları işlemlerden dolayı birileri yargılanıyor.

Biraz önce anlattığın hikâye tam da öyle. Yani CHP’nin çeşitli medya kanallarıyla akçalı ilişkiler kurması, sadece Özgür Özel Genel Başkan olduktan sonraya ait değil. Pek çok rakam gösteriyor ki ondan öncesine ilişkin. 2023 seçimlerinde, daha önceki yıllardaki seçimlerde, çeşitli biçimlerde, Yargıtay denetimine konu olacak bazı işlemler var burada. Zaten bunlar açık olarak hesaplarda görünüyor. O para alışverişi de belli bir denetimden geçiyor. Çünkü siyasi partilerin harcamaları denetleniyor. Ama bir tarihe kadar olanları veri kabul edip, o tarihten sonra yapılmış yine aynı işlemlerin tamamını şaibeli ya da kriminal veya suçla ilişkili bir özel işlem gibi göstermek… Yani o suçlamaları aynen tekrar etmenin yanında, bütün üslup ve yöntemleri de aynen tekrar eden bir tutum alıyor butlan yönetimi. Bu, onu yalanlama, bunu yalanlama işlerinde öyle, neyin suç olup neyin suç olmadığını tartışma konusunda öyle. Pek çok alanda aslında neredeyse sadece iktidarın aklı ve iddialarını değil, bütün siyasi alanı trolleme işlemlerini de neredeyse birebir kopyalayarak devam ediyor. Senin söylediğin o acınası durumu bir de bu tarafından da görmek lazım. Aldıkları vazifeyle o kadar hemhal olmuşlar ki, neredeyse o vazife için özel bir tarz, özel bir yöntem, özel bir hassasiyet, özel bir dikkat gösterme ihtiyacı duymadan, kaldıkları yerden devam ediyorlar.

O yüzden ben ‘’ihale oraya verilmiş’’ diyorum. Yani ihale aynı biçimde yapılmak üzere verilmiş. Başka bir yol ve yöntem denenmek üzere verilmemiş. Mesela söylediğin o NATO Zirvesi ya da başka konularda çıkışlar yapmaları hikayesinde de aslında tam tersine, hani göstermelik de olsa böyle muhalefetmiş gibi yapma gayretini bir kenara bıraktım, pek çok konuda açık ve örtülü biçimde iktidarı destekleyen, iktidarın yanında, en azından aynı çizgiye yakın bir yerde konumlanmanın altı defalarca çiziliyor. Bu, ‘’Osmanlıcılık’’ meselelerinde ortaya çıktı, savunma sanayii meselelerinde ortaya çıktı. Bu yolsuzluk, arınma iddialarında zaten hep devredeydi. Senin söylediğin o acınası durumun, o patetik hâlin böyle de bir şeyi var. İktidar için kullandığımız ‘’Eskiden bu işler yapılırken biraz kitabına uydurmaya, biraz sanki ‘’mış’’ gibi yapmaya, sanki biraz hukukiymiş gibi yapmaya çalışmak filan vardı, şimdi onların hepsini bıraktılar’’ diyoruz y,. Şimdi benzer bir şey, iktidarın kullandığı ya da iktidarla aynı e rotada ilerleyen herkese de sirayet etmiş durumda. Kimse, hiç olmazsa usulen sanki bir şey yapıyormuş gibi, sanki muhalefetmiş gibi davranma ihtiyacı bile duymuyor. Bu bütün dünya için geçerli. Özgür dünyanın sözcüleri de artık o ‘’mış’’ gibi yapmayı bırakmış durumdalar.

Ruşen Çakır: Evet, özgür dünya. Şimdi NATO Zirvesi bitti. Abdulkadir Selvi bugün bir müjde verdi: S-400’lerin üçüncü bir ülkeye, Körfeze satılması söz konusu. Hatta para bile kazanacağız. Yani bu kadar büyük bir fiyaskodan bir başarı öyküsü çıkartmak istiyorlar ve çıkartıyorlar kendileri için. Bu aslında AK Parti iktidarının en sihirli anlarından birisi. Yani Suudi Arabistan’la kavga ederken iç kamuoyuna yönelik bir başarı var. Sisi ile kavga ederken var, Rabıta işaretleri var. Ama Sisi ile tekrar ‘’kardeşim Sisi’’ olduğun zaman bir şey kaybetmiyorsun. Hatta bölgede gücümüz artıyor filan. Burada da kimse Türkiye’yi F-35 projesinden çıkartmadı. Türkiye kendisi çıkmanın zeminini hazırladı S-400’leri alarak. Ve o kadar önemli bir olayın içinden çıktı. F-35’ler de sadece uçak alımı değil biliyorsun. Onun birçok parçasını Türkiye’de üretimi yapılıyordu. Orada da bir gelir elde edilecekti ama projeden çıkartıldı. Ve şimdi buralara geri dönme ihtimali üzerinden bir başarı öyküsü yaratılmaya çalışıyor. Türkiye’nin gücünü görüyorsun. Nasıl görüyorsun? Tekrar işte CAATSA yaptırımlarından çıkartılacak, F-35 alacak. Kaan uçaklarına motor alabilecek. İyi güzel de bunları kim yarattı?

Bence en çarpıcısı, o S-400’lerin hiçbir şekilde kullanılmaması. Bunlar satın alınıp hangarda tutuldu. Kaç yıl oldu değil mi? Kullanma fırsatı olmadı çok şükür, ama hani satın alırsın da kullanmaya fırsatın olmaz. Bu öyle değil. En son İran’dan Türkiye’ye fırlatıldığı söylenen füzelerle ilgili belki olabilirdi ama onları zaten NATO’nun hava ve füze savunma unsurları bertaraf etmiş. Fakat S-400’leri hiçbir şekilde kurulu bir şekilde görmedik. Türkiye onların parasını verdi, ama görmedik. Ve şimdi bunlardan kurtulmanın bir yolunu bulmaya çalışıyoruz. Sanki Rusya Türkiye’nin kafasına silah dayamış S-400’leri satmış, parasını da gasp etmiş gibi. O S-400’leri Rusya’ya iade edemiyorsun ama üçüncü bir ülkeye vereceksin ve para alacaksın. Alacağın para da muhtemelen Rusya’ya verdiğin paranın altında olacak. Kaldı ki Kremlin’den bugün ‘’konunun son derece hassas bir mesele olduğu ve bu konuda Türk tarafıyla temas halindeyiz’’ açıklaması yapıldı. Kremlin bu konuyla ilgili düşünüyor. Çünkü bu, Türkiye’nin ‘’ben sattım’’ demesiyle satabileceği bir şey değil. Rusya’nın da onayı lazım. Böyle garip bir durum. Onun dışında, Trump’ın yaptıkları, İran’la arasının yeniden bozulmasının tam NATO zirvesine denk gelmesi de ayrı bir husus tabii ki.

Ama bence bir başka önemli husus da, Türkiye’de bu NATO ve Amerikan karşıtlığının nasıl zayıflamış olduğu. İnsanların büyük bir çoğunluğu Amerikan karşıtı biliyorsun, anket yapılsa sonuç hep öyle çıkıyor. Ama bir avuç sol örgütün ve bir avuç İslamcının dışında NATO’yu protesto eden olmadı. Alınan o tedbirler şunlar bunlar… Tabii epeyce kişiyi tutukladılar, duvarlar ördüler, paravanlar çektiler filan ama, sonuçta bir de böyle bir acı bir gerçek var yani.

Kemal Can: Gözaltına alınanları bırakmışlar.

Ruşen Çakır: Hepsini bırakmışlar mı? Ben onu takip edemedim. Yani Temel Demirer ve Sibel Özbudun’un bırakıldığını biliyorum ama.

Kemal Can: Sayıyı tam olarak bilmiyorum.

Ruşen Çakır: Eskiden bu tür işler daha çok 1 Mayıs öncesinde olurdu. Şimdi NATO Zirvesi öncesinde oldu. Her anlamıyla hazin bir durum ve Türkiye’de bunun iktidar tarafından bir başarı öyküsü olarak pazarlanması. Tabii, bu arada İsrail karşıtlığı tam gaz sürüyor. Hani sorsan Gazze’de soykırıma karşı mücadele ediyor. Ama o soykırım Trump sayesinde gerçekleşti. Ve zaten Trump da daha ilk gün, dakika bir gol bir, ‘’Rahip Brunson’ı istedim, Erdoğan verdi’’ diyerek, ânında Türkiye’deki hukuk sistemini de gözler önüne serdi. Bu olay günlerce konuşuldu.

Ama tabii şöyle bir şey var ki bu, özellikle önemli: Büyükelçi Tom Barrack, ‘’Başkan Trump, Erdoğan’a en çok ihtiyacı olan şeyi, meşruiyeti verdi’’ demişti ya, şimdi Erdoğan’ın uluslararası alanda bir meşruiyeti var. Yani NATO Genel Sekreteri Rutte’ye Türkiye’de son haftalarda muhaliflere yönelik adımları ve komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını sordu bir gazeteci. Verdiği cevabı gördün: ‘’Demokrasi sadece sandık değildir’’ deyip sustu. Yani akreditasyon yasakları, şunlar bunlar ve en önemlisi Türkiye’de tam zirvenin olduğu gün, Ekrem İmamoğlu’nun savunma hakkı gasp edildi. Tam da aynı gün. Öyle değil mi? Galiba Kemal’in bağlantısında bir sorun var, herhalde birazdan tekrar bağlanacaktır.

Bütün bu olup bitenlerden sonra buradan bir zafer öyküsü çıkartma meselesi gerçekten insanın canını acıtıyor. Biliyorsunuz biz yıllardır Transatlantik’te bu S-400’leri, F-35’leri ve burada baştan yapılan o stratejik hatayı konuşuyoruz. Gönül ve Ömer düzenli bir şekilde Washington’dan doğrudan da bilgi alabildikleri için, burada Türkiye’nin işinin ne kadar zor olduğunu yıllarca anlattılar. En son yaptığımız yayında da Trump’ın F-35’leri tekrar verme ihtimalini sorduğumda, ikisi de buna çok emin olmadıklarını söylediler. Çünkü Trump’ın söylediklerinin hiçbir bağlayıcılığı olmuyor, yani bir gün söylediği ertesi günle tutmuyor. Evet, Kemal yeniden bağlandı yayına. NATO Zirvesi’yle devam edelim.

Kemal Can: Sen biraz önce ‘’aynı anda, S-400 alınıyor ve büyük bir hezimetten bir başarı hikayesi çıkartılıyor’’ dedin.

Ruşen Çakır: Galiba Kemal’in bağlantısında yine bir sorun var. Yayını burada kesmekte yarar var, izleyicilerimizi zorlamayalım. Aslında epeyce bir şey konuştuk. Ama Kemal’in NATO zirvesi hakkındaki görüşlerini alma şansımız olamıyor galiba, öyle gözüküyor. Kendisine teşekkür ediyoruz. Sizlere de çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş