İSTANBUL (Medyascope) – Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altına alınan savunma hakkının kökleri, 1215 tarihli Magna Carta’ya kadar uzanıyor. Sokrates’ten günümüzde uzanan tarihte, mahkeme kürsüsünden yapılan bazı savunmalar hukuk tarihine iz bıraktı. Peki savunma hakkı nedir, hukukçular ne diyor?
Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Savunma hakkı, Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altına alınmış ve kökleri Magna Carta’ya dayanmaktadır.
- Savunma hakkının tarihi, Sokrates’ten günümüze uzanan önemli davalarla şekillenmiştir.
- Türkiye’de savunma hakkı, 1876 tarihli Kanun-i Esasi ile başlamış ve Cumhuriyet dönemiyle gelişmiştir.
- Savunma hakkı, hukuki süreçte avukat yardımından yararlanma gibi geniş bir kapsamı içerir.
- Uluslararası standartlar savunma hakkını güvence altına alır ve adil yargılanma ilkesinin temel unsurlarındandır.
İçindekiler
- Tarihi kökeni nereye dayanıyor?
- Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras nasıl aktarıldı?
- Sokrates’ten günümüze tarihe geçen savunmalar
- Anayasal dayanak nedir?
- Hangi hakları kapsıyor?
- Zorunlu müdafilik ne zaman uygulanıyor?
- İhlal hangi sonuçları doğuruyor?
- Hukuk davalarında karşılığı nedir?
- Uluslararası standartlarla bağlantısı
- Avukatlar ne diyor?
- “Usule ilişkin talepler mahkeme tarafından karara bağlanmak zorunda”
- “Usule aykırı işlemler üst mahkemelerde bozma nedeni olabilir”
- “Siyasi davalarda usul tartışmaları daha yoğun yaşanıyor”
- “Susma hakkı ancak kişinin kendi iradesiyle kullanılabilir”
- “Mahkemenin asli görevi savunma hakkını güvence altına almaktır”

Türkiye’de yargılama süreçlerinin merkezinde yer alan savunma hakkı, kişilerin mahkeme önünde kendini ifade edebilmesinin hukuki güvencesi olarak tanımlanıyor. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesi, herkesin meşru vasıta ve yollardan yararlanarak davacı veya davalı sıfatıyla iddia ve savunma hakkına sahip olduğunu düzenliyor.
Konu, 8 Temmuz’da İBB davasının 64. duruşmasında yeniden gündeme geldi. Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, kendisine tanınan savunma süresinin yetersiz olduğunu öne sürdü. Mahkemenin duruşmayı 9 Temmuz’da bitirme kararına itiraz eden İmamoğlu, mahkeme başkanıyla yaşadığı tartışmanın ardından CMK’nın 203. maddesi uyarınca salondan çıkarıldı. Mahkeme başkanı, İmamoğlu’nun itirazlarını dikkat almadı, İmamoğlu’nun yaşananlar “susma hakkını kullandığı” şeklinde zapta geçirildi.
Tarihi kökeni nereye dayanıyor?
Savunma hakkının fikri temeli, Batı hukuk tarihinde 1215 yılına kadar gidiyor. İngiltere’de Kral John ile soylular arasında imzalanan Magna Carta, kimsenin yasalara uygun yargılanmadan cezalandırılamayacağı ilkesini ilk kez yazılı hale getirdi. Belge, Avrupa’da kralın yetkilerini kısıtlayan ve kimsenin yargılanmadan cezalandırılamayacağını güvence altına alan ilk sözleşme sayılıyor. Hukukçular bu belgeyi, adil yargılanma ve masumiyet karinesi kavramlarının doğduğu ilk metin olarak değerlendiriyor, jüri tarafından yargılanma hakkı ile haksız tutuklamanın yasaklanması gibi ilkelerin de aynı sözleşmeyle ortaya çıktığını belirtiyor.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras nasıl aktarıldı?
Türk hukuk tarihinde savunma hakkının ilk yazılı izine 1876 tarihli Kanun-i Esasi’de rastlanıyor. Osmanlı’nın ilk anayasası sayılan bu metnin 83. maddesi, herkesin mahkeme huzurunda hakkını korumak için gerekli gördüğü meşru vasıtaları kullanabileceğini düzenliyordu.
Hüküm, davacı, davalı ve sanığı aynı anda kapsayacak biçimde avukat tutma, yazılı beyan verme, yeterli süre talep etme ve tanık dinletme gibi unsurları içeriyordu. Cumhuriyet döneminde bu miras 1961 Anayasası’yla genişledi, 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunulan anayasa temel hak ve özgürlükler alanında daha kapsamlı güvenceler getirdi.
Bugün yürürlükte olan 1982 Anayasası ise 12 Eylül darbesi sonrası hazırlandı ve 7 Kasım 1982’de halkoyuyla kabul edildi. Savunma hakkı, aynı anayasanın 36. maddesinde bu süreçte de korunarak yerini aldı.
Sokrates’ten günümüze tarihe geçen savunmalar
Hukuk tarihindeki ilk kapsamlı savunma örneği olarak Sokrates’in mahkeme konuşması gösteriliyor. Filozof, MÖ 399 yılında Atina’da tanrılara saygısızlık ve gençleri yozlaştırmakla suçlanarak yargılandı. Sokrates, af dilemeyi reddederek felsefi değerlerinden ödün vermeyeceğini savundu ve ölüm cezasını kabul etti.
Öğrencisi Platon’un kaleme aldığı bu savunma, günümüzde hâlâ hukuk fakültelerinde okutuluyor. Küba lideri Fidel Castro’nun 1953’te Moncada Kışlası baskını sonrası verdiği savunma da tarihe geçen örnekler arasında sayılıyor. Castro, mahkûm edilmeyi göze alarak “tarih beni beraat ettirecektir” sözüyle bitirdiği konuşmasında rejimi doğrudan eleştirdi.
Türkiye’de ise 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın THKO davasındaki savunmaları benzer bir örnek oluşturuyor. Gezmiş, savunmasında iddianameyi reddederek kendisini bağımsızlık mücadelesiyle ilişkilendirdi ve tarihin kendilerini haklı çıkaracağına inandığını söyledi.
Anayasal dayanak nedir?
Anayasa’nın 36. maddesi, savunma hakkını yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkı olarak tanımlıyor. Bu hak temel hak niteliği taşıyor ve verilmemesi veya sınırlandırılması durumunda alınan karar hukuka aykırı sayılıyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 289. maddesinin h bendi de bu ilkeyi destekliyor. Hüküm için önemli hususlarda savunma hakkının sınırlandırılması, kanuna kesin aykırılık hali olarak kabul ediliyor.
Hangi hakları kapsıyor?
Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre savunma hakkı geniş bir çerçeve çiziyor. Kendini savunma, avukat yardımından yararlanma, soru sorma, susma, aleyhe işleme katılmama, tercümandan yararlanma, delillerin toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma ve kanun yoluna başvurma bu kapsamda sayılıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3. maddesi de benzer güvenceler getiriyor. Suçlamadan anlaşılır dilde haberdar edilme, savunma hazırlamak için yeterli zaman ve kolaylık, kendini bizzat savunma veya avukat yardımından yararlanma bu güvenceler arasında yer alıyor.
Zorunlu müdafilik ne zaman uygulanıyor?
Kanun bazı durumlarda avukatla savunmayı zorunlu kılıyor. Şüpheli veya sanığın çocuk olması, kendini savunamayacak derecede engelli olması, alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlardan yargılanması hallerinde müdafi zorunlu tutuluyor. Maddi imkânı olmayanlar için de baro tarafından ücretsiz avukat sağlanıyor. Yargıtay, tutuklama istenen ve seçtiği avukatı bulunmayan sanığa müdafi atanmamasını da hak ihlali sayıyor, silahların eşitliği ilkesinin müdafi görevlendirilmeden yapılan yargılamalarda zedelendiğini vurguluyor.
İhlal hangi sonuçları doğuruyor?
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bir kararı, uygulamadaki somut örneklerden biri. Sanığın sorgusu yapılmadan, yalnızca müdafisi dinlenerek mahkûmiyet kararı verilmesi, duruşmanın yüz yüzelik ilkesini ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle bozma nedeni sayılmış. Anayasa Mahkemesi de 2024’te benzer bir düzenlemeyi iptal etti. CMK’nın 226. maddesinin, suçun hukuki niteliği değiştiğinde bildirimin yalnızca müdafiye yapılmasını öngören fıkrası, sanığın kararı etkileme imkânını orantısız biçimde sınırladığı gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı bulundu.
Hukuk davalarında karşılığı nedir?
Savunma hakkı yalnızca ceza yargılamasıyla sınırlı değil. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. maddesindeki hukuki dinlenilme hakkı, iddia ve savunma güvencesini hukuk usulüne taşıyor. Bu hak, yargılamayla ilgili bilgi sahibi olma, açıklama ve ispat hakkını da kapsıyor. Mahkemenin iki tarafa eşit biçimde dinlenilme hakkı tanıması gerekiyor.
Uluslararası standartlarla bağlantısı
Savunma hakkının kökeni yalnızca ulusal mevzuatla sınırlı kalmıyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi de adil yargılanma ve savunma hakkını güvence altına alıyor. Hukukçular, hakkın hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri olduğunu vurguluyor. Savunma hakkından yoksun bırakılan ve tarafsız mahkemede yargılanmayan bir kişinin hukuk devleti içinde temel haklara sahip olduğunu söylemenin mümkün olmadığı belirtiliyor. Sekiz asır önce Runnymede çayırında atılan imza ile bugün Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan güvence arasında, hukukçuların işaret ettiği doğrudan bir çizgi bulunuyor.
Avukatlar ne diyor?
Avukatlar Başar Yaltı ve Volkan Elbir, ceza yargılamasında usule ilişkin itirazların savunma hakkının temel unsurlarından biri olduğunu belirterek mahkemelerin bu talepleri öncelikle dinleyip gerekçeli ara kararla karara bağlamak zorunda olduğunu söyledi.
Yaltı ve Elbir, usule ilişkin meşru taleplerin değerlendirilmemesinin adil yargılanma hakkının ihlaline yol açabileceğini ifade ederken, susma hakkının yalnızca sanığın kendi iradesiyle kullanılabilecek anayasal bir hak olduğunu vurguladı.
“Usule ilişkin talepler mahkeme tarafından karara bağlanmak zorunda”
Başar Yaltı, ceza yargılamasında usul konusundaki itiraz ve taleplerin mahkeme tarafından öncelikle incelenerek karara bağlanmasının zorunlu olduğunu söyledi. Uygulamada ve hukuk doktrininde davanın her aşamasında usule ilişkin söz alınabileceğinin kabul edildiğini belirten Yaltı, mahkemelerin usul kurallarına aykırı işlem yapamayacağını ifade etti.
Volkan Elbir de sanığın esas savunmasını yapmadan önce mahkemenin yetkisi, görevi veya yargılama sürecindeki usulsüzlüklere ilişkin itirazlarını ileri sürebileceğini belirtti. Elbir’e göre mahkeme, bu itirazları dinlemek ve kabul ya da ret yönünde gerekçeli bir ara karar vermekle yükümlü. Bunun hâkimin takdirine bırakılmış bir uygulama olmadığını söyleyen Elbir, “Bu ceza muhakemesi usulünün zorunlu bir gereğidir” dedi.
Yaltı, savunma hakkının bir parçası olarak sanık veya avukatının usule ilişkin itirazlarını dile getirebileceğini ancak bu hakkın diğer tüm haklar gibi kötüye kullanılmaması gerektiğini belirtti. “Davanın uzatılması amacıyla usul tartışmasına girilmesi hukuken kabul edilemez. Ancak usule ilişkin meşru taleplerin dile getirilmesi savunma hakkının doğal bir parçasıdır” diye konuştu.
“Usule aykırı işlemler üst mahkemelerde bozma nedeni olabilir”
Mahkemenin usule ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmemesi hâlinde müdafiin buna itiraz etmesi ve yaşananların mutlaka duruşma tutanağına geçirilmesini sağlaması gerektiğini belirten Elbir sözlerine şöyle devam etti:
“Ceza yargılamasında sanık esas savunmasını yapmadan önce usule ilişkin itirazlarını dile getirebilir (mahkemenin yetkisizliğini, görevsizliğini veya başka bir usulsüzlük olduğunu) ve mahkeme bunu dinleyip bu konuda kararını gerekçelendirerek bir ara karar vermek zorundadır; bu kararı gerekçelendirerek itirazları kabul veya reddeder. Bu inisiyatife bağlı değildir, mahkeme bu prosedürü izlemek zorundadır. Mahkeme bu şekilde uygulamaya direnirse sanığın müdafii bunu düzeltmeli veya tutanak altına aldırmalıdır. Bu durum istinaf veya Yargıtay aşamasında savunma hakkının ihlali olduğu için bozma sebebi olabilir; tutanağa geçirtmek önemlidir. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na şikâyet de edilebilir ancak bu yargılamaların tarafsızlığı ve siyasiliği tartışmalı bir konu olduğu için sonuç alınamayacak bir durum söz konusu; tarafsız ve adil bir yargılama yapılmıyor çünkü bu tip davalarda bunu görüp biliyoruz.”
Yaltı da usul kurallarına aykırı işlemlere dayanılarak verilen kararların üst mahkemeler tarafından bozulabileceğini belirterek, mahkemenin usul hükümlerine aykırı davranmasının veya usule ilişkin meşru talepleri değerlendirmemesinin adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelebileceğini söyledi. Olağan hukuk düzeninde bu tür kararların istinaf ve temyiz aşamalarında hukuka aykırılık gerekçesiyle incelenebileceğini ve bozulmasının mümkün olduğunu ifade etti.
Yaltı, mahkemenin usule ilişkin talepleri reddedebileceğini ancak bunun da daha sonra istinaf veya temyiz incelemesinde hukuki denetime konu olacağını söyledi.
“Siyasi davalarda usul tartışmaları daha yoğun yaşanıyor”
Yaltı, siyasi nitelik taşıyan davalarda mahkemelerin yargılamayı kısa sürede sonuçlandırma eğiliminde olabildiğini, buna karşılık savunma tarafının ise yargılamanın hukuka aykırı yürütüldüğünü düşündüğü durumlarda usule ilişkin tüm haklarını kullanmaya çalıştığını söyledi. Bu nedenle siyasi davalarda usule ilişkin tartışmaların daha yoğun yaşandığını belirtti.
Elbir ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na şikâyet yolunun hukuken mümkün olduğunu hatırlattı. Ancak siyasi nitelik taşıdığını düşündüğü davalarda bu mekanizmanın etkili sonuç vermediğini savunan Elbir, “Bu yargılamalar tarafsız olmadığı ve siyasi olduğu için kimi kime şikâyet edeceksin? Sonuç maalesef alınamıyor ve yargılamalar olması gerektiği gibi adil ilerlemiyor” dedi.
Elbir ayrıca, tutanağın düzeltilmemesi ve hâkimin tarafsızlığını yitirdiğini gösteren uygulamaların devam etmesi hâlinde reddi hâkim talebinde bulunulabileceğini, ayrıca görevi kötüye kullanma iddiasıyla başsavcılığa şikâyet yoluna da gidilebileceğini belirtti. Bununla birlikte siyasi nitelik taşıyan davalarda bu başvuruların uygulamada çoğu zaman sonuç vermediğini savunarak mevcut yargılama pratiğinin adil yargılanma ilkesinden uzaklaştığını öne sürdü.
“Susma hakkı ancak kişinin kendi iradesiyle kullanılabilir”
Yaltı, susma hakkının anayasal güvence altında bulunduğunu belirterek bu hakkın yalnızca hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişinin kendi iradesiyle kullanılabileceğini söyledi. Hiç kimsenin kendisini suçlayacak beyanda bulunmaya zorlanamayacağını hatırlatan Yaltı, “Mahkeme, ‘Ben susma hakkımı kullanıyorum’ demeyen bir sanık hakkında kendiliğinden susma hakkını kullandığı yönünde değerlendirme yapamaz. Bu tamamen kişiye bağlı bir haktır” dedi.
Elbir de aynı doğrultuda, sanığın kendi iradesiyle böyle bir beyanda bulunmadığı sürece mahkemenin “susma hakkını kullandı” şeklinde tutanak düzenlemesinin usule aykırı olacağını ifade etti. Volkan Elbir, “Bu tamamen usulsüz, gerçeğe aykırı ve hukuka güveni zedeleyen bir tutum olur. Sanık salondan çıkarılınca bu sebeple savunma yapamadığı tutanağa geçirilir. Müdafii veya kendisinin savunma yapacağı şartlar sağlanmalıdır” dedi. Elbir, sanık veya müdafiin böyle bir durumda tutanağın düzeltilmesini talep etmesi gerektiğini, talebin reddedilmesi hâlinde bunun da mutlaka tutanak altına alınmasının önem taşıdığını söyledi.
“Mahkemenin asli görevi savunma hakkını güvence altına almaktır”
Başar Yaltı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 203 ve 204. maddelerinde duruşma düzeninin ayrıntılı biçimde düzenlendiğini belirtti:
“Duruşmanın düzeni mahkeme başkanı veya hâkim tarafından sağlanmaktadır. Hâkim, duruşmanın düzenini bozan kişiyi savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla salondan çıkarabilir. Hatta direnç gösterenlere dört güne kadar disiplin hapsi bile verilebilir. Yukarıda da belirttiğim gibi esas olan savunma hakkının özgürce kullanılabilmesidir. Mahkemenin asıl görevi sanığın savunmasını yapmasını sağlamaktır. Birinci soruda belirttiğim gibi haklar yasal çerçevede kullanılabilir, kötüye kullanılamaz. Son karar ve takdir yetkisi mahkemede olduğuna göre, bu şekilde usule aykırı olarak verilecek kararlar için yapılacak istinaf veya temyiz başvurularında yaşanan bu tür hukuksuzluklar istinaf veya temyiz konusu edilerek kararın bozulması sağlanabilir.”
Volkan Elbir de hâkimin duruşma düzenini sağlamak amacıyla avukatlar dışındaki kişileri salondan çıkarma yetkisi bulunduğunu ancak bu yetkinin savunma hakkını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamayacağını söyledi. Düzeni sağlamak amacıyla sanığın salondan çıkarılması hâlinde dahi, daha sonra savunmasını yapabileceği koşulların mahkeme tarafından sağlanmasının zorunlu olduğunu belirtti.
Yaltı, bu yetkilerin kullanılmasında temel ilkenin savunma hakkının korunması olduğunu vurgulayarak, “Mahkemenin asli görevi sanığın savunmasını özgürce yapabilmesini sağlamaktır. Son karar ve takdir yetkisi mahkemede olmakla birlikte, usule aykırı işlemler nedeniyle verilen kararlar istinaf ve temyiz mercilerinde hukuka aykırılık gerekçesiyle incelenebilir ve bozulabilir” dedi.
Elbir de değerlendirmesinin sonunda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun duruşma düzeni ile savunma hakkı arasında açık bir denge kurduğunu belirterek, hâkimin düzeni sağlama yetkisine sahip olduğunu ancak aynı zamanda sanığın ve müdafiinin savunma hakkını eksiksiz kullanabilecekleri koşulları sağlamakla yükümlü olduğunu ifade etti.






