Hafta Başı (90): 15 Temmuz’un 10. yılı, Haluk Levent olayı

İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Haluk Levent ve Ahbap Derneği etrafındaki tartışmaları, 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yıldönümü ve ardından Türkiye’deki değişimleri, ve CHP içindeki gelişmeleri değerlendirdi.

Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Medyascope’da Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Türkiye’nin gündemini masaya yatırdı.
  • Haluk Levent’e olan güvenin ve Kızılay ile ilgili iddiaların iktidarı rahatsız ettiğini vurguladılar.
  • Ruşen Çakır, Fetullahçılıkla suçlamanın iktidar için kullanışlı bir malzeme haline geldiğini belirtti.
  • Özgür Özel’in yeni bir parti kurma baskısına maruz kaldığını ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidarın memuru durumuna düştüğünü ifade ettiler.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Türkiye gündemini değerlendirdi. Çakır, Haluk Levent’e duyulan güvenin ve Kızılay ile ilgili iddiaların iktidarı rahatsız ettiğini söylerken, Gürsel zamanlamaya dikkat çekerek “Siyasi bir zamanlama mı söz konusu?” sorusunu sordu.

Türkiye’de muhalif toplumun devletle özdeşleştiği için kamu kurumlarına güvenmediğini söyleyen Kadri Gürsel, iddia edilen bahis davalarının bütün aktörleri olumsuz algıda eşitlemek gibi bir sonucu olabileceğini söyledi

“Fetullahçılık suçlaması iktidarın elinde kullanışlı bir malzeme”

15 Temmuz'un 10. yılı
Hafta Başı (90): 15 Temmuz’un 10. yılı, Haluk Levent olayı

15 Temmuz’un 10. yılına yaklaşırken Ruşen Çakır günümüzdeki durum hakkında şunları söyledi: 

“Hala çok sayıda insanı gözaltına alabiliyorlar. Bugün operasyon yapılmış 81 ilde 968 gözaltı var. 10 yılda çok şey değişti, her şeyden önce Fetullah Gülen öldü. Örgüt merkezi yapısını muhafaza ediyor fakat bir takım kopuşlar var. Özellikle Türkiye’de binlerce insan tutuklu ya da yeni tahliye oldu. En önemlisi çok sayıda insan devlet kurumlarından çıkarıldı. Kolay kolay dönebilecek, birtakım haklarını alabilecek gibi gözükmüyorlar.”

Geçen 10 yılın ardından Fetullahçılık ile suçlamanın siyasi iktidarın elinde kullanışlı bir malzeme olduğunu söyleyen Çakır, “Daha yeni Özgür Özel’i de FETÖ iltisakıyla suçladılar. Önüne gelene bunu yapabiliyorlar çünkü PKK ile bir anlaşma süreci yaşandığı için terörist olarak ortada tek malzeme olarak bu kaldı” dedi. Gürsel, “İktidar darbeyle alakası olmayan kesimlere yöneldi. KHK’lılar diye bir mağdur zümresi ortaya çıktı. Fethullahçılık’la hiç alakası olmayan solcu, sosyalist ya da Kemalist, Atatürkçü öğretim üyeleri üniversitelerden atıldılar. Medyaya karşı çok yaygın bir baskı ortamı oluşturuldu. Türkiye’nin 2017’de rejimi değişti” dedi.

“Atanmış genel müdür”

Özgür Özel’in gittiği yerlerde ilgi gördüğünü ve yeni parti kurma baskısına maruz kaldığını söyleyen Çakır, Özel’in de yeni bir parti kurmaya yakın olduğunu söyledi.

Gürsel de bu durum ile ilgili “Kemal Kılıçdaroğlu da bir yerde iktidarın memuru konumuna soktu kendisini. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisiyle genel müdür diye alay ederdi. Şimdi tam Cumhuriyet Halk Partisi’ne atanmış bir genel müdür gibi. Böyle olmayacak, ayrı bir parti kurmaları gerekecek” dedi. 


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız ve Kadri Gürsel’le haftanın olaylarını konuşacağız. Kadri merhaba.

Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Uzun bir aradan sonra stüdyoya geldim ama fazla kalmayacağım. Yine de kravatla yayın yapmayalı epey olmuştu. Konuşacak birtakım hususlar var. CHP var tabii ama daha güncel olanla başlayalım. Zor bir konu; Haluk Levent ve Ahbap Derneği meselesi. Daha önce de birtakım iddialar söz konusu olmuştu, tartışmalar olmuştu. Ama son depremde özellikle Kızılay’ın fiyaskosundan sonra Ahbap Derneği’ne yönelik ilgi çok yoğun olmuştu ve şimdi birden bir soruşturma açıldı. Büyük rakamlar telaffuz ediliyor. Paraların bahse yatırıldığı söyleniyor. Tabii bütün bunların hepsi iddia. Haluk Levent gözaltına alındı, Avukat Ece Güner gözaltına alındı. Başka isimler de var. Burada benim dikkatimi çeken husus şu: Biliyorsun Kızılay’la ilgili iddialar iktidarı çok rahatsız etmişti ve bayağı tedirgin olmuşlardı, üstünü kapatmak istemişlerdi. Şimdi, Ahbap üzerinden dile getirilen iddialarla, bu sefer iktidar yanlıları rövanşı alıyor gibi bir tavır takınıyorlar. Haluk Levent ve Ahbap, sanki iktidar karşıtlarının yeriymiş gibi. İddialar ne derece doğru? Her kafadan bir ses çıkıyor tabii ki.

İşin acı tarafı Türkiye’de yargıya güven meselesi. Ben şahsen güvenmiyorum, ama sonuçta yapabileceğimiz çok da fazla bir şey yok. Yargı sürecine bakacağız. Orada Haluk Levent ve diğer suçlananların kendilerine yönelik iddialara ne dediklerine bakacağız. Ama şu haliyle baktığım zaman, bu mesele herkesin dilinde. İnsanlar Haluk Levent ve Ahbap üzerinden aslında birbirleriyle kavga etmeye de devam ediyorlar. Ama şunu da unutmamak lazım; Haluk Levent, uluslararası bir kuruluşa denetleteceğine dair birtakım taahhütlerde bulunmuştu biliyorsun. Aradan geçen zaman zarfında, devlet, gerekli kurumlar bunları denetlememiş mi, ne olmuş da şimdi birden bunlar ortaya çıkmış, böyle birçok soru var. Ama dediğim gibi masumiyet karinesi hususunu akılda tutarak, ama bu iddiaların yeni olmadığını, geçmişte de Haluk Levent üzerinden birtakım tartışmaların, yargılamaların olduğunu da biliyoruz. Ne dersin, bu zor konuda konuşabilmek de zor değil mi?

Kadri Gürsel: Evet. Ama yine de bazı sorular sorabiliriz. İktidar medyasından veya iktidar yargısından servis edilen haberlerde bu suçlamalara konu olan fiillerin ne zaman işlendiğine dair bilgi yok. Deniyor ki 990 milyon liralık bahis oynanmış, 300 küsur milyon lira bahislerde kaybedilmiş, gayrimenkuller alınmış, 120 milyon lira başka kişisel hesaplara aktarılmış. Yurt dışına paralar çıkarılmış diye de bir iddia var. Ama bunların hangi tarihlerde yapıldığına dair bilgi paylaşılmıyor. Yeni mi olmuş bu, yoksa 2023’te depremden sonra, toplanan bu paraların nasıl harcandığına, o dönem nasıl kullanıldığına dair o dönemde yaşanan bir olay mıdır? 2023 Şubat depreminden sonra, Kızılay’ın Ahbap Derneği’ne çadır satmasıyla, konu ister istemez bir anda siyasallaştı. Normalde halka dağıtılması gereken çadırların satılmasının, ahlâken açıklanacak, mazur görülecek bir tarafı yok. O noktada iktidar bir itibar kaybına uğradı. Zaten bu itibar kaybı ve depremden hemen sonra, hükümetin ve yönettiği devletin ilk üç günde yeterli, etkin, koordineli bir çalışmayı ve reaksiyonu gösterememesi kayıpların daha da büyümesine neden oldu. Bu konuda çok şey söylendi, yazıldı, çizildi.

Şimdi Ahbap’la ilgili bir hesaplaşma ihtiyacı doğmuş ise, Ahbap bu iddia edilen suçları işlemiş ise ne zaman işlemiştir ve eğer beklenilmişse neden şimdiye kadar beklenildi? Bunu herkes soruyor zaten, bu soruyu sormak için araştırmacı falan olmaya da gerek yok; ayan beyan ortada. Siyasi bir zamanlama mı söz konusu? Bu soruşturma, her ne kadar katalog suçlar tabir edilen suçlar kapsamına girse de, ‘’acaba zamanlaması siyasi mi?’’ diye bir soru elbette sorulabilir ve bu da meşru bir soru olur. Bu konuda kamuoyunun aydınlatılması lazım. ‘’Şunu yapmış, bunu yapmış’’ diye yığınla iddia var ortada, ne zaman yapmış, bunların ortaya çıkması lazım.

İkincisi, Avukat Ece Güner’in adı geçiriliyor. Ece Güner de Haluk Levent’in kendisinden para istediğini ve ona para verdiğini kabul ediyor zaten. Borç olarak galiba vermiş ve daha sonra da geri almış bu parayı. Aldığı ve verdiği miktar aynı. Ece Güner, Ahbap Derneği’nin avukatı olmadığını ısrarla söylemesine rağmen, ismi, hâlâ Ahbap Derneği’nin avukatı olarak geçiyor. Bu da ayrı bir problem. En son bir saat önce baktığımda, ismi, yine iktidar medyasında Ahbap Derneği’nin avukatı olarak ifade ediliyordu. Bu konunun da Ece Güner üzerinden yine Cumhuriyet Halk Partisi ile iltisaklandırılması gibi bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz, o noktaya doğru gidebilir.

Biraz önce yargıya güvensizlikten bahsettin. Sadece yargıya güvensizlik yok. Türkiye’de iktidar devletle özdeşleştiği için, muhalif toplum kamu kurumlarına da güvenmiyor, derin bir güvensizlik var. Ahbap Derneği’ne bu kadar büyük bir teveccüh gösterilmesi, bu derin güvensizliğin nedenidir. Çok büyük bir meblağdan söz ediyoruz, net rakam önümde değil ama 150-160 milyon dolar gibi bir bağış toplandığından söz ediliyor. Tabii Haluk Levent’in muhalif topluma böyle bir güven vermesi, aynı zamanda muhalif toplumun ciddi bir güven bunalımı içinde olmasıyla da alâkalı. Tutunacak dal, güvenecek kurum, insan arıyorlar. Bu tür büyük felaketlerde insanlar felaketzedelere yardım etmek istiyor. Ama ‘’acaba verdiğim yardım yerine ulaşır mı, doğru kullanılır mı?’’ diye bir şüphe içindeler. Haluk Levent de o noktada uyandırdığı, telkin ettiği güvenle o boşluğu doldurmuştu o zaman. Ama şimdi yerin dibine geçirilen bir Haluk Levent hadisesi var. Hastalık derecesinde bahis oynadığı, kumarbaz olduğu iddia ediliyor. Dolayısıyla güvenilmeyecek bir kişilik. Öyle lanse ediliyor. Bu, muhalif toplumdaki ve genel toplumdaki güven bunalımını daha da derinleştirecek olan bir gelişme. Ama aynı zamanda yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlık algısında, genel olarak bütün aktörleri en az seviyede eşitleyen bir sonuç doğuracaktır. Olumsuzda eşitlenmek gibi bir sonucu olabilir. Bu bakımdan yakından izlenmesi lazım tabii ki. Henüz çok erken. Bu davanın siyaseten nasıl kullanılacağını, ne yönlere taşınacağını hep beraber bekleyip görmemiz icap edecek. Böyle bir tablo var karşımızda.

Ruşen Çakır: Kadri, çarşamba günü 15 Temmuz’un 10. yılı olacak. İnsan zamanın nasıl geçtiğini düşünüyor. Bugün operasyon yapılmış, 81 ilde 968 gözaltı var. Hâlâ çok sayıda insanı gözaltına alabiliyorlar. Bir de fark ettin mi bilmiyorum, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesiyle ilgili bir operasyon da var. Oradakiler de yine Fethullahçılıkla alâkalı birtakım askeri personel. Biliyorsun ben o dönemde NTV‘de çalışıyordum. Taraf gazetesi, Mehmet Baransu ‘’Helikopteri NTV düşürdü” diye bizi iki gün üst üste hedef göstermişti. Şimdi doğrudan Fethullahçılar, Fethullahçı askerler sorgulanıyor ya da gözaltına alınıyor. Ne derece doğrudur bilmiyorum ama o operasyon da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. On yılda çok şey değişti. Her şeyden önce Fethullah Gülen öldü. Ama buna rağmen, örgüt merkezi yapısını muhafaza ediyor fakat birtakım kopuşlar var. Özellikle Türkiye’de binlerce insan tutuklu ya da yeni tahliye oldu. Tahliyeler de bir yandan sürüyor tabii ki ama en önemlisi çok sayıda kişi FETÖ iltisakı nedeniyle devletten çıkartıldı ve kolay kolay da dönebilecek, birtakım haklarını alabilecek gibi gözükmüyorlar.

Bir başka çok önemli bir husus var ben geçenlerde bir yayınımda ondan bahsettim; şu anda yurt dışında ya da Türkiye’de yaşayanlar var. Darbenin üzerinden 10 yıl geçtiğini düşün, o yıllarda 20’li 30’lu yaşlarda olan zanlıların, yurt dışına kaçanların, çocukları var. Yüzlerce, belki binlerce çocuk var. Bu çocukların bir kısmı yurt dışında, bir kısmı Türkiye’de yaşıyor ve bütün bunlardan da doğrudan etkileniyorlar. Garip bir olay yaşıyoruz. AK Parti iktidarında düne kadar onun en sıkı müttefiki olan bir yapı, hallaç pamuğu gibi atıldı. İlgili ilgisiz, değişik kademelerden çok kişi tutuklandı. Tabii burada en önemli husus şu: Üst düzey isimlerin ezici bir çoğunluğu kaçtı. Şu anda cezaevinde olanların önemli bir bölümü orta ve alt düzey insanlar, Anadolu’dan insanlar.

Kadri Gürsel: Kaçanların da darbeden önce kaçtığını hatırlatmak lazım.

Ruşen Çakır: Mesela medyada olanların çoğu gitti.

Kadri Gürsel: Darbe girişiminden önce kaçtılar.

Ruşen Çakır: Darbe girişiminden önce, darbe başarısızlığa uğradıktan hemen sonra… Çünkü devlet içerisinde örgütlendikleri için hâlâ birtakım imkânları vardı. Mesela havaalanından geçebilme imkânları da vardı herhalde. Onların büyük bir kısmı şimdi dışarıda. Bazıları bıraktı ama büyük bir kısmı, içeride olanların mağduriyetini kendilerine sermaye etmiş bir şekilde hayatlarını ve iktidarlarını sürdürüyorlar. Çünkü çok büyük bir yapı, çok büyük imkânlar söz konusu. Yedikleri bütün darbelere rağmen, özellikle yurt dışında şirketler, vakıflar, okullar var. Şimdi küçük çaplı birtakım inisiyatifler başladı. Çözüm sürecine dâhil olmak isteyenler var. Orada da bir “terörsüz Türkiye” ifadesi var ya, Fethullahçılık da terör örgütü olarak gözüküyor. Ama orada şöyle bir sorun var: Tek tek insanlar devletle anlaşmak istiyor, ama örgüt yurt dışında varlığını sürdürüyor. Kendi medyaları var ve neye güveniyorlarsa hâlâ meydan okumaya devam ediyorlar. Böyle bir 10 yıl geçti.

Bir de tabii bu mesele siyasi iktidarın elinde çok kullanışlı bir malzeme. Mesela daha çok yeni, Özgür Özel’i de daha FETÖ iltisakıyla suçladılar. Önüne gelene bunu yapabiliyorlar. Çünkü PKK ile bir tür anlaşma süreci yaşandığı için, terörist olarak ortada insanları yaftalamak için bir tek malzeme olarak bu kaldı. Açıkçası, ben 10 yılda gerçek anlamda bir yüzleşme yapılabildiğini sanmıyorum. Sen ne dersin?

Kadri Gürsel: 15 Temmuz darbe girişimin ardından geçen 10 yıla baktığımız zaman, bir kere bunun başarısız bir darbe girişimi olduğunun altını çizmek lazım. Bu başarısız darbe girişiminin hazırladığı ortamdan azami ölçüde istifade edildiğini, yeri geldikçe “Bu, Allah’ın bize bir lütfudur” da denildiğini hatırlamak lazım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminin bir fırsat olarak karşılarına çıktığının kabulü anlamında açıklamaları oldu ve bunu bir fırsat olarak değerlendirdiler. Hatta darbenin hemen ikinci ya da üçüncü günü; “Millet kendi darbesini yapmıştır” dedi. O ifade darbenin bastırılması, dağıtılması anlamında doğru tabii. Fakat neticede, darbenin ardından genel bir baskı kampanyası başlattı. İktidar, darbe ile alakası olmayan kesimlere yöneldi. KHK’lılar diye bir mağdur zümresi çıktı ortaya. Fethullahçılıkla hiç alâkası olmayan solcu, sosyalist ya da Kemalist, Atatürkçü öğretim üyeleri üniversitelerden atıldılar. Genel medyaya karşı da çok yaygın bir baskı ortamı oluşturuldu. Olağanüstü hâl şartları altında yapılan bir referandum neticesinde, Türkiye’nin 2017’de rejimi değişti. 52’ye 48 ile, hatta yanılmıyorsam 51,5 ile kazanılan, olağanüstü hâl şartlarında ve aynı zamanda oy verilirken kuralların değiştiği bir referandumdu bu. Şimdi nereden bakarsanız bakın meşruiyeti tartışılır bir durum var ortada.

‘’Ama asıl darbeden sonra neler oldu?’’ sorusunu cevaplandırmak açısından ölçümlere bakmak gerekiyor. Ben çok kısaca Türkiye’de ekonomi, medya özgürlüğü, genel olarak siyasi ve sivil özgürlükler ve yolsuzluk algısında Türkiye’nin 10 yıl içinde nereden nereye geldiğini paylaşmak istiyorum. Bir de aynı zamanda, benim öteden beri çok önem verdiğim iktidarın ekonomi politiğini en iyi açıklayan veri, kamuda istihdam edilen personel sayısı açısından da 2016’dan bugüne Türkiye nasıl değişmiş konusuna bakmak lazım. Hatta bu konuda uzun bir yazı da yazdım Medyascope‘ta. Gelir dağılımı adaletsizliğini ölçen ‘’Gini katsayısı’’ diye bir metot var biliyorsun. 2016’dan bugüne gelindiğinde, 10 yılda, orta ve orta üst sınıfın ciddi bir gelir kaybına uğradığını ve milli gelirden en çok pay alan üst %20’nin ise daha da zenginleştiğini görüyoruz. 2021’den itibaren de Türkiye’de yüksek enflasyonla yeniden tanıştık ve bu enflasyon hâlâ yüksek, kontrol altına alınamıyor.

Türk-Amerikan ilişkilerinde bozulmanın 2018’de yaratmış olduğu kriz neticesinde, Trump bir tweetle alüminyum ve çelik vergilerini, gümrük vergilerini artırarak Türkiye’de bir kur krizine neden olmuştu. 2021’de’’ faiz sebep, enflasyon netice’’ olarak özetlenen ve çok kibar ekonomistlerin “unortodoks politika’’ diye adlandırdığı, aslında tamamen gayri bilimsel ne geçerliliği olan ne de gerçekçi olan, hayâl ürünü bir politikanın neticesinde, dolar 21 liraya kadar tırmandı ve Kur Korumalı Mevduat’ın ilan edilmesiyle 13’e kadar düştü. Orada korkunç bir servet transferi yapıldı o gün. Böyle şeyler yaşadık.

Gelelim medya özgürlüğüne gelelim: Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün endeksine göre, 2016’da Türkiye 180 ülke arasında 151. sıradaydı. Bugün 2025’te 8 sıra birden gerileyerek 159. sıraya düştü. Yani 180 ülke arasında 159. sırada. 2026 yılı henüz açıklanmadı. Bu, Türkiye açısından utanç verici bir durum. Siyasal haklar ve sivil özgürlükler açısından ölçümleme yapan, uluslararası bir kuruluş olan Freedom House var. 2016’da Türkiye 100 üzerinden 53 ile kısmen özgür bir ülke iken, 10 yıl sonra 2026’da, 21 puan birden gerileyerek 100 üzerinden 32 ile ‘’özgür olmayan ülkeler’’ arasına düştü. Korkunç bir düşüş.

Yolsuzluk algısına gelince: Orada da Uluslararası Şeffaflık Örgütü var biliyorsun. 2016’da Türkiye 100 üzerinden 41 imiş. Yüz, en mükemmel durumda, hiç yolsuzluk olmayan bir ülke. 41 de ortalarda. Dünyanın küresel ortalaması da 43. Bugün Türkiye 2025’te 31’e düşmüş durumda. 100 üzerinden 31. Yani, Cibuti, Nijer ve Moğolistan’la aynı grupta Türkiye. Yolsuzluk algısında da çok büyük bir derinleşme ve koyulaşma var.

Kamuda istihdama geleceğim. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın resmi verilerine göre 10 yıl önce, 2016’da, askeri personel dahil devlette memur, sözleşmeli personel, işçi ve geçici işçi olarak toplam çalışan sayısı 3.339,086. 2026’da en son rakam 5.368.945,5 milyon. Yani devlet 10 yılda 2 milyondan fazla kişiyi istihdam eder hale gelmiş. Yüzde 60’lık bir artış var. Bunlar bir de mülakatla alma, onu da hesaba katalım. Bunun bir izahının yapılması lazım. 2016’da devlet işleri personel açığı yüzünden yürümüyor muydu da şimdi 2 milyon kişiyi daha devlete doldurmanın gereği ortaya çıktı ve bu yapıldı? Şimdi ne değişti, o zaman neydi, ne oldu? Niye yapıldı bu? 5.368.945 kişinin istihdam edilmesi, tabii ki enflasyonla mücadeleyi de fevkalade zorlaştıran bir şey. Çünkü kamuda tasarrufun, kamu personeli maaşlarının ödenmesi zorunluluğu nedeniyle giderek imkansızlaştığı ortaya çıkıyor ve kamuda tasarruf edilmeden elbette ki enflasyonla mücadele edilemez. Burada kamu personeli maaşlarının da bütçede ciddi bir yük oluşturduğunu varsaymak gerekir.

Türkiye’de son 10 yılda çok ciddi bir bozulma görüyoruz. Yargıya güven, devlet kurumlarına güven çok alt seviyelere düştü. Siyaset değişti. Mesela 10 yıl önce Cumhuriyet Halk Partisi’ne bir tenkil operasyonu çekileceğini, Cumhuriyet Halk Partisi’nin cumhurbaşkanı adayının, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın içeri atılacağını, çok sayıda belediye başkanının görevden alınıp içeri atılacağını, yüzlerce insanın soruşturma ve kovuşturmalara uğrayacağını söyleselerdi, gerçekten inanmakta zorluk çekerdik. Ama bugün siyasi özgürlükler açısından da Türkiye’nin hâli içler acısı. Türkiye’de iyiye giden belki bir ya da birkaç şey söylenebilir. Onlardan bir tanesi de siyasallaşmış askeri-endüstriyel kompleksin, rejimin yapısı sayesinde savunma sanayiinde kısa sürede elde ettiği başarıdır. Bunun dışında benim aklıma çok fazla bir şey gelmiyor açıkçası.

Ana akım medya tasfiye edildi. 2018’de seçimden önce mart ayında Doğan Grubu satın alma yoluyla tasfiye edildi. Aslında parası verilerek el konuldu. Bunun siyasi izahı yok. Şu an medyanın %90’ının iktidar tarafından kontrol edildiği iddia ediliyor. Ama aslında iktidarın kontrol ettiği medyanın oranı çok daha yüksek. Çünkü iktidar, muhalif olarak bilinen medya üzerinde gizli kontrol mekanizmalarını da kullanıyor. Daha da acısı, bu muhalif olarak bilinen medya, giderek biraz şekil değiştirerek “muhalefet medyasına” dönüştü. Yani, ortada gerçek anlamda angajmanları açısından bağımsız, hiçbir tarafa angaje olmayan medya mecrası, 3-5 taneyle sınırlı. Koskoca Türkiye’ye bu hiç yakışmıyor.

Bütün bunları anlattıktan sonra, ‘’biz buraya nasıl geldik ve hangi faktörler yardımcı oldu?’’ konusuna da bakmak lazım. Pek konuşulmadığı için ben kısaca hatırlatmak istiyorum geçmişi. Bu hep Gülen hareketiyle, Fethullahçılarla iktidar arasındaki ortaklığın bozulması ve bu ortaklığın giderek bir güç mücadelesine dönüşmesiyle izah ediliyor. Bu aslında tam olarak da böyle değil bence. Ben özellikle emniyet ve yargı içinde yaygın şekilde örgütlenmiş olan Fethullahçı örgütün hareketlerine baktığım zaman, bunun, iktidarın dış politikasıyla da alâkalı olduğunu düşünüyorum. Lideri 1999’da Amerika’ya yerleşmiş (örgütün merkez üssü) ve küresel bir güç haline gelmiş bir yapıdan söz ediyoruz. Merkez üssünün de Amerika olduğu aşikâr. Haliyle lideri neredeyse oradadır.

Burada çok da üstünde durulmayan, tartışılmaktan da imtina edilen bir olay var: 7 Şubat MİT krizi. Hatırlarsın 2012’de Hakan Fidan’ın gözaltına alınmak istenmesi. Ben bu olayın sadece MİT kapılarının Fethullahçılara kapatılmasıyla açıklanacak kadar basit bir olay olmadığını düşünüyorum. Ki bu olay aslında o iç savaşı tırmandıran bir hadiseydi. O dönemde, 2011’de, Ankara Suriye’deki rejimi devirmek için pozisyon aldı ve yeni bir politika geliştirdi. Bu politikanın da taşıyıcısı, yürütücüsü MİT’ti. Bu, MİT eliyle yürütülen bir politikaydı ve baş aktörü de Hakan Fidan’dı. Dolayısıyla Hakan Fidan’ın tasfiye edilmek istenmesinin bu politikayla alâkalı olduğunu düşünüyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bozulması da Türkiye’nin Suriye politikasıyla periyodize edilebilir. Darbeye kadarki süreçteki o bozulmanın başlangıç noktası 2011’dir. 2011’den önce atlatılan krizler, güven bunalımları olmuştur; 1 Mart Tezkeresi, çuval vakası, Türkiye’nin 3 yıl kadar Irak’ta PKK’ya operasyon yapamaması ve buna benzer şeyler. Ama asıl kırılma, bozulma odur. Ondan sonra zaten Türkiye’de de (bu tabiri kullanacağım) medya ve sair yerlerdeki Amerikan ajanları da muhalif pozisyonlara geçtiler. Bu da çok aleni bir şekilde oldu. Daha önce “Müslüman demokrasisi iş başında” diye manşet atanlar, tutuklanan gazeteciler için “Onlar gazetecilikten tutuklanmadı” diye yurt dışında yazılar yazanlar, bir baktık ki muhalif olmuşlar.

2016’da bu darbe teşebbüsü olduğunda Amerikalılar ‘’görmedik, duymadık, bilmiyoruz’’ diye üç maymunu oynadılar. Tabii kendileri açısından Türkiye’de bir Allah’ın kulunu bile ikna edemeyecek aptalca bir siyasal iletişimdi, olmadı. Ama neticede ben, bu 15 Temmuz olayının çok güçlü bir dış politika ayağı olduğunu, çok güçlü bir jeopolitik veçhesi olduğunu düşünüyorum.Artık gelinen noktada Türk-Amerikan krizinin zirve noktası aslında 15 Temmuz değildir, S-400’lerin alınmasıdır ve daha sonra Türkiye’nin 2020’de CAATSA yaptırımlarına maruz bırakılmasıdır. Bu döngünün tamamlanmak üzere olduğu kanaatindeyim. Bu bakımdan da bir not düşmek için bütün bunları da hatırlatmak istedim.

Fethullahçı örgüt hiçbir zaman tek başına iç politika sahipleriyle Türkiye’de kendi kendine hak gördüğü devletten ve iktidardan payı talep etmek için yahut da kendilerinin tasfiyesini önlemek için, tek başına bu saiklerle hareket etmedi. Hep bunun bir jeopolitik boyutu oldu. Başka faktörler de bunda rol oynadı. Gelinen noktada, Türkiye’nin kısa vadedeki geleceği ne olacak? 2016’nın üzerinden 10 yıl geçti, ‘’15. yılında ne olacak, Türkiye buradan nereye gidecek’’ diye bakarsak; ancak Türkiye’nin bu makus talihini sürpriz hadiseler, beklenmeyen olaylar ve değişkenler sayesinde bozabileceği kanaatindeyim. CHP’yi de zaten konuşamadık, konuşmaya vaktimiz olmadı ama bu hafta da konuşmayalım. Sanki 40 dakikayı doldurduk, bilemiyorum, ona sen karar ver.

Ruşen Çakır: CHP’yi biraz konuşabiliriz. Çünkü hafta sonu Özgür Özel yine Adana ve Niğde’deydi. Görüntüleri görmüşsündür, bayağı ilgi görüyor ve gittiği yerlerde herkes ‘’artık kur şu partiyi’’ diye sürekli bir baskı halinde. O da her geçen gün, partiyi kurmaya daha yakın duruyor. Bu arada yarın grup toplantısını yine Özgür Özel yapacakmış. Meclis programına girdiğini gördük. Bir yandan Özgür Özel’in çok yoğun çalışması sürerken, diğer yandan “Özgür Özel’in dokunulmazlığı kalkacak” spekülasyonları var. Temmuz sonuna kadar Meclis açık.

Bir de bu arada süreç yasası bekleniyor. Ama CHP’ye baktığımız zaman bugün ‘’atanmış CHP’’ yine 7 ilde il başkanlarını görevden aldı. Birilerini yine disipline sevk ettiler. Kılıçdaroğlu’nun Ahmet Telli’nin cenaze törenine yolladığı çelenk içeri sokulmadı. Bir tarafta halkın içerisinde bir Özgür Özel, öte tarafta cam fanusta bir Kılıçdaroğlu olayı var. Kılıçdaroğlu bu akşam TV100‘e çıkacak, canlı yayında soruları cevaplandıracak. Herhalde dostane bir yayın olur diye tahmin ediyorum. Ama artık iki ayrı parti, iki ayrı dünya. Birisinin atanmışlığı diğerinin seçilmişliği her geçen gün daha da netleşiyor, öyle değil mi?

Kadri Gürsel: Evet. Aslında iktidarın bu iki yapı gerçeği karşısında yapabilecekleri… Sen de spekülasyonlar olduğunu söyledin. Onlar da bekliyorlar ve aslında iktidar da kendisini hiç burada faş etmiyor, açığa çıkarmıyor. Ne yapacaksa bunu yargı eliyle hallediyor, yıpranıyorsa da yargı yıpranıyor. Görünürde tabii ki.

Eğer Cumhuriyet Halk Partisi içinde kalmayı tercih ederlerse bu siyasi intihar olur, çok basit. Cumhuriyet Halk Partisi içinde kalırlarsa siyaset yapamayacaklardır, siyasetten tasfiye edileceklerdir. Tam da istedikleri şey, Cumhuriyet Halk Partisi içinde sonu gelmez bir didişme hali ve beşerî enerjinin, siyasi sermayenin “butlancılara,” “hain Kemal’e” karşı kullanılarak tüketilmesinden başka da bir şeye yaramayacak. Çünkü aslında Kemal Kılıçdaroğlu da bir yerde iktidarın memuru konumuna soktu kendisini. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisiyle “genel müdür” diye alay ederdi. Şimdi tam da genel müdür vasfına haiz bir noktada, Cumhuriyet Halk Partisi’ne atanmış bir genel müdür. Bu böyle olmayacak, o yüzden ayrı bir parti kurmaları gerekecek. O da tabii siyasette, hele bu otoriterlik şartları altında çok riskli bir yol. Çünkü derinliği ölçülmemiş sularda, hava durumu raporları alınmamış koşullarda, ne zaman nereden fırtınanın patlayacağını bilemeyeceğin bir ortamda, enginde, bir ufka doğru yol alacaksın, tehlikeli sularda gideceksin. Bir de gemide kimler olacak? Bu gemiye nasıl kaptanlık edilecek? Gemi nasıl bir gemi olacak? Bu da var. Yeni bir parti kurmak, hele günün ihtiyaçlarına cevap vermenin ötesinde, geçici değil de aslında belki de artık kalıcı olmaya namzet bir parti kurmak, bugünkü ağır baskı ve siyaset yapma özgürlüğünün insanların elinden alındığı bir ortamda çok kolay olmaması gerek. Bu dokunulmazlıkların kaldırılabileceği öteden beri konuşuluyor aslında. Bu da Özgür Özel ve arkadaşlarına karşı verilmiş bir gözdağı. Özgür Özel de bunu göze alarak yola çıkmak zorunda. Böyle bir şey olursa da ne yapacaklarına da herhalde bir B ya da C planı hazırlayarak karar vereceklerdir diye düşünüyorum. 2027’ye geldiğimizde bu soruların cevabının alınmış olacağı varsayabiliriz.

Ruşen Çakır: Evet Kadri, burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize de çok teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, ‘Hafta Başı’nı noktalıyoruz. İyi günler.

Kadri Gürsel: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş