Medyascope okurları yazıyor: Muhalefet mi, düşmanlık mı? | Kürt siyaseti ve eleştirinin daralan alanı

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Berlin Uluslararası Üniversitesi’nde siyasal bilgiler ve uluslararası göç uzmanı olarak görev yapan Prof. Dr. Kenan Engin, “Muhalefet mi, düşmanlık mı? | Kürt siyaseti ve eleştirinin daralan alanıbaşlıklı yazıyı kaleme aldı.

Medyascope okurları yazıyor: Muhalefet mi, düşmanlık mı? | Kürt siyaseti ve eleştirinin daralan alanı
Medyascope okurları yazıyor: Muhalefet mi, düşmanlık mı? | Kürt siyaseti ve eleştirinin daralan alanı

Türkiye’de adına “Terörsüz Türkiye” ya da son dönemde giderek daha fazla “entegrasyon süreci” denilen yeni dönem, Kürt siyasal alanında uzun zamandır görülmeyen ölçüde canlı bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Bu çoğullaşmayı bir zayıflık değil, demokratikleşme imkânı olarak görmek gerekir.

Fakat tam burada ciddi bir çelişkiyle karşılaşıyoruz.

Bir taraftan Kürt aydınlarının, akademisyenlerinin ve entelektüellerinin sürece yeterince katkı sunmadığından yakınılıyor. Diğer taraftan sürecin içeriğini, Öcalan’ın geldiği noktayı veya PKK’nin izlediği yeni politikayı sorgulayan Kürtlerden yükselen eleştirilere oldukça agresif tepkiler verilebiliyor.

Eleştiriye eleştiriyle cevap vermek kuşkusuz siyasetin doğasında vardır. Sorun, politik argümanın yerini kişinin siyasal ve hatta ahlaki kimliğini sorgulayan bir dilin almaya başlamasıdır.

Son dönemde sosyal medyada dolaşıma sokulan “dijital korucular” türünden tanımlamalar bunun dikkat çekici örneklerinden biridir. Benzer şekilde, eleştiri dile getirenlere “rahatınız yerinde”, “siz ne bedel ödediniz?”, “kolaysa siz gidip savaşın” mealindeki cevapların verilmesi, tartışmayı eleştirinin içeriğinden çıkararak eleştiriyi yapan kişinin meşruiyetine taşımaktadır.

Böylece asıl soru —süreç doğru mu ilerliyor, Kürtler ne kazanıyor veya kaybediyor, entegrasyon ne anlama geliyor, devlet hangi yükümlülükleri üstleniyor, PKK neden bu noktaya geldi?— geri plana itiliyor.

Onun yerine başka bir soru geçiriliyor:

Sen kimsin ve hangi taraftasın?

Eleştiriden sadakat testine

Foucault’nun “söylemin düzeni” dediği mesele tam da burada önem kazanıyor.

İktidarın en etkili biçimi her zaman “konuşma” diye emir vermek değildir. Bazen daha etkili olan, kimin konuşmaya hakkı bulunduğunu, hangi sözün meşru olduğunu ve hangi eleştirinin sınırın dışına çıktığını belirlemektir.

Bu nedenle “dijital korucu” gibi bir kavram yalnızca hakaret olarak görülmemeli. Politik işlevine bakmak gerekir. Eğer bir insanın ileri sürdüğü argümana cevap vermek yerine onu belirli bir kategoriye yerleştiriyorsanız, artık onun söylediğini değil, konuşma hakkının meşruiyetini tartışmaya başlamışsınız demektir.

Foucault açısından iktidarın incelikli tarafı tam da budur: Sözü mutlaka yasaklamaz; sözü sınıflandırır.

Ve sınıflandırma yeterince güçlü hâle geldiğinde açık sansüre bile ihtiyaç kalmayabilir. İnsanlar hangi sözü söylediklerinde hangi kategoriye konulacaklarını bildikleri için kendi sözlerini kendileri denetlemeye başlarlar.

Kürt aydının görevi onaylamak değildir

Burada daha temel bir meseleye geliyoruz.

Bir Kürt aydınının, akademisyeninin, gazetecisinin veya entelektüelinin görevi bir Kürt partisinin, PKK’nin ya da herhangi başka bir Kürt siyasal aktörünün aldığı kararları onaylamak değildir.

Kürtlerin kolektif haklarını savunmak başka şeydir; Kürtler adına siyaset yapan bir örgütün veya partinin politikasını sorgulamak başka şey.

Hatta entelektüel özerkliğin gerçek sınavı, insanın yalnızca karşısındakini değil, kendisini yakın hissettiği siyasal alanı da sorgulayabilmesidir.

Dolayısıyla “Kürt aydınları neden sürece destek vermiyor?” diye sorulacaksa bunun yanında başka bir soru daha sorulmalıdır:

Süreç, Kürt aydınına destek vermekten başka hangi meşru pozisyonları bırakıyor?

Desteklemek meşru, susmak kabul edilebilir fakat sorgulamak “karşıtlık” sayılıyorsa burada demokratik çoğulculuktan söz etmek zorlaşır.

Anti-kolonyal hareketten hegemonik güce

Meselenin belki de en zor tarafı burada başlıyor.

PKK tarih sahnesine çıktığında kendisini Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenliğe karşı mücadele eden anti-kolonyal bir hareket olarak tanımlıyordu. Devleti, onun kurumlarını ve Kürt toplumu üzerindeki egemenlik mekanizmalarını radikal biçimde sorgulayan bir siyasal gelenekten geliyordu.

Aradan yaklaşık yarım yüzyıl geçti.

Bugün ise paradoksal biçimde şu soruyu sormak gerekiyor:

Kendisini hegemonik devlete karşı mücadele içerisinde kuran bir hareket, geçen zaman içerisinde kendi toplumsal alanında hegemonik bir güce dönüşmüş olabilir mi?

Bu soruyu sormak PKK’nin tarihini veya Kürtlerin uğradığı baskıları inkâr etmek değildir. Tam tersine, bir iktidar eleştirisini kendi mantıksal sonucuna kadar götürmektir.

Foucault’nun bize hatırlattığı önemli şeylerden biri, iktidarın yalnızca devlette bulunmadığıdır. İktidar ilişkileri muhalif hareketlerin, devrimci örgütlerin ve ezilen toplulukların içerisinde de üretilebilir.

Dolayısıyla “devlet hegemoniktir, PKK ona karşıdır” şeklindeki eski ikili şema bugünkü durumu açıklamak için yeterli olmayabilir.

PKK bir taraftan devlet karşısında tarihsel bir muhalefet hareketi olmuş, diğer taraftan yıllar içerisinde Kürt siyasal alanında kendi normlarını, sembollerini, meşruiyet ölçülerini ve siyasal dilini üreten son derece güçlü bir merkez hâline gelmiştir.

Öcalan’ın bu yapının oluşumundaki merkezi rolünü tartışmadan bugünkü durumu anlamak da mümkün değildir.

Öcalan ve yukarıdan aşağıya yayılan siyasal dil

Yaklaşık kırk yılda Öcalan etrafında oluşan siyasal otorite yalnızca örgütsel bir liderlik meselesi değildir. Aynı zamanda hangi kavramlarla düşünüleceğini, hangi meselelerin nasıl adlandırılacağını ve siyasal meşruiyetin sınırlarını etkileyen bir söylem üretmiştir.

Fakat bunu basitçe “Öcalan söylüyor, aşağıdakiler uyguluyor” biçiminde anlamak eksik kalır.

Foucault’nun iktidar anlayışının gücü burada ortaya çıkıyor.

Yukarıdan üretilen söylem aşağıya indikçe yeniden üretilir. Parti yöneticisinden aktiviste, gazeteciden sosyal medya kullanıcısına kadar farklı aktörler bu söylemin taşıyıcısına dönüşebilir. Bir noktadan sonra merkezin doğrudan müdahalesine dahi gerek kalmaz. Çevre kendi sınırlarını kendisi korur.

Bir yazarın eleştirisine yüzlerce insanın aynı kategorilerle cevap vermesi bu nedenle yalnızca bir sosyal medya fenomeni değildir. Siyasal alanın kendi normalini nasıl koruduğunu gösteren bir mekanizma olarak da okunmalıdır.

Gramsci’nin hegemonya kavramı Foucault’yu tam burada tamamlıyor.

Hegemonya yalnızca insanları zorla susturmak değildir. Belirli bir dünya görüşünü, belirli kavramları ve belirli siyasal refleksleri “doğal” hâle getirebilmektir.

Entegrasyonun paradoksu

Bugünkü sürecin belki de en düşündürücü tarafı burada yatıyor.

Bir zamanlar kendisini kolonyal olarak tanımladığı siyasal düzene karşı radikal kopuş üzerinden kuran bir hareket, bugün aynı devletle “demokratik entegrasyon” perspektifini tartışıyor. Bu dönüşümün kendisi peşinen olumlu veya olumsuz ilan edilmek zorunda değildir. Silahlı mücadelenin sona ermesi ve siyasal çözüm arayışı elbette başlı başına tartışılmaya değer tarihsel bir değişimdir.

Fakat tam da böylesine büyük bir dönüşüm yaşanıyorsa daha fazla değil, daha az eleştiri talep etmek büyük bir çelişki yaratır.

Çünkü “entegrasyon” basit bir taktik değişiklik değildir.

Eğer kavram gerçekten yeni dönemin temel kavramlarından biri olacaksa şu sorular kaçınılmazdır:

Neye entegrasyon?

Hangi hukuki statüyle entegrasyon?

Devlet Kürtler karşısındaki hangi tarihsel politikalarını değiştiriyor?

Ve en önemlisi: Entegrasyon devleti dönüştüren karşılıklı bir süreç mi olacak, yoksa esas olarak Kürt siyasal hareketinin mevcut devlet düzenine uyarlanması mı?

Bunları sormak sürece karşı olmak değildir.

Tam tersine, adına ister çözüm ister barış ister demokratik entegrasyon diyelim, tarihsel bir dönüşüm iddiasını ciddiye almak tam da bu soruları sormayı gerektirir.

Silahlardan sonra: Siyasal kültürün zor sınavı

Belki de yeni dönemin en önemli sınavlarından biri budur.

PKK’nin silahlı mücadeleden vazgeçmesi, Kürt siyasal tarihinin çok büyük bir dönüşümüdür. Fakat silahın terk edilmesi ile silahlı mücadele yıllarında oluşmuş siyasal kültürün dönüşmesi aynı şey değildir.

Hiyerarşi, Öcalan etrafında mutlaklaştırılmış liderlik kültü, dost-düşman ayrımı, eleştiriyi sadakat problemi olarak görme ve farklı sesi hızla kategorize etme alışkanlığı silahla birlikte otomatik olarak ortadan kalkmaz.

Bunların dönüşmesi çok daha uzun sürebilir.

Belki de bu nedenle bugünkü sürecin başarısını kaç farklı sözün korkmadan söylenebildiğiyle de ölçmek gerekiyor.

Kürt siyasal alanındaki görüş çeşitliliği bu açıdan tehdit değil, fırsattır.

Çünkü demokratik bir Kürt siyasetinin gücü herkesin aynı şeyi söylemesinden değil; Kürtlerin kendi gelecekleri konusunda birbirleriyle açıkça tartışabilmelerinden gelecektir.

Bir siyasal hareketin demokratik dönüşümünün en güçlü göstergelerinden biri de kendisini alkışlayanların sayısı değil, kendisini eleştirenlerin varlığına ne ölçüde tahammül edebildiğidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş