İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – Kültür endüstrisinin giderek her şeyi tek tipleştirdiği, alternatif olanın dahi hızla ana akımın içinde eridiği bir çağda yaşıyoruz. Tam bu döngünün ortasında bağımsız, deneysel ve “fringe” kalabilmek, giderek bir estetik bir tercihten öte, sanatsal bir direniş biçimine dönüşüyor. Bu yıl 8. edisyonuyla sanatseverlerle buluşan Istanbul Fringe Festival, tam da bu direnç noktalarından birini inşa ediyor.
Festival ekibi, köklerini Latince “fringere” (çatlak açmak) fiilinden alan bu dinamik yapıyı; kapalı ve katılaşmış alanlara ışık sızdıran bir oyun alanı olarak tanımlıyor. Dayatılan kalıpların dışına taşan, sanatçı, izleyici ve kent arasında göz hizasında, yatay ve geçirgen bir ilişki kurmayı başaran festival, bu yıl rotasını çok daha vurucu bir tema üzerine kuruyor: Kopuşlara karşı “bağ kurma” ihtiyacı.
Bu yılki programda bedenin belirgin bir ağırlığı var. Hareket eden, direnen, hatırlayan, savunan, kaybeden, yaklaşan ve temas eden beden… Peki, bugün bedenin söyleyebildiği ama dilin -henüz- söyleyemediği ne var?” sorusunun kadrajında, biz de bedeni, hareketi, hatırlamayı ve savunmayı merkezine alan bu yılki programın perde arkasını; Küba’dan Fransa’ya uzanan çok katmanlı performans seçkisini ve “fringe”i merkezde tutan o “geçirgen” ruhu Istanbul Fringe Festival Kurucu Ortağı ve İletişim Direktörü Eda Erman ile konuştuk.

“Denenmemiş biçimleri savunmaya devam ediyoruz”
- “Fringe” kavramı bugün alternatif, bağımsız ve deneysel olanı tarif etmek için sıkça kullanılan bir kavrama dönüştü. Ama bir yandan da alternatif olanın çok hızlı biçimde ana akımın ve kültür endüstrisinin parçasına dönüşebildiği bir dönemden geçiyoruz. Sekiz yılın ardından festivale baktığınızda, onu hâlâ “fringe” yapan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
“Istanbul Fringe’i tanımlarken biz kelimenin Latince kökü olan ‘fringere‘ fiiline dönmeyi tercih ediyoruz. Bu, kapalı ve katılaşmış alanlarda içeriye ışığın girmesini sağlayacak bir ‘çatlak açmak’ ve içerisi ile dışarısı arasında durmaksızın bir hareket yaratmak anlamına geliyor.
Istanbul Fringe’in kendi dinamiğini yaratan şey, tam olarak bu hareketli ve geçirgenkalma ısrarı. Biz kendimizi herhangi bir şeyin tam karşısına konumlandırıp katı bir alternatiflik tanımı yapmıyoruz, aksine ana akım ile alternatif, içerisi ile dışarısı arasında sürekli yer değiştiren bir oyun alanı kurguluyoruz.
Bizim esnek ve geçirgen yapımızı koruyan temel mesele; seyirciye yukarıdan bir program dayatmak yerine, topluluğumuzla yatay, göz seviyesinde bir ilişki kurmamız. Topluluğumuz derken, sanatçı, katılımcı, mekân, gönüllü, herkesi kastediyoruz. Denenmemiş biçimleri, sürprizli mekânları ve sürece yayılan arayışları savunmaya devam ediyoruz.”
- Gelelim bu yıl, bizi yine başka coğrafyaların hikâyeleriyle buluşturacak 8. edisyona… Biraz sahne arkasındaki emeğe bakalım, temayı/seçkiyi kurgularken öncelikli meseleniz neydi? Rotanızı hangi başlık ve özneler üzerinden kadrajladınız?
“Bu yıl rotamızı çizen temel yaklaşım, toplumsal ve bireysel düzeyde yaşadığımız kopuşlara karşı ‘bağ kurma’ ihtiyacı oldu. Bu aslında ilk yılımızdan bu yana belki de içgüdüsel olarak yaptığımız bir şey, bu sene bir nebze isimlendi diyebilirim.
Programı kurgularken de sadece performansları art arda getirmeyi değil, farklı coğrafyalardan gelen üretimleri birbirleriyle nasıl konuşturabileceğimizi göz önüne aldık. İzleyiciyi bu yıl şehrin iki yakasında, devasa sahnelerden bağımsız tiyatrolara, kamusal alanlardan tarihi mekânlara uzanan çok katmanlı bir harita bekliyor. Küba’dan ABD’ye, İtalya’dan Fransa’ya uzanan performansların yanı sıra bu yıl ilk kez hayata geçirdiğimiz Istanbul Fringe Festival x Barın Han Ortak Üretim Projesi gibi, sürecin kendisine odaklanan deneysel işler de seyirciyle buluşacak.”
- Festivalin bu yılki kavramsal eksenini “bağ kurmak” olarak tarif ediyorsunuz. Oysa çağımızın en büyük paradokslarından biri de şu: Hiç olmadığımız kadar bağlantılıyız ama belki de hiç olmadığımız kadar birbirimizden kopuğuz. Programda farklı coğrafyaların işleri yan yana geliyor. Yabancılaşma, yalnızlık, kimlik ve hafıza gibi meseleler ise sınırları aşıp birbirine temas ediyor. Mesela, Küba’daki yabancılaşma ile İstanbul’daki yabancılaşma sahnede nasıl ortak bir dile dönüşüyor? Fringe’in kurduğu bağ tam olarak nerede başlıyor?
“Coğrafyalar, yaşamlar veya diller değişse de bugün bireysel olarak tecrübe edilen hisler şaşırtıcı derecede benzer aslında. Hepimiz deneyimlemişizdir, bazen sokakta birinin söylediği bir cümle, yanımızdaki masadakilerle tanışıp ettiğimiz sohbet, aynı hastane kapısında beklediğimiz birinin dedikleri kendi çevremizden çok daha derin izler bırakır.
Bağ tam da burada, bir kriz veya yabancılaşma anında ‘ben de aynı şeyi hissediyorum’ diyebildiğimiz ortak insanlık zemininde kuruluyor. Festival bir hafta sürüyor. Çok fazla insan birbiriyle tanışıyor. Bir haftalık olması bu karşılaşmaların önemini azaltmıyor. Tam tersine, herkesin kendi köşesinde olduğu, sıkıştığı bu dönemde festival bu ‘hafif’ bağları kurmaya çağırıyor herkesi.”
“Örülü duvarların dışına sızmaya cüret etmek”
- Programdaki işler farklı biçimlerde görünse de beden, hafıza, kimlik, yakınlık, kayıp, teknoloji, görünmez emek ve birlikte yaşama biçimleri gibi ortak meseleler etrafında buluşuyor. Bu ortaklık sizin küratöryel bakışınızın bir sonucu mu ya da farklı coğrafyalarda çalışan sanatçıların bugün benzer sorular etrafında buluştuğunu mu gösteriyor?
“Kesinlikle ikincisi, ama ikisinin kesişimi diyebiliriz. Sanatçılar yaşadıkları çağdan izole değiller; dolayısıyla farklı coğrafyalarda yaşayan üreticilerin bugün benzer kaygılar (kayıp, kimlik, teknoloji, görünmez emek) etrafında kümelenmesi çağın ruhunun bir gereği. Bizim küratöryel rolümüz ise bu ortak sezgileri ve soruları duymak, onları birbirleriyle konuşturacak bir alan açmak. Yani bir tema belirleyip sanatçıları o temaya zorlamıyoruz; aksine dünyanın dört bir yanından gelen çağrılarda beliren ortak fısıltıları dinleyip onları aynı gök kubbe altında yan yana getiriyoruz.”
- “Bağ kurmak” kulağa olumlu ve uzlaştırıcı bir kavram gibi geliyor. Fakat gerçek bir karşılaşma her zaman uyum üretmiyor; çatışma, rahatsızlık, mesafe, reddetme ve hatta birbirine ulaşamama da bir karşılaşmanın parçası olabiliyor. Istanbul Fringe’in kurduğu bağların içinde kopuşa, anlaşmazlığa ve “bağ kuramama” ihtimaline ne kadar yer var ya da bu payımıza nasıl yansıyor?
“’Bağ kurmak’ bizim uzun yıllardır üzerine düşündüğümüz, kendi deneyimlerimizden de ortaya çıkan bir kavram. Festivalin en güçlü, bizim hayatlarımıza da birebir etki eden özelliği yarattığı karşılaşma alanlarında kurduğu bağlar.
Sekiz yıl boyunca kendimize uluslararası bir takımyıldızı gibi bir ağlar bütünü oluşturduk. Hem profesyonel hem kişisel olarak kurduğumuz bu bağların hayati olduğunu hissediyoruz. Ama bu bize steril veya sorunsuz bir uyum vaat etmesin. “Bağ kurmak” her zaman tatlı bir uzlaşı anlamına gelmek zorunda değil; bazen bir mesafeyi kabul etmek, bir anlaşmazlıkla yüzleşmek de bir bağ yaratıyor.”
- Festival başladığı günden bugüne bana hep: “Festivalde ne var?” diye değil de; “Festival şehre ne soruyor?” diye düşündürüyor. Bu yüzden Fringe’i yalnızca bir program değil, sanatçılar, izleyiciler, mekânlar ve şehir arasında kurulan bir ekosistem olarak görüyorum. Bu bağlamda “fringe olmak” bugün sizin için ne anlama geliyor?
“’Fringe’ bizim için şehrin ritmi içinde nefes alabileceğimiz bir çatlak açmak, ‘olmaz’ denileni yapılabilir kılmak ve örülü duvarların dışına sızmaya cüret etmektir. Festivali sadece bir haftalık bir etkinlik takvimi olarak değil, sanatçıların, izleyicilerin ve mekânların birbirini dönüştürdüğü yatay bir ekosistem olarak görmemiz, kurgulamamız tam da bu yüzden.”

- Fringe’in önemli özelliklerinden biri, sanatçıya mümkün olduğunca geniş bir özgürlük alanı açması ve seçkinin belirli ölçülerde açık erişime dayandırması. Fakat “herkes için bir sahne” fikri, herkesin o sahneye eşit koşullarda ulaşabildiği anlamına gelmiyor. Burada sanatsal özgürlük ile ekonomik güvencesizlik arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
“Bugün alanda herkesin en büyük problemi ekonomik olarak varlık savaşı veriyor olmamız. Sanatçılar, mekanlar, festivaller, kültür profesyonelleri, hepimizi kaynak yokluğu ve ekonomik koşulların ağırlığı çok zorluyor. Bu soruyu “bağımsız bir festival nasıl katkıda bulunabilir?” diye almak gerekir belki, çünkü biz de aynı koşullarda var olmaya çalışıyoruz. Bizim en güçlü taraflarımızdan biri uluslararası ağlardaki varlığımız ve erişimimiz.
Özellikle dans alanı Türkiye’de giderek daralan, çok yetenekli ve yaratıcı genç dançılar olmasına rağmen çok görünmez bir alan. Giderek buradan gelen sahiplenme ve taleple Fringe’de dans ağırlık kazandı ve genç dansçılarla organik, devamlı bir ilişkimiz oluştu. Dünyanın en büyük uluslararası dans ağı Aerowaves’e üyeliğimizi bu sanatçıların uluslararası dolaşım imkânı için kullanmaya çalışıyoruz. Festivale davet ettiğimiz uluslararası profesyonellerin davetiyle sanatçılar daha iyi koşullarda yurtdışında işlerini sergileme olanağı bulabiliyor.
Örneğin, 2025’te Brüksel’de Moussem Cities festivalinin İstanbul edisyonu için bu şekilde 3 gösteri Istanbul Fringe Festival’den Brüksel’e davet edildi. Nasıl katkıda bulunabiliriz sorusunu biz de sürekli kendimize soruyoruz.
Son iki yıldır özellikle festivalin yan programında panel formatından çıkıp “buluşma” formatına geçerek festivale dair eleştirileri, beklentileri, önerileri dinleyip bu yönde ilerlemeye çalışıyoruz. Artık kendi içimizde ürettiğimiz çözümler yetersiz kalmaya başlayınca, topluluğumuzdan destek istedik.
Açık sözlülükle içinde bulunduğumuz durumu ifade ettiğimiz zaman çok büyük bir destek aldık. Fringe United dediğimiz bir inner circle’ımız oluştu. Kendi kaynakları ile Fringe’i yan yana getirerek festivalin geleceğine katkıda bulunuyorlar.”
“İstanbul bir fon değil, festivalin canlı bir aktörü”
- Fringe’in uluslararası yöneticilerinin de sıkça vurguladığı gibi, Fringe’in güçlü taraflarından biri “küratörün seyirci olması”. Istanbul Fringe’de bu yaklaşım, küratöryel müdahale ile sanatçıya bırakılan özgürlük alanının sınırını nasıl belirliyor? Öte yandan programda seyirciyi yalnızca izleyen değil, oyunun bir parçası olan, hatta eyleyen haline getiren işler de görüyoruz. Böyle durumlarda seyirci ile sanatçı arasındaki klasik hiyerarşi de değişiyor. Seyircinin alıştığı “pasif izleme konforu”nu elinden almak sizce nasıl bir sanatsal risk taşıyor?
“Bu sorunun tam bir cevabını verebilir miyim emin değilim. Belki gaz ve toz bulutundan almak gerekir. Biz bu festivali, -aynı zamanda birer seyirci olan- kendimiz için yapmaya başladık. Şu an 30’larının sonunda bir ekip olarak, kendi üniversite yıllarımızda bu kentte ve dünyada tecrübe edebilme imkanına sahip olduğumuz ufuk açan deneyimlere benzer karşılaşma alanları yaratmak istedik. Belki de bu yüzden Istanbul Fringe Festival katılımcılarıyla aynı hizada durabiliyor. Bir şekilde de katılımcılarımızda karşılığını bulduğuna inanıyorum.”
- Bu yıl Barın Han’daki altı aylık ortak üretim programında tamamlanmış eserlerden çok, araştırma sürecini, karşılaşmaları ve henüz cevaplanmamış soruları görünür kılmayı seçiyorsunuz. Bir nevi “birlikte düşünme hâlini” sahneye taşıyorsunuz. Sanat dünyasının sürekli “çıktı”, “eser” ve “sonuç” talep ettiği bir dönemde, henüz “tamamlanmamış” bir esere bakmak yerine bir düşüncenin oluşumuna tanıklık etmemizi istemek sizce neyi değiştiriyor?
“‘Bağ kurmak’ ile farklı disiplinlerden sanatçıların birlikte üretim yapabilmelerine alan açtık. Öncelikle açık çağrıyla üç proje seçmeyi planlıyorduk. O kadar çok sayıda, iyi, ilginç ve birbiriyle konuşan proje geldi ki bu sayı dokuza çıktı.
Biz kendi disiplinlerimiz sebebiyle daha çok gösteri sanatları başvuruları beklerken edebiyat, görsel sanatlar ve multidisplinler projeleri de içeren çok geniş bir skaladan projeler bir araya geldi. Süreç sanatçıların heyecanı, özverisi, coşkusu ve emeğiyle düşündüğümüzden çok daha yoğun geçti. 6 aylık bu süreçte birbirinden ilham alıp dönüşen, iç içe geçen bu projeler kollektif bir üretim süreci geçirdi.
Yani bağ kurmak sadece bu işlerin sanatsal teması değil, aynı zamanda üretim biçimi ve araştırma konusu oldu. Bu projenin CultureCivic Yerel Projeler Fonu’nu alması bizi ekonomik olarak da yeni bir model yaratmak konusunda umutlandırdı.
Bu yoğun sürecin ardından 20 ve 21 Eylül’de projelerin tamamlanmış halleri Barın Han’da gösterilecek. Umarız hem Barın Han’da başka temalarla, hem de farklı mekanlarda farklı formatlarda bu modeli sürdürebiliriz.”

- Günümüzde kültür-sanat alanında “erişilebilirlik”, “kapsayıcılık” ve “izleyici geliştirme” giderek daha fazla konuşuluyor. Ancak izleyiciyi kazanmak ile izleyiciyi dönüştürmek aynı şey değil. Istanbul Fringe seyircisiyle nasıl bir ilişki kurmak istiyor?
“Bizi heyecanlandıran şey, festival alanına giren bir insanın buradan ayrılırken dünyayla, şehirle ya da kendiyle ilgili sorularının çoğalmış olması. Istanbul Fringe Festival katılımcısı ile etken-edilgen bir noktadan değil, festivali bizimle birlikte dönüştüren, yeri geldiğinde eleştiren, tartışan ve sürece katılan ortak bir topluluk olarak ilişki kuruyor.”
- İstanbul’u bir sahne olarak düşündüğümüzde, şehrin ritmi, kalabalığı, eşitsizlikleri, hafızası ve sürekli dönüşen mekânları festivalin estetik diline ne şekilde sirayet ediyor?
“İstanbul sadece bir fon veya mekân sağlayıcı değil; festivalin canlı bir aktörü oldu her zaman. Şehrin kendi hareketinden doğan ani karşılaşmalar, beklenmedik sokak ritimleri, mekânların hafızası ve her an değişen dinamizmi festivalin DNA’sında var. Biz, İstanbul’un iki yakasında, hem büyük sahnelerde, İstanbul’un kültür sanat lokasyonlarında, küçük ve art arda sahnelerde, hem de kamusal alanlarda bir araya gelme alanları yaratıyoruz.”
- Programdaki işlerden birinin sorduğu “Gerçek, gerçekten temsil edilebilir mi?” sorusu aslında festivalin kendisine de yöneltilebilir. Istanbul Fringe 2026, bugünün dünyasının gerçeğini ne kadar temsil ediyor? Ve temsil edemediği, dışarıda bıraktığı ya da henüz ulaşamadığı şeyler neler?
“Bilmem! Tek bir festivalin böyle çok değişkenli bir ‘gerçeklik’ sorusunu kapsayabilmesi bence mümkün değil, öyle bir misyonumuz da yok bence. Bir kere daha aynı yanıtı vereceğim sanırım. Biz de bu festivalin katılımcısıyız!
Festivalin parçaları; organizasyonu üstlenen bizler, sanatçılar, seyirciler, gönüllüler neye ihtiyaç duyuyorsa o sözü söylüyor ve kendine yer buluyor zaten. Örneğin, her yıl yaptığımız ve programı oluştururken kaynak aldığımız açık çağrıda herhangi bir ‘tema’ vb. çerçevesi getirmiyoruz; ama her yıl tüm programda birbiriyle konuşan işler yer alıyor.
Senin deyiminle ‘gerçeklik’lerimizin zaman / mekan tanımadan ortaklaşmasının, aramızdaki bağın bir somut örneği bence bu, dünyanın her noktasında benzer soruları soran insanlar var; Istanbul Fringe’de buluşabiliyorlar.”
Meraklısına fringe tarihi
1947’de Edinburgh şehrinde, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa kültür hayatını kutlamak ve zenginleştirmek amacıyla oluşturulan Edinburgh Uluslararası Festivali’nde sahne almak isteyen sekiz tiyatro grubu davetsiz bir şekilde şehre geldi. Uluslararası festivalin resmi programında yer almamaları bu sanatçıları durdurmadı; yine de gösterilerini sahneye koydular. Günümüzde, dünyanın çeşitli şehirlerinde ve başkentlerinde düzenlenen dünya çapındaki fringe festivalleri, 250 farklı mekânda ve 60 bin etkinlikte 170 binden fazla sanatçıya ve 19 milyon izleyiciye ev sahipliği yapıyor. Her şehirde farklı ölçeklerde ve biçimlerde düzenlenen fringe festivalleri, alternatif ve yenilikçi eserler üreten yeni sanatçılara, çalışmalarını uluslararası ve dinamik bir platformda sergileme fırsatı sunuyor.
8. İstanbul Fringe Festivali’ne buradan ulaşabilirsiniz.








