İSTANBUL (Medyascope) – Fransız çizgi roman yazarı Fabien Toulmé, Müge İplikçi’ye konuştu. Toulmê, “Somut bir yüze, bir sese, bir yaşam deneyimine ihtiyacımız var” dedi.
Fransa Orléans doğumlu Fabien Toulmé, Fransız çizgi roman dünyasının, gerçek hayat hikâyelerine ve dünya çapındaki toplumsal meselelere odaklanan önemli isimlerinden biri. Mühendislik eğitimi aldıktan sonra Brezilya, Benin, Guyana ve Guadeloupe gibi farklı coğrafyalarda mesleğini icra eden Toulmé, Fransa’ya döndükten sonra kariyer yönünü değiştirerek çizgi romana yönelmiş. Bu geçiş, onun anlatım atmosferini de belirlemiş: Göç, aile, beklenmedik dönüm noktaları ve gündelik mücadeleler gibi insan hikâyelerini merkeze alan bu atmosfer, belgesel gerçekçiliğiyle sıcak bir duyarlılığı birleştiren bir çizgi roman anlayışını da ortaya çıkarmış.
Toulmé’nin en bilinen çalışmalarından biri, Suriyeli mülteci Hakim’in Suriye’den Türkiye’ye, oradan Yunanistan, Makedonya ve Fransa’ya uzanan zorlu göç yolculuğunu anlattığı üç ciltlik “Hakim’in Yolculuğu” serisi. Farklı ülkelerden yaşam ve mücadele öykülerini derleyen “Dünyadan Yansımalar” ise başka özel bir tını. Beklenmedik biçimde yaşamı değişen bir adamın hikâyesini anlattığı “İki Yaşam” tarzındaki çalışmaları ise yazarın geniş üretim alanını gösteriyor. Türkiye’de, Desen Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Toulmé ile çizgilerinin ve onların arkasındaki öykülerin sırrını konuştuk.
Birbirinden farklı kültürlerin içinde yaşadınız ve yaşamaya devam ediyorsunuz. Bu deneyimleriniz, göçmenlik ve toplumsal adalet temalarını eserlerinizde ele alış biçiminizi nasıl şekillendirdi? Bu anlamda “Unutulmazlar” (Inoubliables) sizin kariyerinizde nerede duruyor? Tanıklıklar dünyayı anlamamız konusunda niçin bu denli önemli?
Bence çok seyahat eden insan, kendini sık sık yabancı olma hâliyle karşı karşıya buluyor. Elbette yurtdışına seyahat eden bir Batılının konumu yine de ayrıcalıklı; dolayısıyla bu, zor koşullardaki bir ülkeden kalkıp bir Avrupa ülkesine gelen birinin yaşadıklarıyla kıyaslanamaz bile.
Yine de bu deneyim, insana evinde olmamanın ne demek olduğunu hissettiriyor; iyi karşılanmanın kıymetini öğretiyor ve hepsinden önemlisi, insanlar arasında bağlar kuruyor. Aslında insan, kültürlerimizin ve dillerimizin ötesinde ortak bir işleyişin var olduğunu fark ediyor; neticede hepimiz insanız. Dolayısıyla bu yolculukların beni insanlara bağladığını, dünyaya bağladığını, zihnimi ve ufkumu açtığını, gözlerimi açtığını söyleyebilirim. Bence her şey birbiriyle bağlantılı; yani bu kadar uzun süre ve bu kadar sık yurtdışına çıkmış olmamın sebebi de zaten içimdeki o iştahtı, meraktı. Ama şunu da düşünüyorum: Ne kadar çok gidersek o kadar merak ediyoruz, o kadar ilgileniyoruz, o kadar çok şeyle karşılaşıyoruz ve hikâyeden haberdar oluyoruz. İşte bütün bunlar, doğal olarak insanlarla kurduğum ilişkiyi, farklı durumları ve hikâyeleri keşfetme biçimimi derinden etkiledi.
“Unutulmazlar” adlı esere gelince, o diğerlerinden biraz farklı bir kitap. Çünkü bu kitap fikri aslında Spirou adlı bir yayın organının işbirliği önerisiyle doğdu. Bana düzenli olarak dergilerinde insanların hayatlarını anlatmam için bir sayfa ayırmayı önerdiler. Bu teklif üzerine düşünmeye başladım ve birkaç sayfa hazırladım. Fakat onlara sonuçtan pek memnun olmadığımı söyledim çünkü tek bir sayfada bir kişinin hikâyesini anlatmanın güç olduğunu fark ettim. Bir espri yapabilir, bir anekdot aktarabilirsiniz ama tek sayfada insanların hikâyesinin derinine inmek bana zor geldi. Bunun üzerine, Spirou gazetesini çıkaran ekip aynı zamanda Dupuis adında bir yayınevi de olduğu için, benden bu hikâyeleri dergide yayınlamak yerine bir kitaba dönüştürmemi, hatta bir kitap dizisi tasarlamamı istediler. İşte “Unutulmazlar” böyle ortaya çıktı.
Yine sorunuz bağlamında, devam edelim… Tanıklıklar dünyayı anlamak için neden bu kadar önemli? Çünkü insanlarla, onların hikâyeleri aracılığıyla çok daha güçlü bağlar kuruyoruz. Bir gazeteci konuştuğunda, örneğin Hakim’in Odysseia’sına atıf yapacak olursam, televizyondaki haberlerde mültecilerin denizde öldüğünü duymak, insan zihninde o deneyimi bizzat yaşamış, o dramı iliklerine kadar hissetmiş birinin hikâyesini öğrenmek kadar etkili olmuyor. Somut bir yüze, bir sese, bir yaşam deneyimine ihtiyacımız var. Dolayısıyla hikâyeler anlatıldığında, insan deneyimleri paylaşıldığında, bu bizi insanlara bağlıyor ve belki de hiç fark etmeden önünden geçip gideceğimiz konuların, durumların farkına varmamızı sağlıyor.

Bireysel yaşam öykülerinden yola çıkarak toplumsal adalet sorunlarını görünür kılıyorsunuz. Sizce grafik roman, bir tanıklık ve toplumsal duyarlılık aracı olarak diğer anlatı biçimlerine kıyasla ne gibi olanaklar sunuyor?
Grafik romanın, birkaç anlatım tarzının kesişme noktasında yer aldığını söyleyebilirim. Bir yanda sözcükleri kullanma imkânı var; bu yönüyle geleneksel kitaba, romana yaklaşıyor. Öte yanda ise görsel boyutu var; bu da onu film ya da belgesel gibi mecralara yakınlaştırıyor. Grafik romanın asıl sunduğu şey ise, geçmişte yaşanmış olayları anlatabilme, bana bu hikâyeleri aktaran kişilerin geçmiş deneyimlerini sahneleyebilme olanağıdır -ki belgesel buna imkân tanımaz. Bir belgeselde kişi deneyimini anlatırken kamera ya doğrudan o kişiye yönelir ya da anlatıyı desteklemek üzere fotoğraflar, arşiv görüntüleri veya çekilmiş sahneler devreye girer. Ancak o deneyimi doğrudan görüntü aracılığıyla yeniden kurmak, canlandırmak mümkün olmaz. İşte grafik roman tam olarak bunu sağlar. Romanla kıyaslayacak olursak da, görselden yoksun bir kitabın başaramayacağı biçimde olayları görüntüyle sahneleme gücüne sahiptir. Dolayısıyla hem sözcüğü hem görüntüyü aynı anda kullanabilme ve böylece bambaşka bir kendini kaptırma, hikâyeye dalma deneyimi yaratabilme imkânı söz konusu. Bu, diğer anlatı biçimlerinden ne daha üstün ne de daha zayıf; yalnızca başka araçlarla, başka enstrümanlarla anlatmanın farklı bir yolu.
“Hakim’in Yolculuğu” üçlemesini (L’Odyssee d’Hakim) Suriye’den Türkiye’ye, Türkiye’den Yunanistan’a ve Makedonya’dan Fransa’ya olmak üzere üç ayrı coğrafi aşamaya bölmeye nasıl karar verdiniz? Bu yapısal tercihin okurun zorunlu göç sürecini kavramasına nasıl bir katkı sağladığını düşünüyorsunuz? Hakim’in gerçek yaşam öyküsünü grafik roman formuna aktarırken, okurun mülteci deneyimine ve güncel insan hakları sorunlarına duyarlılığını artırmak için çizim ve metin arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Şöyle ki, başlangıçta Hakim’in Yolculuğu bir üçleme olarak planlanmamıştı. Projeyi yayıncıya tek albüm, yani 200 sayfalık bir çizgi roman olarak önermiştim. Çünkü Hakim’le tanıştığımda, daha doğrusu tanışmadan önce onun iltica başvuru dosyasını okumuştum ve dosyadaki hikâye sanki bir özet gibiydi. Bu yüzden hikâyeyi anlatmak için tek cildin yeteceğini düşünmüştüm.
Oysa hem Hakim’in anlattıklarından hem başka hikâyelerden, sürgün yolculuklarının çoğu zaman çok uzun olduğunu keşfettim; çünkü baştan itibaren belirli bir ülkeye gitmek gibi net bir hedef yoktu, şu ya da bu ülkeye yerleşme denemeleri vardı. Hakim’le görüştükçe, bunu tek ciltte yapmanın zor olacağını daha çok düşünmeye başladım. Kolay olmasa da kaç sayfa tutabileceğini ve nasıl bir yapı kurulabileceğini tahmin etmeye çalıştım.
Sonunda bir üçlemenin iyi olacağını düşündüm; şöyle ki ilk ciltte ülkeden ayrılış fikri vardı, dolayısıyla onun yolculuk öncesi hayatı anlatılıyordu. İkinci cilt, gerçekten yolculuğunun asıl kısmıydı; hele denizden geçiş yolculuğunun en önemli anıydı. Üçüncü cilt ise yolculuğun bir bölümünü ama aynı zamanda varışı da anlatıyor: Başka bir ülkeye düzensiz statüde bir yabancı olarak varmanın ne demek olduğu vb. Bu yüzden üç cilt halinde yapmak bana oldukça mantıklı geldi.
Aslında yapmaya çalıştığım şey, anlatının asıl merkezinde, Hakim’in bana anlattıklarına dayanarak kurguladığım bir sahnelemeyle onun anlatımını canlandırmaktı. Hakim’in anlattıklarını topluyor, daha doğrudan bir anlatı çıkarmak için biraz ayıklıyordum. Bu anlatıya ulaştıktan sonra da yalnızca bir dış ses ve bunun resimlenmesiyle yetinmek yerine, her zaman Hakim’in bana anlatabileceklerine dayanarak durumları yeniden kurmaya, diyalogları yeniden oluşturmaya çalışıyordum. Böylece okuru Hakim’in adımlarını izleterek hikâyenin içine çekmeye çalışıyordum. Fikir tam olarak buydu: Hakim’in anlatımını çizim yoluyla sahnelemek.
Farklı ülkelerde gönüllü olarak yaşamış bir sanatçısınız; buna karşılık “Hakim’in Yolculuğu”nda zorunlu göç mağduru birinin hikâyesini anlatıyorsunuz. Bu iki deneyim arasındaki farkı göz önünde bulundurarak, bir başkasının acısını ve göç hikâyesini anlatırken anlatıcı olarak etik sorumluluğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?
Bu biraz karmaşık bir soru; bir duyarlılık ve deontoloji, tabiri caizse etik meselesi. Yani ben Hakim’le röportaj yaparken kendi yerimde kalmaya çalışıyorum; yani sadece mikrofon uzatan, bir sözü kaydeden ve onun hikâyesini anlatmak durumunda biriyim. Bu yüzden kendimden mümkün olduğunca az, ondan mümkün olduğunca çok şey katmaya çalışıyorum. Onun duygularını konuşturmaya çalışıyorum. Sonuçta ben neredeyse bir tür aktarıcı ya da sözlerin ebesi haline geliyorum. Yani işte, kendi yerimden kımıldamadan onun sözüne olabildiğince sadık kalmaya, en iyi şekilde anlatmaya çalışıyorum. Elbette bazı dönüşümler oluyor, çünkü birinin sözünü aktarmaya koyulduğunuzda, üstelik bu söz çevrildiğinde – çünkü bana eşlik eden bir tercüman vardı – dönüşüm kaçınılmaz oluyor. Ama ben işittiğim söze mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışıyorum. Bu yüzden Hakim’e çok soru soruyordum; mekânların, duygularının, şu ya da bu kişiyle kurabileceği diyalogların tasvirleri gibi. İşte böyle yaptım!

Eserlerinizde “samimi ve yalın çizgiler” kullanıyorsunuz. Mücadele (En Lute-Les Reflets Du Monde) kitabınız bunun yansımalarıyla dolu. Aynı zamanda bizlere 21. yüzyılda yalnız olmadığımızı da hatırlatıyor. Savaş, zorunlu göç ve toplumsal dışlanma gibi ağır konuları işlerken bu yalın üslubun “devrimci” bir yanı olduğunu da varsayabilir miyiz?
Bu, aslında kendiliğinden ve içgüdüsel olarak yaptığım bir şeyi yoğun bir entelektüel çabaya dönüştürmemi gerektiriyor. Başka türlüsünü yapamadığım için çizdiğim gibi çiziyorum. Üslubum yalın ve sade; çünkü teknik sınırlarım nedeniyle daha ileriye gidemiyorum. Bununla birlikte bu çizim biçiminin karakterlerin ete kemiğe bürünmesine, cisimleşmesine katkı sağladığını düşünüyorum. Nitekim Hergé, Tenten için oldukça basit bir yüz kurmayı denediğini söylerdi: İki göz, iki nokta -gözler için birer nokta- küçük bir burun. Yalnızca perçemi biraz farklıydı; ama herkesin kendini karaktere yansıtabilmesi ya da Tenten karakterine hayalindeki kişileri yansıtabilmesi için özellikle çok nötr kalmaya çalışmıştı. Kendi çizimim için de aşağı yukarı aynı şeyi düşünüyorum. Çizimlerim, bir yandan karakterlerin tanınmasını ve onlara karşı duygusal bir bağ kurulmasını sağlayacak kadar ayırt edici; diğer yandan okurun kendi hayal gücüyle çizimi zihninde tamamlayabilmesine, adeta giydirebilmesine olanak tanıyacak kadar nötr. Yuvarlak hatlı ve sade bu çizimin dramatik anlatıları da desteklediği kanısındayım; onları daha erişilebilir, daha kolay içselleştirilebilir kılıyor. On yaş dolaylarında çok sayıda okurumun Hakim’in Yolculuğu’nu okuduğunu biliyorum. Doğrusu, daha gerçekçi, daha ciddi denebilecek bir çizimim olsaydı, o yaş grubundan belki de daha az okurum olurdu.

“Grafik romanın asıl kudreti burada yatar”
“Mücadele” (En Lute-Les Reflets Du ) gibi belgesel-grafik roman niteliği taşıyan çalışmalarınızda, çizim, metin ve gerçek tanıklık arasındaki ilişkiyi nasıl kurguluyorsunuz? Bu formun geleneksel belgesel anlatım biçimlerinden farklı olarak ne tür anlam katmanları oluşturduğunu düşünüyorsunuz?
Öncelikle, mevcut bir malzemeden yola çıkıyorum: Derlediğim, kayda geçirdiğim ve yazıya dönüştürdüğüm sözden. Şu an yaptığım gibi biriyle söyleşi gerçekleştirildiğinde ortaya çok sayıda sözcük çıkar; kimi zaman anlatı bir ölçüde dolambaçlı bir hâl alır, kimi zaman da aynı anlamı taşıyan pek çok sözcük ve yinelenen ifadeler ortaya çıkar. Dolayısıyla bir kişinin sözünü derlediğimde ilk aşama, o kişinin yüklemek istediği anlamı muhafaza ederek bu sözü bir nevi tasfiye etmektir.
Ardından, bu sözü aslına sadık kalarak arındırdıktan sonra asıl mesele şudur: Bir sözün yalnızca illüstrasyon yoluyla mekanik bir yeniden üretimini yapmakla yetinmeyip, onu nasıl sahneleyebilirim; durumlar, diyaloglar ve eylemler aracılığıyla ona nasıl ilave bir boyut kazandırabilirim? Yani mesele, kişinin sözlerini bir karenin üst kısmına yerleştirip altına çizim yapmak değil; bu sözden hareketle durumları yeniden canlandırmaktır. Bu da aşamalı bir süreçtir. Önce sözü tasfiye ederim, ardından mizansen üzerine düşünür ve az önce bahsettiğim çizim aracılığıyla onu sahneye koyarım.
Esasında çizgi romanın bu tür belgesel nitelikli yapıtlar için sunduğu en büyük imkân, sözü bizzat sahneleyebilme, çizilmiş karakterlere eylemleri yeniden icra ettirebilme ve yalnızca sözcükler ya da dış ses biçimindeki bir aktarımla sınırlı kalmama olanağı tanımasıdır. İşte grafik romanın asıl kudreti burada yatar.
“Ulis” adlı eserinizde bir kaynaştırma ortamı mevcut. Özel gereksimli çocukların eğitim aldığı Ulis sınıfı, mitolojik bir yolculuğun zorluklarını değil önyargıların aşılmasını anlatıyor. İvan’ın yolculuğu Homeros’un Ulysses’inin yolculuğundan tam olarak nerede ayrılıyor? Ya biz okurların?
Kuşkusuz Ivan’ın serüveni, Homeros’un Ulysses’inkinden daha az dramatik. Bir karakterin kat ettiği yolda fikir hep aşağı yukarı aynıdır: Buna kahramanın yolculuğu denir. Bir başlangıç durumundan yola çıkarız; yerine getirilmesi gereken bir görev vardır ve bu görev zordur. Ne var ki onu başardığımızda tecrübe biriktirmiş, bir şeyler kazanmış oluruz ve bizi güçlendiren tecrübeler yaşamış biri olarak evimize döneriz. Dolayısıyla bu, herhangi bir anlatının erkek ya da kadın kahramanının izlediği klasik seyirdir.
Bu şablonu sayısız filme, çizgi romana ve kitaba uygulamak mümkündür. Ivan’ın durumunda da geçerli olan bu. Ancak Ivan söz konusu olduğunda bu, daha içsel bir mesele; kendisiyle başbaşa bir yolculuk bu. Ayrılık ve tükenmişlik sonrası yeniden inşa sürecinin tam ortasında. Dolayısıyla insanın kendisiyle yeniden bağ kurmaya ihtiyaç duyduğu bir dönem söz konusu. Nihayetinde, bir ortaokula gidip tıpkı kendisi gibi hiç iyi olmayan bir gence refakat ederken, sonunda kendini yeniden inşa eder. Kendisini yeniden inşa ederken de bu genç Mathis’e yardım eder.
Aslında zihnimde asıl olan, bu iki karakterin bir arada var olmasıydı. Yani otizmli olan, bu nedenle okul yaşamından kopmuş, duygu ve iletişim alanında güçlükler yaşayan Mathis ile Ivan’ın başka bir düzeyde çektiği sıkıntı esasen birbirine benziyor. Amacım tam olarak, birbirine benzeyen, fakat benzerliklerine karşın aynı zamanda birbirini tamamlayan, birbirine karşılıklı katkı sunan ve birbirini karşılıklı dönüştüren bu iki karakteri bir arada var etmekti.
Peki ya biz okurlar? Bu yerinde bir soru. Kanımca bir eser okurken, bir film izlerken, bir tabloya ya da heykele bakarken duygusal bir deneyim yaşarız; eğer yeterince dikkatli ve açık olursak, bu duygu bizi dönüştürür. Bir bakıma okur olarak kahramanın yolculuğuna çıkarız: Konusunu bilmeden bir çizgi romana başlar, onu okurken birtakım deneyimlerden geçeriz. Bitirdiğimizde ise okuduğumuz şeye ve eserin niteliğine bağlı olarak geriye bir şey kalır ya da kalmaz. Benim çizgi romanlarımla yapmayı sevdiğim şey de tam bu: Bir iz bırakması ve insanın iç dünyasındaki kimi çizgileri yerinden oynatması.

“Hayatın asıl güzelliği, sürekli dönüşüm süreçleri içinde olmamızda”
“İki Yaşam” (Ses Deux Vites de Baudouin) eserinizde orta yaş dönemindeki dönüşüm ve hayatı sorgulama temalarını işliyorsunuz. Eserlerinizde “kişisel dönüşüm” teması sürekli olarak karşımıza çıkıyor. Kendi yaşam yolculuğunuzu ve farklı kültürlerde edindiğiniz deneyimleri düşündüğünüzde, bu temanın sizin için kişisel bir anlamı var mı? Hayat bilgisi kavramı sizce neyi ifade ediyor?
Elbette bu, az önceki cevabımla da yakından ilintili. Hayat boyu sayısız kahramanın yolculuğundan geçeriz: İçinde bulunduğumuz durumdan bir çağrı yükselir -bazen isteyerek, bazen istemeyerek- o çağrıya yanıt veririz ve dönüşürüz. Bu anlar hem son derece zengin hem de zaman zaman ürkütücü olabilir; fakat her halükârda çok şey kazandırırlar. Pozitif deneyimler olabileceği gibi negatif olanlar da vardır; hayatın imtihanları bizi nasıl dönüştürür ve bize ne verir, işte bunları anlatıyorum. Olumsuz bir yaşantı bile bize öğretecek bir şey sunar. L’Odyssée d’Hakim’de de benzer bir dinamik var: Hakim, ülkesinden dramatik koşullar altında ayrılır; yol boyunca bir kadınla tanışır, bir çocuğu olur. Hayat böyledir: Sürekli dönüşüm süreçleri içindeyiz; bunlar hem yük olur hem de kazandırır -hayatın asıl güzelliği de burada yatar. Bu tür ikili hallerin öyküsünü anlatmayı seviyorum.
Hayat bilgisi kavramı neyi kapsar? Bence bu, sonsuzluğa komşu bir mefhumdur. Hayat bilgisinin sonuna asla tam anlamıyla erişemeyiz. Öğreniriz; zaman zaman birtakım şeyleri kavradığımızı zannederiz, on yıl sonra geriye dönüp baktığımızda aslında çok az şey anladığımızı fark ederiz. Tecrübe biriktiririz; kimi gerçekleri zamanla kavrar, kimi varsayımlardan vazgeçeriz. Belki çok dahice bir cevap olmadı ama aklıma gelenler bunlar. Teşekkür ederim.








