4 Kasım 2016’dan bu yana hücrede on yıl geçti. Selahattin Demirtaş hâlâ cezaevinde. Bu süreyi siyasi gelişmelerle, seçimlerle, değişen ittifaklarla anlatabiliriz. Fakat bütün bunların ardında, ailesiyle birlikte geçiremediği, geri gelmeyecek on yıl var.
Bu yıldönümünde iktidarın sorumluluğunu yeniden hatırlatmak gerekiyor. Ancak kendimize de bir soru sormalıyız. Demirtaş’ın özgürlüğünü savunmak için yeterince çaba gösterdik mi?
Ruşen Çakır, Osman Kavala hakkındaki 1 Kasım tarihli değerlendirmesinde, verilen desteklere rağmen Kavala’nın yalnız bırakılmasına dikkat çekiyordu. Özellikle onun mensubu olduğu toplumsal ve ekonomik çevrenin sessizliğini sorguluyordu. Bu değerlendirme, Demirtaş için de benzer bir muhasebenin gerekliliğini düşündürüyor. Bir insanı desteklediğimizi söylemekle, onun özgürlüğü için sorumluluk üstlenmek arasında ne kadar mesafe var?
Benim cevabım şu. Demirtaş’a duyulan sevginin ve verilen desteğin, onun özgürlüğünü sürekli gündemde tutan yeterince güçlü bir demokratik iradeye dönüştürülemediğini düşünüyorum. Özellikle Kürt siyasi kurumlarının, kamuoyunda söz sahibi isimlerin ve aydınların bu konuda kendilerine sormaları gereken sorular var.
Bu eleştiri, ailesinin, avukatlarının, dostlarının ve onun için mücadele eden insanların emeğini görmezden gelmek anlamına gelmiyor. Baskının, soruşturmaların ve cezaevi tehdidinin insanların hayatını nasıl daralttığını da biliyoruz. Tam da bu nedenle, daha fazla imkana, görünürlüğe ve temsil gücüne sahip olanların sorumluluğunu konuşmalıyız.

Demirtaş’ın adı ne kadar anılıyor? Özgürlüğü, siyasetin öncelikleri arasında ne kadar yer tutuyor? Bu iki sorunun cevabının aynı olmadığını düşünüyorum.
Bir siyasetçinin sözlerini paylaşmak, eski konuşmalarını, videolarını yeniden izlemek, ona duyulan özlemi dile getirmek değerlidir. Fakat dayanışmanın gücü, gündem değiştiğinde de sürmesinde ortaya çıkar. Yıldönümü açıklamalarının ardından hangi adımların geldiğini ve sorunun nasıl takip edildiğini, kamuoyuna hangi sorumlulukların üstlenildiğinin anlatıldığını bilmek isteriz.
İdris Baluken, “4 Kasım darbesi ve Demirtaş’ın valizi” başlıklı yazısında, birlikte yaşadıkları cezaevi günlerini anlatıyor. Demirtaş’ın yazıyla, müzikle ve sanatla hayatla bağını nasıl koruduğunu hatırlatıyor. Bu tanıklık bana şu soruyu düşündürüyor. İçerideki insanın üretme ve dayanma gücüne hayranlık duyarken, dışarıdaki sorumluluğumuzu yeterince yerine getiriyor muyuz?
Demirtaş’ın dayanabiliyor olması, bu durumun sürmesine alışmamızı haklı çıkarmaz. Cezaevinden ulaşan her sözü umutla karşılamak kadar, o sözün neden hâlâ cezaevinden gelmek zorunda olduğunu sorgulamak gerekiyor.
Önceki yazılarımda, Demirtaş’ın barış anlayışının toplumsal dönüşümle ilişkisini ele aldım. Eşit yurttaşlık, karşılıklı tanıma ve ortak yaşam fikrinin önemini vurguladım. Bugün bu düşüncelerin bir gereği de kendi çevremizin tutumunu değerlendirebilmektir. Dayanışmanın eksiklerini konuşmadan toplumsal sorumluluktan söz etmek güçleşir.
Bu nedenle Kürt siyasetinin kendi içinde açık bir muhasebeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Demirtaş’ın özgürlüğü için gösterilen çaba, onun temsil ettiği demokratik birikimle orantılı mı? Onun toplumla kurduğu ilişkiyi önemli buluyorsak, bu ilişkinin özgürce sürmesi için hangi sorumlulukları üstleniyoruz? Demirtaş’ın siyasal geleceğini konuşurken, onun kendi adına konuşabilme hakkını ne kadar öne çıkarıyoruz?
Bu soruları sormak için kimsenin niyeti hakkında hüküm vermek gerekmiyor. Yapılanların yeterliliğini tartışmak, siyasi sorumluluğun doğal bir parçasıdır.
“Selahattin Demirtaş’ın statüsü” başlıklı yazımda, onun siyasal ağırlığının demokratik meşruiyetinden kaynaklandığını savunmuştum. Bu düşüncem değişmedi. Toplumda karşılığı bulunan bir siyasetçinin yerini, başka aktörlerin ona ayırmayı uygun bulduğu alan belirleyemez.
Demirtaş’la aynı görüşte olmak zorunlu değil. Söyledikleri eleştirilebilir, siyasi tercihleri tartışılabilir. Özgürlüğünü savunmak için böyle bir mutabakata da ihtiyaç yok.
“Demirtaş’ı sürece dahil edin” yazısında da çoğulculuk üzerinde durmuştum. Bugün aynı soruyu daha büyük bir aciliyetle soruyorum. Demokratik siyasetin alanının genişlemesini istiyorsak, toplumla güçlü bağları bulunan siyasetçilerin özgürlüğünü nasıl ertelenebilir bir mesele olarak görebiliriz?
Bu sorumluluk, elbette Türkiye muhalefetinin tamamına aittir. Demirtaş’ın özgürlüğünü yalnızca Kürtlerin gündemi sayan bir demokrasi anlayışı eksik kalır. Bununla birlikte, onu temsilcisi olarak gören siyasi çevrelerin kendi sorumluluklarını açıkça tartışması da gerekir.
Benim itirazım burada düğümleniyor. Demirtaş’tan sürekli sabır, direnç, sağduyu ve umut bekliyoruz. Peki onun sesinde kendi sesini bulan, savunduğu haklarda kendi geleceğini gören bizler, bu on yıl boyunca ona ne verebildik?
Vebali hepimizin omuzlarında
Bu soru yalnızca parti yöneticilerine yöneltilemez. Aydınların, sanatçıların, yazarların, sivil toplum kuruluşlarının ve kendisini onun temsil ettiği mücadelenin parçası sayan herkesin önünde duruyor. Bir insanın cesaretinden güç almak, onun ödediği bedel karşısında sorumluluk üstlenmeyi de gerektirir.
Demirtaş’ın hayatını, düşüncelerini ve özgürlüğünden alınan yılları anlatmak için sinemanın, edebiyatın, belgeselin imkanlarını ne ölçüde kullandık? Kaç filmde onun hikayesini geniş kitlelerle buluşturduk? Kaç kitapla, kaç belgeselle bu hücrede on yılın hafızasını oluşturduk? Yapılan çalışmaların hakkını teslim ederek sormalıyız. Ortaya koyduğumuz çaba, ona duyduğumuzu söylediğimiz sevginin ve bağlılığın ağırlığını taşıyor mu?
O, dört duvar arasında yazıyor, şarkılar besteliyor, kitaplar yayımlıyor. Kendi sözünü, kendi varlığını, hayattan koparılmaya çalışılan yerini üretmeye devam ederek savunuyor. Dışarıda onun adına kurulması gereken cümlelerin yükünü de çoğu zaman yine kendisi taşıyor.
Bir insanın yalnızlığı, sevenlerinin sayısıyla ölçülmez. Milyonların sevdiği bir insan da, o sevgi sürekli ve ortak bir çabaya dönüşmediğinde yalnız bırakılabilir. Demirtaş’ın yaşadığı yalnızlığı biraz da burada aramak gerekiyor.
Onuncu yılda muhasebesini yapmamız gereken budur. Onun savunduğu insanların hayatında bıraktığı iz bu kadar derinken, dışarıdaki sahiplenmenin neden aynı derinliğe ulaşamadığını konuşmalıyız.
Demirtaş on yıldır hücrede, onu yalnız bırakmanın vebali hepimizin omuzlarında !








