Medyascope.tv

Olayların Gidişi - Ruşen Çakır

Karşılıklı hesap hataları çatışmayı tırmandırıyor

28 Şubat 2015 günü İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hükümet ve HDP temsilcileri, Kürt sorununda yepyeni bir dönemin startını verdiler. Böylece, Abdullah Öcalan’ın merkeze alındığı Çözüm Süreci’nde “diyalog”tan “müzakere” aşamasına geçilmiş oluyordu. Baş müzakerecilerden birinin Öcalan olacağı kesindi, ancak muhatabının kim olacağı kesinleşmeden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan duruma müdahale etti, Dolmabahçe’de verilen fotoğrafı asla kabul edemeyeceğini beyan edip sürecin buzdolabına kaldırıldığını resmen ilan etti.

O günden bu yana her şey kötü gidiyor. Öncelikle çatışmasızlık sona erdi. 20 Temmuz 2015 günü yaşanan Suruç katliamı ve hemen ardından Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polis memurunun “misilleme” gerekçesiyle yataklarında katledilmelerine bağlı olarak çatışmalar yaygınlaştı ve tırmandı.

“Ya bizdensin, ya onlardan!”

Şu sorular hâlâ cevaplanmayı bekliyor: Ne oldu da çatışmalar yeniden başladı? Çatışmasızlığın sona ermesinden kim sorumlu?

Açıkçası günümüz Türkiyesi’nde bu hayati sorular etrafında, tüm yönleriyle, özgürce tartışmalar yürütülebileceğini sanmıyorum. Zira bir yandan siyasi iktidar, “topyekun savaş” konseptine bağlı olarak dilini alabildiğine sertleştirdi ve her türlü eleştirel yaklaşımı “terörizmle mücadele”nin dar çerçeveleri içerisine hapsedip kısırlaştırmaya çalışıyor. Öte yandan Kürt siyasi hareketi de aynı “ya bizdensin ya onlardan” perspektifiyle kendisine yönelik her türlü itiraz ve eleştiriyi şeytanileştirmeye çalışıyor.

(Devlet katında kotarılan ve medyanın ezici bir bölümü tarafından gönüllü olarak benimsenen üslubun benzerlerine daha önce de tanık olmuştuk. Aynı şekilde, bu yaklaşımla hiçbir şeyin çözülemediğini, tam tersine sorunun daha da derinleştiğini de hep birlikte yaşayıp görmüştük. Bugünlerin 1980’li, 90’lı yıllardan en büyük farklarından biri Kürt hareketinin de belli ölçülerde kamuoyu oluşturabilme gücüne sahip olabilmesi. Bu noktada sosyal medya imkanlarının altını özellikle çizmek gerekiyor.)

Derinleşen karşılıklı güvensizlik

Sorulara dönecek olursak: Yeniden çatışma ortamına girilmesinde içiçe geçmiş bir dizi neden olduğunu düşünüyorum. Bunların hepsini bir yazıya sığdırmaya çalışmak çok zor, açıkçası pek gerekli de değil. Bunun yerine özel olarak önem atfettiğim üç hususu irdelemeye çalışacağım.

İlk olarak tarafların birbirlerine güvenmemeleri. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok, zira 30 yılı aşkın bir zamana yayılmış tahrip gücü hayli yüksek bir savaşın taraflarının birbirlerine güvenmemesi anlaşılır bir şey. Son yaşadıklarımız, değişik adlarla gündeme getirilen çözüm süreçlerinin de bu güvensizliği ortadan kaldırma noktasında başarılı olamadığını gösteriyor.

Karşılıklı güvensizlik söz konusuysa, bunun ortadan kaldırılmasında her iki tarafın da sorumluluk üstlenmesi gerekir. Bununla birlikte şu noktaya dikkat çekmek istiyorum: Devlet, PKK’yı hep kökü kazınması gereken bir terör örgütü olarak görmüştü. PKK ise öteden beri stratejisini “devleti yenmek” değil de “devlet ile müzakere” etmek üzerine bina etmişti. Bu açıdan bakıldığında değişik adlarla devreye sokulan çözüm süreçlerini, devletin geri adım atması, PKK’nın da amacına bir ölçüde ulaşması olarak değerlendirebiliriz.

Bu durum kuşkusuz devleti yönetenlerin yükünü epey ağırlaştırıyordu. PKK’nın önündeyse bu noktada iki seçenek vardı: Ya devletin bu yükü taşımasına yardımcı olacak ya da elde etmiş oldukları psikolojik üstünlüğe güvenerek bu yükü daha da ağırlaştıracaklardı.

Yaşananlara dönüp bakıldığında, Öcalan’ın açıklamalarının birinci, Kandil’in attığı adımlarınsa ikinci seçeneğe daha yakın olduğu izlenimi doğuyor. Ancak bu izlenim pekala yanıltıcı olabilir. Örneğin devletin yükünü bariz bir şekilde azaltacağı kesin olan PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye’den çekme kararını Öcalan aldı, uygulamaya geçtikten bir süre sonraysa Kandil geri çekilmeyi durdurdu. Ne var ki böylesine stratejik bir adımı PKK yöneticilerinin Öcalan’a rağmen atmış olabilecekleri bana pek inandırıcı gelmiyor.

Çözüm süreçleri boyunca her iki taraf da, dinlediğinizde haklı gelecek argümanlarla karşı tarafı, yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçladı. Sık sık yaşanan bu şikayetler, “üçüncü göz” olarak tanımlanan kurumsallaşmalarla belki belli ölçülerde halledilebilirdi ama devlet buna yanaşmadı; “Akil İnsanlar Heyeti” gibi, işlevi daha çok sembolik olan yapılarla yetindi.

(Karşılıklı güvensizlik hususunda PKK’nın belli bir aşamadan itibaren kent merkezlerini silahlandırması çarpıcı bir örnektir. Son sürecin belli bir aşamasında bu tür söylentileri sık sık duymaya başlamış ve pek anlam verememiştim. Bunların doğru olduğu son yaşanan çatışmalarda net olarak ortaya çıktı.)

Rojava faktörü

Taraflar arasındaki güvensizliğin derinleşmesinde ve nihayet Çözüm Süreci’nin durmasında, Suriye’de yaşananların çok önemli bir faktör olduğu her geçen gün daha da belirginleşiyor.

AKP iktidarı başından itibaren Rojava adı verilen, Kürtlerin çoğunlukta olduğu Suriye’nin kuzey bölgelerinde PYD’nin inisiyatifi ele almasından rahatsız oldu. Bunu da PYD/YPG ile PKK arasında doğrudan bağ olduğu iddialarıyla temellendirdi. Bu iddia kesinlikle doğru. Ancak Türkiye’de barışı tesis etmek için görüştüğü PKK hareketinin Suriye’deki yansımasına karşı savaşçı bir üslup benimsemesinin hiç de isabetli olmadığı ortada. Eğer siyasi iktidar, Öcalan ile görüşmeleri Türkiye ile sınırlı tutmaz, onun arzuladığı gibi Suriye, hatta Irak ve belki de İran Kürtlerinin durumunu da bir şekilde masaya getirmiş olsaydı işler bambaşka gelişebilirdi. Ama tam tersi oldu. Kobani örneği bu politikanın yanlışlığını kanıtlamada tek başına yeterlidir: IŞİD’in Kobani’de yenilgiye uğratılması PKK’nın bölgesel bir aktör olmasını hızlandırdı; uluslararası kamuoyu nezdindeki “terörist” imajını büyük ölçüde sildi ve üstelik Türkiye’de daha fazla Kürdün HDP’ye yönelmelerine de vesile oldu.

Peki PKK çözüm sürecini garanti altına almak adına Rojava konusunda geri adım atabilir miydi? Bu noktada Galip Dalay’ın Medyascope.tv’de yayınlanan yazısındaki şu tespitinin doğru olduğu kanısındayım: “Eğer PKK, Türkiye’deki Çözüm Süreci’nde ilerleme kaydedilmesi ile Suriye’deki kazanımlarını sağlama alma seçenekleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, ikinci seçeneği tercih edecektir. PKK, Suriye’deki mevcut durumu bir daha tekrarlanmayacak tarihi bir fırsat olarak değerlendiriyor. Türkiye’deki Çözüm Süreci ile ilgiliyse, her zaman bir yeniden başlama imkanı olduğu düşüncesi hakim.”

Karşılıklı hesap hataları

Yeniden çatışma ortamına neden dönüldüğü konusunda, her şeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la izah etme yaklaşımı epey rağbet görüyor. Buna göre Erdoğan, 7 Haziran 2015 genel seçimlerindeki sonucu tersine çevirebilmek için çatışmaları bilinçli bir şekilde tırmandırmış ve 1 Kasım 2015 tekrar seçimleriyle de hedefine ulaşmıştı. Ama bu akıl yürütmenin ıskaladığı veya cevaplayamadığı çok hayati bir soru var: Ortadoğu gibi bir coğrafyada nerdeyse 40 yıl boyunca ayakta kalabilmiş PKK hareketinin lider kadrosu bu kadar “aleni” bir stratejiyi nasıl olur da boşa çıkaramaz?

Yaşananların çok daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Bana göre çatışmanın her iki tarafı da çok vahim hesap hataları yaptı, yapıyor. Ne var ki, an itibariyle her iki taraf da gelişmelerin, karşı tarafın yanlışlığını, kendisinin doğruluğunu gözler önüne serdiğini düşünüp yanlışında ısrar ediyor.

Geçen yıl 12 Mart’ta “Çözüm sürecinin asıl kazananı” başlıklı bir yazı yazmış ve bunun Kürt siyasi hareketi olduğunu ileri sürmüştüm.

O yazıda, “Eğer PKK Türkiye’de devletle çatışıyor olsaydı muhtemelen Suriye ve Irak’ta bugünkü kadar etkili olamaz; olsa bile uluslararası topluluğun ve medyanın bu derece olumlu anlamda ilgisini çekemez, desteğini alamazdı” demiştim ki hâlâ aynı görüşteyim.

Sanıyorum PKK hesaplarını, bu durumdan geri dönüş olamayacağı, ne yaparsa yapsın “altın çağ”ını yaşamayı sürdüreceği üzerine yaptı. Ama HDP’nin oylarının kısa süre içinde düşmüş olmasını, bu partinin ve lideri Selahattin Demirtaş’ın eskisi kadar etkili olmamasını sadece AKP/Erdoğan iktidarının değil, aynı zamanda Kürt siyasi hareketinin, tabii ki başta PKK’nın yapıp ettikleriyle açıklamak gerekir.

Öte yandan siyasi iktidar da Kürt hareketinin günümüzdeki etkisini, nüfuzunu azaltmaya yönelik olarak devreye soktuğu baskı politikalarının orta ve uzun vadede tam tersi sonuçlara yol açacağını görmeyerek veya görüp de ihmal ederek çok vahim bir hesap hatası yapıyor.

Daha söylenecek çok şey var ancak şimdilik burada nokta koyalım ve yarın bu kritik durumdan nasıl çıkabileceğimizi tartışalım.

Bunlar da ilginizi çekebilir: