Medyascope.tv

Olayların Gidişi - Ruşen Çakır

AKP’de vefa değil veda kongresi

10 Ekim 1993 tarihinde yapılan Refah Partisi 4. Kongresi’ni çok iyi hatırlıyorum: Gazeteci olarak izlediğim ilk RP kongresiydi. Gazeteciler olarak, Necmettin Erbakan’ın eski MKYK’da sadece iki değişiklik yapacağını (biri ölüm, diğeri ölümcül hastalık) öğrenmiş, Abdullah Gül’ü kongre sabahı salona girerken MKYK’ya gireceği için tebrik etmiştik.

RP kongrelerinde genel başkanlık yarışı ve liste çekişmesi yaşanmazdı ama heyecan da eksik olmazdı. Her şeyden önce bir dava partisiydi RP; tıpkı önceki Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi ve sonraki Fazilet Partisi gibi. Kongreler de o davaya bağlılığın en açık ve güçlü bir şekilde gösterildiği ender anlardandı.

İkinci olarak Erbakan’ın konuşması merakla beklenirdi. Hoca’nın her kongre konuşması Milli Görüş hareketinin o güne kadar kat ettiği ve ondan sonra kat edeceği güzergahı anlamada çok işlevseldi.

“Parti içi demokrasi”ye veda

Fazilet Partisi ile birlikte Milli Görüş hareketinin sadece “itaat” ile yoluna devam edemeyeceği, “parti içi demokrasi”nin olmazsa olmaz olduğu tescillendi. AKP’nin temellerini de işte bu parti içi demokrasi talebi attı. Yaklaşık 15 yıl sonra bugün AKP’nin bu kurucu ilkeye mutlak anlamda veda etmiş olduğuna tanık olduk.

Recep Tayyip Erdoğan, daha başından beri, “yenilikçi” olarak bilinen hareketin lideriydi, ama onun durumunu “eşitler arasında birinci” olarak tanımlamak daha isabetli olurdu. Zamanla Abdüllatif Şener, Bülent Arınç, Abdullah Gül başta olmak üzere AKP’yi yoktan var etmiş olan isimlerin kademeli bir şekilde dışlandığını, etkisizleştirildiğini görmüştük. Bugün, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Faruk Çelik, Ömer Çelik, Yalçın Akdoğan gibi geride kalan son isimlerin çoğunun, yanlarına Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu gibi trene sonradan binmiş “güçlü” isimler de eklenerek MKYK’dan çıkarıldıklarına tanık olduk.

“Vefa” veda

Yeni AKP MKYK listesinin şekillenmesinde ana kriterin “Erdoğan’a bağlılık” olduğu akla gelebilir; hatta buna bağlı olarak, liste dışı bırakılan isimlerin Cumhurbaşkanı ile aralarında aslında bir sorun olmadığını kanıtlama gayreti içine girmeleri de beklenebilir. Ne var ki belirleyici kıstasın “Erdoğan’a bağlılık” olduğunu sanmıyorum. Anlaşıldığı kadarıyla Erdoğan, kendisine ne kadar bağlı olurlarsa olsunlar, Arınç’ın meşhur ettiği terimle, belli bir “özgül ağırlık”a sahip olan kişilerin parti yönetiminde yer almasını istememiş. Diğer bir deyişle, baştan “düşük profilli” damgası yemiş olan Binali Yıldırım’ın parti içi iktidarını sağlama almak için MKYK’yi bir “düşük profilliler müfrezesi”ne dönüştürmüş.

AKP içinde gidenlerle gelenleri kıyasladığımızda, gidenlerin hemen hepsinin gittikleri ana kadar Erdoğan’a itaatsizlik olarak görülebilecek herhangi bir ciddi çıkışları olmadığını akılda tuttuğumuzda, her şeye tek başına karar verdiği kesin olan Erdoğan için “vefa”nın çok da belirleyici bir kavram ve değer olmadığı anlaşılır. Vefasızlığın en büyük mağdurlarından olduğu aşikâr olan Davutoğlu’nun sık sık”vefa” vurgusu yaparak, varlığını övmek yerine yokluğunu yermek istediğini düşünebiliriz.

“Dava”ya veda

Kongre boyunca “vefa” kadar “dava” kavramı da her vesileyle telaffuz edildi. Bunun da benzer bir şekilde “dava”nın güçlü bir şekilde var olması değil, tam tersine anlamını yitirip kaybolması nedeniyle yaşandığı kanısındayım. Şöyle soralım: AKP mensupları, Erdoğan’ın adını anmadan davalarını anlatabilirler mi? Özellikle Gezi ve 17-25 Aralık süreçlerinden sonra her şeyin önünde geçmiş olan Erdoğan’ın (ve tabii ki ailesi ve yakın çevresinin) bekasının dışında ve ötesinde AKP iktidarını seferber edebilen temalar nelerdir?

Dava, kendisini davaya adamış insanlarla söz konusu olur. Davaya kendisini adamış insanların da temel özelliği fedakârlıkları, almayı düşünmeden vermeleridir: zamanlarını, enerjilerini, imkanlarını, özgürlüklerini ve hatta hayatlarını…

Milli Görüş bir davaydı.Milli Görüş davasına kendini adamış insanlar onun partilerini en zor koşullarda iktidara taşıdılar. Ancak Milli Görüş esas olarak (tıpkı diğer ülkelerdeki İslami hareketlerin çoğu gibi) bir muhalefet hareketiydi; iktidarla tanıştıkça davada aşınmalar oldu. Bu bağlamda, her ne kadar Milli Görüş’ün günümüzdeki gerçek devamı olarak görülse de AKP için artık herhangi bir ulvi davanın söz konusu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Buna bağlı olarak dünün Milli Görüş partilerindeki “veren” insanlar yerine bugün AKP’de neredeyse yegane motivasyonları “almak” olan insanlar öne çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında geçmişlerinde İslamcılık, Milli Görüşçülük bulunan kişilerin AKP’de iyice marjinalize olmaları, yerlerini iktidar trenine sonradan atlayanların alması şaşırtıcı değil.

Partiye veda

14 yıldır ülkeyi tek başına yöneten, milyonlarca üyesi olduğu söylenen bir partide tüm iç demokrasi, istişare mekanizmalarının işlevsizleştirilip tüm iktidarın tek bir elde (Erdoğan. Bu noktada, mesajını tüm kongrenin ayakta dinlemiş olmasının fotoğrafı Türkiye’nin demokrasi tarihinde çoktan yerini almış durumda) toplanması, aslına bakılacak olursa o partiye veda etmek anlamına gelmektedir.

Bugün AKP kongresinde Ahmet Davutoğlu ve sesi elverdiğince Binali Yıldırım konuştu. Bu konuşmalardan geriye ne kalabilir? Belki Davutoğlu’nun “Daha önce 2 kez sizlerle birlikte olduğum bu salonda zaferle sonuçlanmış bir seçimden kısa bir süre sonra yeni bir kongre için karşınıza çıkmak benim arzu ettiğim bir şey değildi. Bu durumun sizin ve milletimizin maşeri vicdanında oluşturduğu rahatsızlığın da farkındayım. Ama meselemiz, derdimiz, davamız, bütün şahsi hallerin üzerindedir. 1 Kasım seçimlerinde yüzde 49,5 oy aldıktan sonra olağanüstü kongre kararı alıp, görevi devretme kararımın arkasındaki yegane gerekçe partimizin birlik ve bütünlüğüne verdiğim değer ve AK Parti hareketinin zarar görmesinden duyduğum endişedir” şeklinde mahcup şikayetini birkaç gün konuşuruz, o kadar.

Sonuç olarak, parti içi demokrasi, vefa, dava kalmayınca kongreler de partilerin aslında (en azından bildiğimiz haliyle) olmadıklarının gözler önüne serildiği anlara dönüşüyor.

İslamcılığa veda

Bu hiç de kaçınılmaz bir durum değil. Örneğin Tunus’un AKP’si olarak tanımlanabilecek Ennahda Partisi de 20-22 Mayıs tarihleri arasında bir kongre gerçekleştirdi ve dünya çapında ilgi odağı oldu. Zira Ennahda artık İslamcı siyasetle bağlarını koparıp, çoğulculuk, sekülerlik, demokrasi gibi kavramların şekillendireceği bir yolu benimsemek üzere ve partinin kongresinde üç gün boyunca bunlar tartışıldı.

Aslında bunda şaşıracak bir şey yok çünkü Ennahda lideri Raşid el Gannuşi, İslamcıların çoğunun “beşeri ideoloji” diye burun kıvırdığı dönemlerde demokrasiyi İslam ile bağdaştırmaya çalışmıştı. Arap baharının ilk kıvılcımının çaktığı Tunus’ta ilk özgür seçimlerde Ennahda tek başına iktidar şansına ulaşmış, fakat merkez sağ ve soldaki partilerle koalisyonu tercih etmişti. Bir sonraki seçimde iktidarı kaybedince de seçmenin kararına saygı duyup bir özeleştiri sürecine girdiler ve İslamcılıktan kopma noktasına vardılar.

AKP’nin, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Gannuşi gibi İslamcılığa net bir şekilde veda etmesini beklemek gerçekçi olmaz. Bununla birlikte Ennahda geleneğinin bütün zorluk, sorun ve krizlere rağmen bir şekilde varlığını sürdürebileceğini, AKP’nin ise ilk ciddi krizde ayakta kalmakta epey zorlanacağını rahatlıkla ileri sürebiliriz.