Medyascope.tv

Cemaat operasyonlarının medya ayağı


Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Bugün Gülen Cemaati’ne yönelik olarak 15 Temmuz sonrasında yürütülen topyekûn operasyonların medya ayağı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Aslında dün akşam kafamda şekillendi bu konuda bir yayın yapmak. Özellikle Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Nuriye Akman, Lale Kemal gibi isimler uzun bir süredir içerideler, bir aya aşkın süredir içerideler. Ve Türkiye’de bu konuda neredeyse hiçbir şey yazılıp çizilmiyor, konuşulmuyor. Gerçekten garip bir suskunluk, sessizlik ve kabulleniş hali var. Bu rahatsız edici bir durum. Bununla ilgili bir şeyler söylemek istiyordum. Özellikle o tanıdığım kişiler hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum.

Bu sabah yeni bir operasyon haberi ile karşılaştık yine; medya ayağına yönelik olarak, başka alanlarda sürüyor. Eski İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da gözaltına alındı. Bazı iş adamlarına yönelik operasyonlar da var ama; 35 gazeteci hakkında gözaltı kararı çıktı. Ama bunların bir kısmı gözaltına alındı, bir kısmının da yurtdışında olduğu haberiyle karşılaştık. Burada tanıdığım bazı isimler var; özellikle Murat Aksoy’u söylemek istiyorum. Uzun süredir tanıdığım bir arkadaşımdır kendisi. Daha önce Yeni Şafak gazetesinde çalışmıştır. Son dönemlerde adını bile bilmediğim bir Cemaat gazetesinde çalışıyordu. En son Halk TV’de program yapıyordu ve Kemal Kılıçdaroğlu’na da danışmanlık yapıyordu. Murat Aksoy’un Cemaat’le herhangi bir alâkası olmadığını, gazetelerinde yazmak dışında bir alâkası olmadığını herkes bilir. Alevi ve sol birisidir, liberal bir çizgidedir, ama Alevi ve sol birisi ve CHP’ye yakın; Kemal Kılıçdaroğlu’nun da danışmanı olduğu için zaten biliyoruz bunu.

Şu âna kadar gazetecilere yönelik yapılan, ya da bazıları meslekten gazeteci bazıları da köşe yazarı olarak gazetelerde yer alan –mesela Mümtazer Türköne gazetecilikten gelen birisi değil, siyasetbilimci; ama uzun süredir köşe yazıyor; Ahmet Turan Alkan da aynı şekilde bir entelektüel ama uzun bir süredir gazetede yazıyor; Ali Bulaç ilk yıllarında Zaman gazetesi Cemaat’in eline geçmeden, ilk kurulduğunda İstanbul temsilciliğini yapmış, gazetecilikle daha içli dışlı birisi, tıpkı Şahin Alpay gibi. Şahin Alpay da siyasetbilimci olmasına rağmen öteden beri medyanın içinde.

Şimdi, baktığımız zaman şu anda Şahin Alpay’ın görüntüsünü görüyorsunuz; ekranda gördüğümde çok irkildim. İlk gözaltı haberi Şahin Alpay’la ilgili gelmişti. Öteden beri yıllardır tanıdığım, kendisine “abi” diye hitap ettiğim birisidir. Şahin Abi’nin bir darbe destekçisi olması söz konusu olamaz, ama kendisi uzun bir süredir Milliyet gazetesinden –atıldığı diyelim, çok açık, atılmıştı– atıldıktan kısa bir süre sonra, kendisine Zaman gazetesinden çağrı yapıldı ve orada yazmaya başladı; halinden de hep memnundu, yazılarına karışılmadığını söylüyordu. Ve o camianın içerisinde, kendisi, yazıları ile varlığını sürdürdü; ama kendisi, eski Maocu geçmişinden sonra sosyal-demokrat, sol liberal bir çizgideydi ve o çizgiyi uzun bir süredir muhafaza ediyor, ama Cemaat’le bir sorunu olmadı onun. Gazetesinde yazıyor olması, Şahin Alpay’ın bir cemaatçi ve daha da ötesi darbeci olduğu anlamına gelmiyor.

Ali Bulaç mesela, benim 1985 yılında İslami hareketlerle ilgili çalışmaya başladığım sırada ilk tanıdığım, tanıştığım birisi. O da “abi” diye hitap ettiğim birisidir, çok önemli bir aydındır, İslami kesimin en dikkat çeken isimlerinden birisidir; istikrarlı bir şekilde yazılarıyla, kitaplarıyla ortaya çıkmış biridir. Tayyip Erdoğan’ın ilk belediye başkanlığı döneminde ona danışmanlık yapmış bir isimdir. Ali Bulaç da belli bir tarihten itibaren Cemaat’in gazetelerinde, yayın organlarında yazmaya başladı ve daha sonrasında Gülen Cemaati’yle ilgili kitap da yazdı. Olayın sosyolojik yönüyle ilgili epey bir kitaplar da yazdı. Kendisi ilginç bir şekilde benim İslami hareketlerle ilgili çalışmaya başladığım ilk yıllarda –o tarihlerde Fethullah Gülen ortalıkta yoktu, birtakım video-kasetleri dolaşıyordu ve Gülen Cemaati bir efsaneydi– Gülen Cemaati’nin Amerikancı bir İslam perspektifine sahip olduğunu ve aslında pek de hazzedilmeyen bir yapı olduğunu ilk söyleyenlerden birisidir. Ama zaman içerisinde bu cemaatin yayın organlarında yazdı, orada yer aldı aslında. 17-25 Aralık’ta –ki bu pek çok kişi için geçerli– Ali Bulaç pekâlâ, o savaş alenen çıktığı anda tercihini AKP’den ve Tayyip Erdoğan’dan yana yapabilirdi. Ve o zaman büyük bir ihtimalle başına bir şey gelmeyecekti. Bu aslında bütün herkes için geçerli olan bir şey.

İlginç olan şu: Bir milat saptanıyor ve bu milat 17-25 Aralık olarak belirleniyor. Bazıları bu miladın 15 Temmuz olduğunu söylüyor, ama bence esas milat, siyasi iktidarın kafasındaki milat 17-25 Aralık ve bu tarihten itibaren tercihlerini Cemaat’ten yana yapmış kişiler Cemaat’le ilişkileri ne olursa olsun suçlu addediliyorlar. Bunlardan bir başkası Ahmet Turan Alkan, 90 yılında Sivas katliamının ardından Sivas’a gittiğimde tanışmıştım kendisiyle. Sivas üzerine çok güzel bir kitabı vardı. Orada kendisiyle tanıştım ve o zamandan beridir tanışıklığımız, muhabbetimiz sürer. Ülkücü kökenli önemli bir aydındır Ahmet Turan Alkan; çok kalender bir isimdir, çok iyi yazılar yazar. O da Zaman gazetesinde uzun süreden beridir yazan ve bundan da memnun olan birisi ve terk etmedi.

Aslında bu isimlerin büyük bir kısmının terk etmemelerinin bir nedeni, biraz da ilkeli bir duruş sergileme isteği olarak nitelenebilir. Biliyoruz ki 17-25 Aralık’la beraber, o zamana kadar Cemaat’ten olmayıp da onun gazetesinde yazan bazı isimler Cemaat’le bağlarını kopardılar ve başlarına bir şey gelmedi; bugün gelmiyor, kendilerini korumaya aldılar. Sanki Cemaat’in miladı 17-25 Aralık’mış gibi. Halbuki orada çok net bir şey oldu. Cemaat Erdoğan’la açık bir savaşa girdi ve bu savaşı kimin kazanacağına göre, ya da savaşta kimin haklı olduğuna göre insanlar birtakım tercihler yaptılar. Ve burada tercihini böyle yapanlardan –mesela Ahmet Turan Alkan tercihini Cemaat’ten yana yapan, ama eminim ki Cemaat’in darbeci vs. yönleriyle alâkası olmayan bir isim olması nedeniyle– şu anda uzun bir süredir yaşını başını almış birisi olarak tıpkı Ali Bulaç, Şahin Alpay gibi, muhtemelen sağlık sorunları da olan birisi olarak cezaevinde.

Mümtazer Türköne nispeten onlara göre daha genç birisi. O da Ahmet Turan Alkan gibi ülkücü kökenli. Kendisi AKP’den aday adayı olmuştu, milletvekili seçilemedi ve eğer seçilmiş olsaydı –ki sonradan boşandığı eşi AKP’den milletvekilliği yapmıştı–, bunu biliyoruz, aslında AKP ve Erdoğan’a çok da uzak olmayan birisiydi. Ama o da 17-25 Aralık’tan sonra tercihini Cemaat’ten yana yaparak, ya da tercihini değiştirmeyerek şu anda içeride.

Nuriye Akman Türkiye’nin önde gelen röportaj yazarlarından, özellikle tam sayfa röportajlarda bir zamanlar ana akım medyada en öne çıkan isimlerden birisiydi. Nuriye Akman da Zaman gazetesinde yazıyor olmasının, röportajlarını orada yapıyor olmasının bedelini şu anda cezaevinde ödüyor. Lale Kemal aynı şekilde Taraf gazetesinden oraya giden ve diplomasi yazarı olan bir gazeteci; onun da cemaatçi olmadığını biliyoruz.

Şimdi burada ne oluyor? Burada aslında devlet eliyle gözdağı var. 15 Temmuz’un verdiği şokla beraber, tabii bu isimlerin dışında Cemaat’in yayın organlarında çalışan, Cemaat’in içinden çıkmış onlarca gazeteci gözaltına alındı, tutuklanıyor, aranıyor, vs., bunlardan bazıları kaçtılar. Onlar belli ki özel olarak Cemaat tarafından başlarına bir şey geleceği düşünülerek yurtdışına çıkarıldı; kaçmayanların önemli bir kısmı tutuklandı. Görüyoruz ki bunların içerisinde Cemaat’in içinde yetişmiş olanlar da var, ama büyük bir kısmı da Cemaat’le doğrudan organik bağı olmayan, yani küçük yaştan itibaren Cemaat’in içerisine girmeyip birtakım entelektüel ya da mesleki tercihlerle Cemaat’le işbirliği yapan ya da onun gazetesinde yazan insanlar. Onların adı anılmıyor. Yani Cemaat’in gazetecisi, ya da cemaatçi gazeteci, ya da eski tabirle Fethullahçı, ya da şimdi Gülenci diye tabir edilen kişiler hakkında çok fazla laf edilmiyor.

İlginç bir şekilde bugün operasyon oldu. Operasyonun ardından Cemaat’in sözcüsü olarak bilinen bazı gazeteciler yurtdışından bu operasyonu özellikle sosyal medyada haberleştirirken, öne çıkardıkları isimler Murat Aksoy ve Hürriyet’in internet sitesi editörlerinden Dinçer Gökçe. Halbuki 35 kişi söz konusu. Bu 35 kişinin içerisinde cemaatçi olmadığını bildiğimiz, soldan olduğunu, sola daha yakın olduğunu bildiğimiz iki ismi öne çıkarıyorlar. Tıpkı daha önceki operasyonlarda Şahin Alpay’ı, Ali Bulaç’ı, Ahmet Turan Alkan’ı, Nuriye Akman’ı öne çıkardıkları gibi.

Burada ilginç ve acı bir olay yaşanıyor aslında. Cemaatçi olmamakla beraber Cemaat’in yayın organlarında yazan çizen isimleri, devlet ayrıca cezalandırmaya, Cemaat ise onları öne çıkarmaya çalışıyor. Burada bunlar, bu topyekûn acımasız savaşın en büyük mağdurları oluyorlar.

Şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Buradaki insanların, tanıdığım insanların büyük bir kısmı ile değişik dönemlerde Cemaat’in yayın organlarında yazdıkları için çok ciddi bir şekilde tartıştım, kendilerini eleştirdim, yanlış yaptıklarını söyledim, hâlâ da yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Ama yanlış yapıyor olmak suç işliyor olmak anlamına gelmiyor; burada sınırı çok ciddi bir şekilde çizmek lâzım. Cemaat’in yayın organlarında yazmak dün de bugün de –artık Cemaat’in yayın organları da kalmadı Türkiye’de– bence doğru bir şey değildi. Ama insanlar şu ya da bu nedenle belli bir tercih yapabilirler. O yanlış, kendilerinin yanlışıdır. Ve ben de başkaları da pekâlâ bunu eleştirebilir. Onlar da kendilerini savunabilirler. Bu tamamen demokrasi içerisinde, ifade özgürlüğü içerisinde bir şeydir. Ama sırf Cemaat’in yayın organlarında yazdıkları için insanların gözaltına alınması ve tutuklanmasının açıklanabilecek hiçbir şeyi yok. Ve burada tabii açıklanamayacak olan bir başka husus da Türkiye’nin böyle olayları artık çok ciddi bir şekilde kanıksamış olması. Bugün 35 gazeteciyle ilgili haberler ararken, doğru dürüst bir şey bile bulamadım, tartışılmadı; bir-iki isim üzerinden, bir-iki küçük spekülasyon dışında çok fazla bir şey yapılmadı.

Burada tabii ki bu operasyonu yapanlar ya da bu operasyonlarda gözaltı kararı verenler çok ciddi bir şekilde yanlış yapıyorlar; ama bu zemini Cemaat’in hazırlamış olduğunun da altını ısrarla çizmemiz gerekiyor. İki şeyin altını aslında ciddi bir şekilde çizmek gerekiyor: Türkiye’de gazetecilere yönelik operasyonları uzun bir süredir, yani yakın zamana kadar Cemaat yapıyordu. Ve Cemaat bunu yaparken, “Aslında bunlar gazeteci değil” diyorlardı. Şimdi Ahmet Şık, Nedim Şener gibi örnekleri biliyorum; İlhan Selçuk gibi örnekleri biliyoruz. Onun dışında özellikle Kürt medyasında çalışanlara yönelik, “Bunlar aslında gazeteci değil terörist” diyen en çok Cemaat’in yayın organları ve burada çalışan gazetecilerdi. Ve o tarihlerde bunu söyleyenlerin, yazıp çizenlerin büyük bir kısmı ya içeride, ya aranıyor, ya da alındı imza atarak tutuksuz yargılanıyorlar veya yargılanacaklar.

Bir diğer bu nokta ise bugün hükümete yakın birtakım yayın organlarında bugünkü operasyonla ilgili kullanılan bir terimi hatırlatmak istiyorum. Şöyle dendi: “FETÖ-PDY operasyonu kapsamında 35 sözde gazeteci hakkında gözaltı kararı alındı”. Bu “sözde” lafı çok rahatsız edici bir laf. Gazetecilerin başına sözde konması da ayrıca rahatsız edici bir şey. Gazetecinin iyisi vardır kötüsü vardır, ama sözdesi yoktur, gazeteci gazetecidir. Ama bu noktalara gelinmesinde Cemaat’in payının çok ciddi olduğunu vurgulamak lâzım; yani bir nevi ektiklerini biçiyorlar.

Bir diğer husus da tabii ki 15 Temmuz darbe girişimi: Bundan önceki dönemde, yine cemaat yayın organlarına yönelik operasyonlar oldu; gözaltına alınanlar, tutuklananlar oldu, gazetelere el konuldu, kayyumlar atandı vs. ama bunların hepsine belli oranlarda demokratik tepki verilebiliyordu; mahkemelerin önüne insanlar gidebiliyor, gösteriler yapılabiliyordu, imza kampanyaları düzenlenebiliyordu vs., bu 15 Temmuz-öncesi dönemde. Ama 15 Temmuz’da bu darbe girişimine imza atarak, Cemaat ve tabii ki bu talimatı verdiği kesin olan Fethullah Gülen, artık kendilerine yönelik her türlü uygulamanın zeminini de hazırlamış oldular. Artık burada her türlü uygulamaya karşı kimse gıkını bile çıkaramıyor. Böyle bir gerçekle maalesef karşı karşıyayız. Olağanüstü hal var.

Darbe gibi çok acı, kanlı, yanlış, tepeden tırnağa yanlış, mahkûm edilmesi gereken bir şey var; ama bunların olması, sırf Cemaat’in gazetelerinde yazıyorlar diye Şahin Alpay, Ali Bulaç gibi isimlerin, Ahmet Turan Alkan gibi isimlerin gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını meşrulaştırmıyor. Hiç kimse bunun doğru bir hareket olduğunu söyleyemez. Bu tamamen ifade ve basın özgürlüğüne aykırı bir uygulamadır. Yanlış bir uygulamadır.

Ama tekrar söylüyorum: Bunu, Cemaat’in medya üzerinden birtakım operasyonlar da yapmış olduğu gerçeğinden ayırmamız gerekiyor. Cemaat’in içerisinde birtakım insanların gazeteci kimlikleri ile bu meşhur polis-adliye üçgeninde önemli roller oynamış oldukları, düzenlenen komplolarda aktif rol oynadıkları gerçeği bir yana; ama bir tarafta da kim olduklarını bildiğimiz, sadece düşünceleri ile var olduklarını bildiğimiz insanlara yapılan uygulamalar bir başka yana.

Zor bir dönemden geçiyoruz. Bu zor dönemde düşünce, ifade ve basın özgürlüğü çok ciddi bir şekilde zarar görüyor. İnsanlar zarar görüyor, mağdur ediliyorlar; bu mağduriyetlere karşı elimizden geldiği kadar sesimizi çıkarmamız gerekiyor, ama bunu yaparken bu mağduriyetlere karşı sesimizi çıkartırken, darbe girişimi ile, ve bunun sorumluları ile hesaplaşmayı asla ihmal etmememiz gerekiyor. Zor bir şey olduğunun farkındayım, ama bu ayrımı yapamadan yürütülecek olan bir mücadelenin hiçbir şeye hayrı olmayacaktır. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Darbeciler varken, hayatta hiçbir şekilde darbeyle, demokrasi-dışı faaliyetlerle ilişkilendirilemeyecekleri açık olan insanların mağdur edilmesinin kabul edilecek bir yanı yok. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: