Ekran Resmi 2017-07-05 18.41.13

Transatlantik: Adalet Yürüyüşü’nün ABD’ye yansımaları, Kore gerginliği ve Katar krizinde son durum

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba iyi günler! Transatlantik’i geçen hafta yapamadık, özür diliyoruz; ama bu hafta devam ediyoruz; sadece Ömer Taşpınar var, Gönül Tol yok. Ömer, Washington’da. Ömer, merhaba!
Selamlar Ruşen!

Bir hafta atladık, ama çok olağanüstü şeyler de olmadı aslında dünyada ve Türkiye’de diyelim. Tabii Türkiye’de çok önemli bir olay var: Şu anda 21. gününde olan Adalet Yürüyüşü. Bu hafta sonu, Pazar günü Maltepe’de sahilde bir büyük mitingle sonlandırmayı düşünüyor CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu. Hemen onunla başlayalım Ömer, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Washington’da bu yürüyüşe herhangi bir ilgi var mı? Yoksa dünyanın o hengâmesinde ve Amerika’nın iç meseleleri nedeniyle görmezden mi geliniyor?
Görsel medyada bir ilgi yok Ruşen, yani bir CNN’de, FOX televizyonunda –yani seyredilen televizyon programlarında– tabii ki yok, hatta entelektüellerin seyrettiği devletten para alan bir kamu kanalı var, devlet kanalı, o birazcık daha dünyayı detaylı hatta BBC’vâri bir şekilde takip ediyor, orada da henüz bir şey çıkmadı. Fakat ilginç bir şekilde, belki de yürüyüş İstanbul’a yaklaştığı için, Washington Post’ta ve New York Times’ta art arda hem haberler hem de New York Times’ta başyazı çıktı. Dolayısıyla yazılı basında Türkiye’yi yakından takip edenlerde, özellikle New York Times ve Washington Post’ta ilgi artıyor. Neden artıyor? Çünkü aslında bir ümit ışığı yarattı bu. Türkiye’deki muhalefet için yarattığı gibi, dünyada da, “Acaba Erdoğan’a karşı nihayet toplumsal boyutu olan, halkla birleşen, en önemlisi de birleştirici bir muhalefet ortaya çıkıyor mu?” diye. Senin de yayınlarında dediğin gibi bu “Adalet” teması partiler-üstü, hatta biraz siyaset-üstü bir tema olarak ortaya çıktı. Her ne kadar Kılıçdaroğlu üzerinden gidiyorsa da yürüyüş, buna Meral Akşener’in, HDP’nin, Kürtlerin, liberallerin destek veriyor olması o referandum sonrası çok ümit edilen, “Acaba muhalefet birleşir mi Türkiye’de?” temasını birazcık New York Times’a ve Washington Post’a taşıdı. “Acaba birleşme olur mu? Buradan bir şey çıkar mı?” sorusu soruluyor.

Peki yönetimin herhangi bir ilgisi ya da işareti var mı?
Senin soruyu sorduğun formüle döneyim: Yönetim dünyadaki krizlerle meşgul. Yönetim dediğimizde, özellikle Beyaz Saray, krizden krize koşuyor ve bir sürü konuyla ilgilenmek zorunda. Dolayısıyla Türkiye’de herhangi bir demokratikleşmeyle ilgili, muhalefetin güçlenmesiyle ilgili bir konu, onlar için lüks. Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye masası ve tabii ki Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nden gelen haberler çerçevesinde Dışişleri Bakanlığı’nda ve burada tek tük dediğim gibi Türkiye’yle ilgilenen bürokratların gündemi olabilir bu; fakat kesinlikle Washington’da radara girmiş bir yürüyüş değil henüz — yönetim çerçevesinden baktığımızda.

Büyükelçilik dedin de, Ömer, bu önemli bir ayrıntı oldu biliyorsun. MİT TIR’ları İddianamesi’nde Amerikan Büyükelçiliği doğrudan, Türkiye’deki Amerikalı diplomatlar doğrudan suçlandılar; hatta bugün açıklama yapıldı, açıklamaya savcılık cevap verdi vs. Onlar henüz oraya yansımamış olabilir ama, ne diyorsun? Haber olarak dolaşıma giriyor mu?
Şu anda haber olarak ulaşıma girmiyor, çünkü çok yeni bir konu ve Amerika’da kimse Fethullah Gülen Hareketi, Cemaat, FETÖ –ne dersek diyelim buna– onunla Amerikan hükümeti arasında organik direk bir istihbarat bağı olduğunu kabul etmiyor. Yani Amerika’da bürokrat seviyesinde olsun, analiz seviyesinde olsun, “Cemaat’in arkasında, FETÖ’nün arkasında bir Amerikan resmî desteği var ve bunlar yaptıkları işleri Amerika’nın desteğiyle yaptılar” tezini burada kabul eden Amerikalı analist ya da bürokrat yok. Buradaki benim konuştuğum Türk yetkililer veya Türkiye’den konuştuğum Türk yetkililer, ellerinde bir istihbarat bilgileri olduğunu söylüyorlardı hep. Yani Cemaat’le Amerika arasında Amerika’nın kabul etmediği fakat Türkiye’nin kesin olarak gördüğü bir temas olduğu ve hatta destek olduğunu söylüyorlardı. Dolayısıyla şimdi eğer gerçekten bir telefon konuşması varsa ve Türkiye’nin elinde bir kanıt varsa, bu, gerçekliği açıklığa kavuşturulması gereken bir şey — ki Amerikan basınına yansısın. Amerikan basını genelde bu konuda çok net, yani Cemaat’i bir şekilde Türkiye’nin dinamikleriyle açıklıyor, hiçbir zaman Fethullah Gülen’in CIA ile bir bağlantısı olduğunu, Amerika’daki devletle, hatta State Department’la bir bağlantısı olduğunu kabul etmiyor. Ama bu son haber doğruysa, yani TIR’larla ilgili gelişmede bir Amerikan parmağı varsa ve Amerika buna destek verdiyse — ki ben bir analist olarak şöyle düşünüyorum: Eğer Amerika Türkiye’nin Suriye’de cihatçı gruplara destek verdiğini düşünüyorsa ve bunun basına düşmesini istiyorsa ve Erdoğan’ı zor duruma düşürmek istiyorsa, “Neden olmasın? diye düşünebiliriz. Yani neden olmasın? Neden Türkiye’deki medya grubunu ya da devletin içinde bulunmuş muhalefet grubunu neden bir bakıma Erdoğan’ı zor duruma düşürmek için kullanmasınlar? Bu Amerika’yı zor duruma düşürür, çünkü Amerika’nın Cemaat’le bir bağı olduğu kanıtlar. Bakalım bunlar Amerikan basınına yansır mı? Yani Yeni Şafak yazıyor, Türkiye’deki medya yazıyor, Hürriyet de yazabilir, Türkiye’deki medya bunu yazar, ama bunu New York Times’ın, Washington Post’un alması çok önemli, daha orada değiliz.

Evet, Ömer, G20’yi konuşacağız, daha küresel şeyleri konuşacağız, ama önce biraz bölgede kalalım. Bu Katar Krizi… 48 saat süre verildi, süre doldu ya da dolmak üzere. Şu âna kadar bir şey yansımadı, ama gördüğümüz kadarıyla Katar Dışişleri Bakanı bugün Londra’da konuştu falan ve kabul etmeyeceklerini söyledi sonuç olarak. Katar pozisyonundan geri adım atmıyor. Türkiye bunun tam ortasında bir yerde yer alıyor — belki bilerek, belki bilmeyerek, belki bu kadarını tahmin etmeyerek. Şu haliyle nereye varacak bu iş? Sen nasıl görüyorsun? Orada neler konuşuluyor? Büyüme ihtimali, sertleşme ihtimali fazla olan bir kriz mi? Yoksa bir şekilde, “Nasıl olsa ABD aralarını bulur, Katar’dan birtakım tavizler kopartır ve bu defter kapanır” anlayışı hâlâ egemen mi?
Ben burada bu işin askerî boyuta varacağını söyleyen birine rastlamadım henüz; böyle bir şey de okumadım. Yani bu konu, bir şekilde bir siyasi kriz, diplomatik bir kriz; kolay halledilebilecek bir kriz değil, çünkü ne Suudi Arabistan ne de Katar taviz vermek istiyor, dolayısıyla ilişkilerdeki gerginlik devam edecek. Fakat Suudi Arabistan’ın askerî bir metoda başvurarak bir şekilde Katar’a işgale kalkışması gibi senaryoya rastlamadım. Gerçekçi de bulmuyorum açıkçası; daha çok burada konuşulan, benim de hemfikir olduğum bakış açısı, Katar’ın bu krizden çıkmak için bir şekilde –İngilizce’de bir terim vardır: Face saving– yani bir şekilde belirli bir gururla çok da fazla karizmasını çizdirmeden, bir şekilde…

Kendini ezdirmeden…
Evet, kendini ezdirmeden bir şekilde bu krizden çıkacak bir yol arıyor Katar ve bu yolu tam bulamıyor; çünkü Suudi Arabistan’ın getirdiği şartlar son derece sert, katı. Dolayısıyla Katar, birazcık da zannediyorum Türkiye gibi bir ülkenin verdiği, İran’ın arkasında durduğu bölgedeki entelektüellerin, ilerici kesimlerin bir bakıma Suudi Arabistan’a güvenmeyen, Suudi Arabistan’ın sicilinin de terörizm konusunda hiç de temiz olmadığına inanan, bölgedeki entelijensiya diyelim… Ve dünyadaki entelijensiya; bir Avrupa’daki bakış açısı Suudi Arabistan’ı fazla tehditkâr ve bu konuda fazla riyakâr buluyor. Yani yalan söylüyor Suudi Arabistan; çünkü aslında terörizme en büyük desteği veren ülkelerin başında belki de, resmen olmasa da Suudi Arabistan’ın kendisi geliyor; Suudi Arabistan Krallık ailesinden El Kaide’ye giden para oranı –Amerikalıların istihbaratlarında bu var– Katar’ınkinin misliyle daha fazla. Dolayısıyla Suudi Arabistan da çok güçlü değil, belki Suudi Arabistan içinde de bir tartışma var: “Acaba ileri mi gidiyoruz?” diye. Fakat bu kriz bence bir şekilde bu Körfez İşbirliği Örgütü içinde –Kuveyt olabilir, Umman olabilir–, Amerika’nın da buna destek vererek diplomatik şekilde hallolacak; fakat yani işin içinde Al Jazeera’nin kapanması, tazminat ödenmesi gibi fazla aşırı kaçan isteklerin biraz yontulması gerekecek.

Bu bağlamda Türk Üssü’ne ne diyorsun?
Türkiye çok zor bir konuma geldi, Türkiye bu krizde bana göre çok acemice davrandı; çünkü bir yandan taraf tutmadığını söylemeye çalışıyor ve Suudi Arabistan’la iletişim bağlarını ve diyaloğu ve tabii ki Suudi Arabistan’la olan uzun dönemdeki ekonomik bağları ve köprüleri atmak istemiyor. Ama “Ben taraf tutmuyorum” deyip Katar’a asker yollamak, askerî üssü bu kadar acele bir şekilde Parlamento’ya getirip, krizin tam ortasında bu kadar bodoslama girmek, ardından da “Ben taraf değilim, hatta ben arabulucu olmak istiyorum” demek, Türkiye’nin elini çok zayıflatıyor. Taraf değilsen eğer, asker yollamazsın veya kapalı kapılar arkasında Katar’a belirli garantiler verirsin, açık bir şekilde Parlamento’da bunu getirip, “Asker yolluyorum” dersen, bal gibi taraf oldun, ortaya çıktın. Neden taraf olduğu da… “İlkeli bir dış politika mı yoksa parasal ilişkiler mi?” konusunda çok ciddi bir soru işareti var. Tabii ki Erdoğan ilkeli bir dış politika diyecek, Müslüman Kardeşler üzerinden belki ideolojik bir söylemle de gittiği olabilir; ama herkes biliyor ki Katar’la ticarî ilişkiler, parasal ilişkiler, belki Suudi Arabistan’la olduğundan daha da önemli. Müslüman Kardeşler üzerinden giden belirli bir duygusal bağ da olabilir; ama Türkiye çok zor bir konumda kaldı burada ve Ortadoğu’da aslında iyi bir oyuncu olmadığını, Ortadoğu’nun dinamiklerini tam kavrayamadığını; hele Arap Birliği ve Körfez dinamikleri içinde acemice davrandığını kanıtladı ve bana göre bir aktör değil burada. Trump’la yaptığı konuşmada da Erdoğan bu konuda bir aktör olmadığını herhalde anladı; çünkü Trump da Türkiye’yi çok ciddiye almıyor. Benim duyduğum kadarıyla Trump’la yaptığı konuşmada Erdoğan hafif serzenişte bulunmuş, “Sizin ziyaretinizden sonra bunlar oldu. Halbuki biz sizin ziyaretinizle bölgeyi birleştireceğinizi, daha iyi bir diyalog çıkacağını ümit ediyorduk” derken, Trump bu konuda hiçbir şey söylememiş ve Türkiye’nin de çabaları konusunu es geçmiş. Yani Türkiye bir aktör değil. Duyduğum kadarıyla Türkiye Fransa’yla, Macron’la iyi bir ilişki tutturmuş durumda. Fransa biraz daha aktif bu konuda. Ve Erdoğan’la Macron arasında ilginç bir diyalog var. Çok sağlam telefon konuşmaları yapıyorlar. Oradan br şey çıkar mı bilmiyorum; ama bir Fransa, bir Kuveyt, bir Amerika çok daha ciddi rol oynayabilir bölgede.

Peki, özel olarak oradaki üssün geleceği konusunda bir şey söyleyebilir miyiz? Çünkü maddelerden biri üssün kapatılması, biliyorsun.
Tabii şimdi Suudi Arabistan bunun kapatılmasını istiyor. Türkiye için bu hazmedilmesi çok zor bir şey. Bir yandan “tarafsızım” diyecek, bir yandan askerini çekmek durumunda. Ancak Katar bütün yelkenleri suya indirip “tamam” derse, Türkiye’ye “askerini çek” derse Türkiye çekebilir. Öbür türlü bu Tayyip Erdoğan gibi, bir bakıma maçoluk üzerinden dış politika yürüten ve iç politikayı da çok önemseyen, iç politikadaki imajını çok önemseyen bir lider için hazmedilmesi çok zor. Dolayısıyla kendini girmek zorunda olmadığı bir krizin içinde buldu Türkiye.

Evet. Ömer, daha küresele geçelim. G20 zirvesi Cuma günü başlıyor Almanya’da. İlk defa Putin’le Trump bir araya gelecek. En magazin yönü bu. Çok yakın dost oldukları, hatta işbirliği içinde oldukları söyleniyor, ama ilk defa bir araya gelecekler. Daha önce Dışişleri Bakanı’yla Beyaz Saray’da görüşmüştü, ama şimdi ilk defa orada bir araya gelecekler. Çok ciddi ekonomik ve siyasi konu var masada. Ama birdenbire anladığım kadarıyla Kuzey Kore olayı sanki her şeyi perdeliyor gibi. Öyle mi?
Evet. Kuzey Kore dün Amerika’nın bağımsızlık günü olan 4 Temmuz’da herkesin aslında biraz korktuğu ve beklediği son testi yaptı. Bu testle kıtalar-arası balistik füze potansiyeline sahip olacağının sinyallerini verdi. Her ne kadar henüz Pasifik’i geçerek Amerika’nın Alaska, hatta Kaliforniya eyaletini vurma kapasitesi konusunda bir soru işareti var. Çünkü hem bu çok ciddi bir mesafe, hem de acaba bu balistik füzenin ucunda bir nükleer silah kapasitesi var mı, nükleer silahı küçültüp balistik füzenin üzerine oturtabilir mi gibi bir teknik tartışma var. Fakat bu teknik tartışmalar dışında Trump açısından bu çok ciddi bir kriz. Çünkü tam Obama’dan görevi devralırken, Obama kendisine, “Belki de kısa dönemde en büyük aciliyet teşkil eden kriz” demişti. Ve Trump her zamanki gibi o tweet’leriyle Kuzey Kore’nin nükleer açıdan Amerika’yı vuracak kapasiteye gelmesine izin vermeyeceğiz dedi. Dolayısıyla şu anda ciddi bir korku var dünyada, uluslararası nükleer meselelerini takip eden analistler arasında. Acaba Amerika Güney Kore’yle beraber şu anda yaptığı askeri tatbikatları bir derece artırıp Kuzey Kore’ye askeri bir mesaj yollamak ister mi? Amerika Kuzey Kore’nin planlarını bir şekilde siber ataklarla, yüksek teknolojiyle, bilgisayar sistemini bozarak, sabote ederek geciktirmeye çalışıyordu. Fakat son dönemde bu siber-sabotaj da başarılı olmuyor gibi gözüküyor. Dolayısıyla çok zor bir yere geldi Amerika’nın Kuzey Kore politikası. Ve Çin politikasını direkt olarak etkiliyor. Çünkü aslında Amerika Çin’le ciddi sorunlar yaşıyor; fakat Çin’e çok muhtaç Kuzey Kore konusunda. Japonya, Güney Kore, Çin; hepsi G20 üyeleri. Dolayısıyla G20’de Almanya’da Putin ve Trump’ın konuşması gündem olacakken, şimdi Trump’ın Japonya lideri, Güney Kore lideri ve en önemlisi de Çin lideri Jinping’le Kuzey Kore konusunda yapacağı konuşmalar gündeme daha fazla bir şekilde girdi.

Çin’le Rusya görüştü biliyorsun, en son bugün. Orada en son ABD’nin Güney Kore’yle yaptığı tatbikata yönelik eleştiriler var. Bayağı gergin olacağı kesin. Bir de benim gördüğüm, bugün biraz Amerikan medyasına baktığımda Kuzey Kore konusunda Trump’ın elinde böyle hızla çözebileceği bir anahtar, bir çözüm gözükmüyor sanki, öyle değil mi? Şunu yaparsa bu çözülür falan gibi, Amerika’nın çok büyük bir ülke olması Kuzey Kore’yi durdurmaya yetmiyor. Bu çok net bir şekilde ortada herhalde.
Ortada. Kuzey Kore konusunda askeri metot hariç Amerika her metodu denedi. Ekonomik yaptırımlar, diplomatik diyalog, siber-sabotaj; bunların hepsini denedi. Ve geldiğimiz noktada Kuzey Kore Amerika’nın istemediği derecede güçlendi nükleer konuda ve bu kıtalararası balistik füze konusunda. Dolayısıyla artık Amerika söylemini artırdı ve “Sabrımız tükendi, stratejik sabır politikamız bir nihayete ulaştı” gibi sert mesajlar yolluyor. Bu ne anlama geliyor? Acaba askeri bir yol dener mi? Herkesin kafasındaki korku bu. Yani Amerika’nın Kuzey Kore’yi tabii ki yok edebilecek bir nükleer kapasiteye sahip olduğu ortada. Amerika istese Kuzey Kore’yi havadan bombalar ve bir şekilde Kuzey Kore nükleer açıdan cevap vermeden, ülkeyi toz duman edebilir. Fakat bu iki risk taşıyor. Birincisi Kuzey Kore konvansiyonel bir şekilde Seul’u –ki Seul sınırdan 20 km içeride, yani o kadar kolay ki Seul’ü vurmak–, konvansiyonel füzelerle Seul’ü vurup yirmi milyonluk şehirde inanılmaz bir zayiat, milyonların ölümüne sebep olabilir. Amerika Kuzey Kore’ye askeri olarak istediği kadar sert cevap versin, Güney Kore ilk kurban olacaktır. Bu arada yirmi beş bin Amerikan askeri var Güney Kore’de. O askerler de kurban olacaktır. Kuzey Kore bir şekilde yok olurken o da düğmeye basıp bir intihar eylemine girişecektir. İkinci mesele: Kuzey Kore’ye nükleer silahla saldırmak veya Kuzey Kore’ye saldırmak, Kuzey Kore’nin bir şekilde yaşayacağı sorunlar ve Çin’le ilişkileri göz önüne alındığında, Çin böyle bir politikadan sonra Amerika’yla nasıl devam edebilir? Çok ciddi sorunlar yaratacaktır. Japonya, Güney Kore o yüzden Amerika’ya bir şekilde “Tekrar masaya otur” mesajı veriyorlar tahmin ediyorum. Ve G20’de “Diplomatik diyalog dışında bir çözüm yok” yönünde Japonya’dan ve Güney Kore’den mesajlar gelecek. Fakat her zaman olduğu gibi diplomatik çözümde, yani masaya gelişte kim daha güçlü? Amerika zayıflamış bir şekilde masaya gelmek istemiyor. Ama şurası kesin, Kuzey Kore güçlenerek artık masaya gelebilecek durumda. Ve bu, diplomatik güzergâhı da zora sokuyor.

Ömer G20’de olayın bir ekonomik boyutu var. Özellikle Trump, korumacı ekonomik politika veya vaatleri ve uygulamalarıyla beraber, özellikle uluslararası birtakım ticari anlaşmaları ortadan kaldırıyor. Tektaraflı çekileceğini söylüyor vs. Burada dünyada küresel anlamda yeni ekonomik ittifaklar çıkabilir mi, çıkacak mı ve G20’de bunun birtakım yansımalarını görebilecek miyiz? Mesela Macron sonrası, veya Merkel’in Almanya’da seçimleri güçlü bir şekilde alma ihtimali masadayken, Fransa ve Almanya’nın birlikte güçlü bir Avrupa Birliği’ni yeniden ortaya çıkarması vs. gibi seçenekleri düşündüğümüzde, Japonya’nın bunlardan herhangi birisiyle, AB ile yeni bir ticaret anlaşması yapması söz konusu vs. Bunlara baktığımızda birtakım ekonomik ilişkiler, ekonomik ittifaklar ya da ayrılmalar yaşanabilir mi önümüzdeki süreçte?
Sorunu süreç olarak bitirdin Ruşen. Evet bir süreçte yaşanır bunlar. Ama G20’de bunlar yansımayacak. G20’de kriz var, kriz konuşulacak. Bu tür zirveler genelde bu süreçlerden bağımsız olarak o günün krizi ve o anda konuşulması gereken konular üzerinden gidiyor. Fakat bahsettiğin dinamikler o uzun dönemde gerçekçi dinamikler. Yani Amerika’nın daha kendi içine dönmesi, uluslararası sistemden kopma sinyalleri vermesi, serbest ticaret olsun, onun dışında mesela iklim anlaşması olsun, bu konularda Amerika’nın bir şekilde dünyadan kopuk hareket etmesi; bütün bunlar Fransa’yı, Almanya’yı, Japonya’yı hatta Çin’i rahatsız ediyor. Bu ülkeler dolayısıyla acaba Amerika olmadan dünyadaki ticaret düzeni, finans düzeni, iklim anlaşmaları devam eder mi konusunda bir arayış içine gireceklerdir. Fakat Amerika’ya alternatif de bir askeri güç yok ortada. Bu bahsettiğimiz ülkeler ekonomik olarak güçlü olsalar bile, arkalarında çok ciddi, dünyadaki ticaret sistemini veya Çin’i dengeleyecek, Rusya’yı dengeleyecek bir askeri güçleri yok. Yani dünyada demokratik, liberal serbest ticaret düzeni deyince Amerika’nın içinde olmadığı, sırf Avrupa’yla giden bir düzen imkânsız gözüküyor. Çünkü Çin’in, Rusya’nın içinde olduğu bloku dengeleyecek güçte bir askeri gücü yok. O nedenle bu bahsettiğin konular önemli, ama G20’de konuşulmayacak. Bence uzun dönemde AB için de ciddi bir soru işareti var, Amerika’nın ne derecede ciddi olduğu bu kopuş konusunda — ve herkesin tabii gizlice temennisi, dört yıl sonra bambaşka bir Amerika’nın ortaya çıkacağı, Trump’ın politikalarının Amerika’yı bir şekilde ekonomik olarak zora sokacağı, Amerika’daki seçmenlerin, vatandaşların Trump’tan dört yıl sonra bıkacakları. Ben bu konuda da maalesef çok emin değilim. Çünkü Amerikan ekonomisi çok zayıf gitmiyor. Obama döneminde atılan adımlar sayesinde bir bakıma ekonomi toparlandı. Trump eğer ciddi bir ekonomik kriz yaratmazsa, George W. Bush nasıl kazandıysa seçimi –ikinci kez bütün yaptığı skandallara rağmen, Irak politikasına rağmen–, yine bir seçim kazanabilir Trump. O zaman dünya büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktır.

İnşallah bu olmaz diyelim, burada noktayı koyalım Ömer. Çok teşekkürler. Haftaya tekrar yine tek seninle yapacağız değil mi? Öyle gözüküyor.
Evet, öyle yapacağız.

Haftaya şimdiden çalışma ödevi, 15 Temmuz’ın yıldönümü biliyorsun. Ayın 12’sinde yapacağız yayını. 15 Temmuz ağırlıklı bir yayın yaparız. Özellikle Batı’da hâlâ darbeyle ilgili tartışmalar, tabii ki Fethullah Gülen’in iadesi tartışması. Her ne kadar yeni bir şey olmasa bile onların üzerinden ağırlıkla bir geçelim istiyoruz. Yani bir yıl içerisinde Batı’da Türkiye’deki darbe girişimine bakış nasıl oldu ve tabii ki yaşanan sürece, öyle diyelim. Evet Ömer, çok teşekkürler. Ömer Taşpınar’a teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkürler. İyi günler, haftaya buluşmak üzere.