maxresdefault

Erdoğan’ın reytingi neden düşüyor?

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Sahra Atila

Merhaba, iyi günler. Geçtiğimiz günlerde Halk Tv’de Uğur Dündar’ın programına Meral Akşener çıktığı zaman Uğur Dündar orada geçmiş bir örnekten hareketle şunları söylemişti: Kendisinin ana akım medyada yayın yaptığı seçim dönemlerinde Tayyip Erdoğan’ı çıkarttığı her seferinde reytinglerin çok yüksek olduğunu, ama artık Tayyip Erdoğan’ın çıktığı yayınlarda bir izleyici ilgisi olmadığını söylemişti. Birazcık o dönemleri hatırlayanlar hakikaten bilir; belli bir tarihe kadar –özellikle başbakanlığı döneminde– Erdoğan birçok yayın organına çıkar ve bazı yayın organlarında kendi taraftarı olmayan gazetecilerin karşısına da çıkardı –Uğur Dündar bunun örneklerinden biriydi–, ama bunların hepsinin belli bir ilgi yarattığını biliyoruz.

İnce’nin yükselen reytingi

Şimdi Erdoğan seçim döneminde televizyonlara çıkmaya başladı; herhalde adım adım her yere, hatta bazılarına birden fazla kez çıkacaktır — TRT’ye çıkıyor; en son HaberTürk’ün ortak yayınına çıktı; Show TV, HaberTürk, Bloomberg’in ortak yayına çıktı. Herhalde var olan kanalların ezici bir çoğunluğunda yayına çıkacak, ama bu yayınların hiçbirinin belli bir standardın üzerinde reyting elde etme imkânı gözükmüyor; çünkü artık Erdoğan’ın reyting anlamında bir cazibesi yok. Buna karşılık, televizyonlarda Erdoğan’a kıyasla çok çok az yer bulan siyasetçilerin önünün daha açık olduğunu, daha fazla ilgi gördüklerini biliyoruz, Muharrem İnce bunların çok çarpıcı bir örneği. İlk CNN Türk yayınında böyleydi; dünkü HaberTürk yayında da bayağı ortalamanın üzerinde izlendiğini tahmin ediyorum. Yine dün FOX TV’de yaşanan HDP Eş Başkanları yayınının da benzer olduğunu tahmin ediyorum. FOX’ta Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun aynı tarihte, aynı saatlerde yaşanan Erdoğan yayınından daha fazla reyting almış olduğunu da biliyoruz.

Erdoğan artık ilgi ve merak uyandırmıyor

Bu neden böyle oluyor? Öncelikle bir bıkkınlık var tabii; çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan belli bir süreden itibaren, kaç yıldır, hemen hemen her gün, her vesileyle günde birden fazla kez canlı yayınlara çıkıyor; daha doğrusu onun yaptığı faaliyetler canlı olarak yayınlanıyor, o bir yerde konuşmaya başladığı zaman özellikle haber kanalları başta olmak üzere yayından çıkıp ona bağlanıyorlar ve bu günde birkaç kere tekrar edebiliyor; onun dışında da, istediği zaman istediği yerde değişik vesilelerle kendisine özel programlar yaptırıyor, kendini konuk ettiriyor ve kendisine soru soracak gazetecileri veya şahısları da büyük ölçüde kendisi ya da danışmanları belirliyor. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın çok olağanüstü durumlar haricinde ne söyleyeceğinin bir merak konusu olmadığını biliyoruz — uzun zamandır bu böyle. Bugün mesela internette bir şey gördüm, Hürriyet gazetesi Erdoğan’ın bir açıklamasını haberleştirmiş, şöyle bir başlık var: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan önemli açıklamalar” diyor, ondan sonra başlık şu: “Geleceği hep birlikte kuralım”. Yani bunun önemli açıklama olmadığını anlıyoruz, en cazip başlık olarak bu seçilebilmiş, açıklamalarda herhangi bir önem olduğunu, merak uyandıracak bir açıklama yapmış olabileceğini sanmıyorum; ama Hürriyet gazetesi ya da diğerleri Erdoğan’ın her söylediğini haberleştirmek zorunda oldukları için, haber değeri taşımasa da bunu bir şekilde ambalajlamak zorunda hissediyorlar kendilerini.
Yani birinci olay: Artık bir merak konusu değil; çünkü sürekli ekranda, sürekli konuşan bir siyasetçi ve yeni bir şey söylemesi çok mümkün değil. İkinci husus: Aslında Erdoğan’ın en önemli sorunu, Erdoğan’ın artık söyleyebileceği çok fazla bir şey yok. Belli bir süreden itibaren Erdoğan ileriye yönelik vizyon üreten bir siyasetçi olmaktan ziyade iktidarını koruma yolunda refleksler geliştiren bir siyasetçi haline dönüştü. Eskiden ileriye yönelik vizyonlar üreten Erdoğan’ın birtakım açılımları, birtakım önermeleri belirli bir ilgi uyandırabiliyordu. Geçmişte mesela yaptığı –ki hepsi yarım kaldı biliyorsunuz– açılımlar; mesela Roman açılımından tutun, Alevi açılımına, Kürt açılımına… Bunların hepsinin en azından toplumun belirli kesimlerinde belirli bir ilgi uyandırabiliyordu bazıları destekliyordu, bazıları tedirgin oluyordu; ama yeni bir şeyler yapma iddiası vardı. Bir süredir ileriye yönelik önerdiği hemen hemen hiçbir yeni şey yok. Bu çok ciddi, benim uzun süredir dile getirdiğim Erdoğan’ın ideolojik ve politik kriziyle doğrudan alâkalı bir şey. İleriye yönelik değil; kendini korumaya yönelik, sürekli iktidarı kendi elinde tekelleştiren bir kişi.

İktidar adına sadece Erdoğan konuşuyor

İktidarı kendi elinde tekelleştirdiği ölçüde de iktidar adına konuşan insan sayısı azalıyor. Dolayısıyla bir dönemler –AKP’nin ilk yıllarında mesela– birbirinden farklı kişilerin, değişik konumlardaki kişilerin yaptıkları konuşmaların, açıklamaların, katıldıkları programların bir anlamı olabiliyordu ve onların konuşmalarının yanında Erdoğan esas lider olarak konuştuğu zaman ayrı bir anlamı oluyordu. Şimdi Bülent Arınç’ın o meşhur deyimiyle, özgür ağırlığı olan kimse kalmadığı için, siyasî iktidar adına yapılan açıklamalar –kim olursa olsun, söyledikleri ne olursa olsun– çok olağanüstü ilginç bir şey olmadığı müddetçe herhangi bir ilgi uyandırmıyor, zaten birçok kişi Erdoğan nedeniyle bağlayıcı konuşma yapmaktan çekiniyor; böyle olunca da sadece tek konuşan Erdoğan oluyor, tek konuşan Erdoğan olunca da sözlerinin değeri her geçen gün azalıyor. Yani bir diğer husus da yaşanan siyasî krize ek olarak, siyasî krizle iç içe geçen, Erdoğan iktidarının tam anlamıyla tekelleşmesi hususu var. Yani bir bıkkınlık, sıkılma hali, merak unsurunun ortadan gitme hali, ayrıca Erdoğan’ın siyasî krizinden dolayı yaşadığı tıkanıklık hususu var.

Soruyu soranın, sorulanın ve izleyenin sıkıldığı yayınlar

Bir diğer husus da tabii ki; özellikle televizyon yayınlarında, yani Erdoğan’ın herhangi bir yerde yaptığı konuşma değil de gazetecilerin karşısına çıkarak yaptığı programlarda, bunların büyük ölçüde “dostâne” yayınlar olması, yani karşısında soru soracak olan insanların aslında onun önceden belli, ya da kendi ellerine sorular verilmiş olmayabilir ama karşısındakini yani Erdoğan’ı rahatsız etmeyecek, tedirgin etmeyecek sorular soruyor olmaları — aslında bir nevi şike yayınları bunlar, büyük ölçüde şike yayınları. Bu aslında çok eskiden beri olan bir durum değil, belli bir tarihten itibaren yaşanan bir durum; zamanında, özellikle NTV’de çalıştığım dönemde, seçim dönemlerinde Erdoğan genellikle en son yayını NTV’yle yapardı; çünkü NTV’nin belli bir ağırlığı ve saygınlığı vardı ve o son yayında Erdoğan’ın karşısına çıkan kişiler –ki onların içerisinde hemen hemen tüm yayınlarda belli bir tarihe kadar ben de olduğum için biliyorum– öyle anlaşmalı kişiler değildi ve bu zaten birçok yayında kendini gösteriyordu.
Bazı yayınlarda, bizim örneğimizde Erdoğan’ın özel olarak olmasını istediği kişilerin olduğu olurdu ve bu kişiler yayın sırasında –diyelim ki dört kişi beraber çıkıldığı zaman– onu gözeten sorular ya da yaklaşımlar sergileyebiliyorlardı; ama muhakkak o yayınlarda gazeteciliği esas alan bazı arkadaşlar, meslektaşlar ciddi bir şekilde bir gazeteci nasıl soru sorabiliyorsa onu olabildiğince profesyonel bir şekilde yapmaya çalışıyorlardı. Bu bence çok önemli; Erdoğan bu yayınlarda çok da iyi bir performans sergilerdi. Yani benim bizzat yaşayarak tanık olduğum husus şu; Erdoğan aslında kendisine bir nevi şike gibi soru sormayan gazeteciler karşısında rahat hareket edebilen bir siyasetçi. Yanlış yaptığı çok oluyordu, sonradan söylediğine pişman olduğu şeyler de muhakkak olmuştur; ama bu tür yayınlar daha akıcı, daha tempolu ve daha ilgi çekici oluyordu ve sonuçta baktığımız zaman bütün artıları eksileri bir araya topladığımızda Erdoğan’ın da işine yarayan yayınlardı; çünkü sahici yayınlar yaşanabiliyordu bunlarda.
Bir tarihten itibaren artık bunlar bitti ve bundan sonra soru soranın da canının sıkıldığı, hatta bazı durumlarda Erdoğan’ın kendisinin de sorulardan sıkıldığı, izleyicinin haydi haydi sıkıldığı yayınlar yaşanmaya başlandı, belli bir süredir bu yayınların ötesine gidemiyoruz. Hatta bazı yayınlarda, Erdoğan’ın kendisine soru sormaları için, daha heyecanlı sorular sormaları için karşısında bulunan kişileri sıkıştırdığına da tanık olduk.

Çanak sorular ve zor sorular

Ama bu bir kısır döngü; artık onun karşısına kimse gerçek anlamda bir gazetecilik faaliyetiyle çıkamıyor. Meslekleri gazetecilik olsa da; çünkü bulundukları yeri korumak söz konusu. Bulundukları yeri korumanın yolunun, karşılarındaki Erdoğan’ın ya da siyasî iktidarın bir başka temsilcisinin canını sıkmamak, tek kıstas olarak canını sıkmamak olduğunu düşünüyorlar. Aynı kişiler karşılarına kazara muhalefetten birileri çıktığı zaman –mesela bir Kemal Kılıçdaroğlu gibi ya da son örneklerde Muharrem İnce’de olduğu gibi– çok daha sıkıştıran, sorgulayan tutumlar takındıklarını görebiliyoruz. Ancak burada şunu bir gözlemci olarak söylememe izin verin: CNN Türk’teki ve en son HaberTürk’teki Muharrem İnce yayınlarına baktığımız zaman, gerçekten hazırlıklı olduğunu –elinde tabloları, notları vs., kitaplarıyla, belgeleriyle gelmiş olduğunu– ama soru soran kişilerin –ki burada tartışmayı yöneten moderatörleri ayrı tutuyorum, onlar nispeten daha hazırlıklıydılar– ama doğrudan soru sorma durumunda olan kişilerin muhatapları kadar hazırlıklı olmadıklarını görüyorum, gördüm, ben öyle gördüm.
Şöyle bir mantık var herhalde: Zaten karşılarında çok da deneyimli olmayan bir siyasetçi var, zaten her şeye çok da hâkim olmaması beklenen bir siyasetçi var ve kendileri de zaten burada onun seçim perspektifini öğrenmekten ziyade onu sıkıştırmayı esas aldıklarını, işlerinin kolay olduğunu düşündüler ve böylece de Muharrem İnce’nin önünü alabildiğine açtılar — bu çok ilginç bir paradoks olarak karşımızda duruyor.
Eğer Muharrem İnce’nin karşısına her iki yayında, “onun yandaşı” –öyle diyelim, artık bu kavram yerleşti– ona çanak sorularla gelen gazeteciler olsaydı, herhalde o yayınlar da çok can sıkıcı olurdu ve o kadar ilgi görmezdi. Dün HaberTürk’teki yayında, diğer iki kişi çok fazla etkili olmadılar; ama esas olarak kamuoyu da öyle algıladı, Nagehan Alçı’yla Muharrem İnce arasında bir tür düello gibi tarif edildi; ama düelloysa bunun çok eşitsiz bir düello olduğunu ve Muharrem İnce’nin burada kendinden çok emin bir şekilde olaya hâkim olduğunu ve yayına ağırlığını koyduğunu gördük. Yani bir nevi, burada maksat edilenle ulaşılan sonuç arasında çok büyük bir fark var.

Tıpkı 90’lardaki gibi

Toparlayacak olursak, medyayı denetliyor olmak, medyayı istediğiniz gibi kontrol ediyor olmanız, kimin nereye nasıl çıkacağına karar verebiliyor olmanız, kimin kime soru soracağına karar verebiliyor olmanız, sizin her zaman işinize yarayan şeyler değildir; hatta bir çok olayda –şu anda yaşadığımız gibi– aleyhinize gelişen hususlardır. Muharrem İnce bu işin tadını aldı ve eminim birçok yerden kendisini sıkıştırmayı hedefleyen, amaçlayan kişilerin karşısında yayınlara çıkmak için herhalde can atıyordur; çünkü her seferinde o belagatiyle, olaylara hakimiyetiyle ve kıvraklığıyla bu kişileri büyük ölçüde etkisiz kılıyor ve olayı kendi lehine çevirebiliyor. Peki Erdoğan burada ne yapacak? Sanmıyorum ki Erdoğan seçim ânına kadar, kamuoyunun, özellikle kendisine oy vermeyen, kendisine mesafeli kişilerin merakını uyandıracak bir yayın yapsın. Böyle bir şeyi açıkçası beklemiyorum. Zaten mecra olarak bir mecra kalmadı; Erdoğan’a mesafeli olduğunu söyleyebileceğimiz mecra pek yok. Var olan tek tük mecralara çıkacağını sanmıyorum. Onun dışında, kendi denetimindeki yayın organlarına da büyük bir ihtimalle onu rahatsız etmemeyi her şeyin önüne koyacak kişiler çıkacaktır, şu güne kadar olduğu gibi ve bunlar da hakikaten hiçbir ilgiyi uyandırmayacaktır.
Bu tıpkı zamanında, 90’lı yıllarda yaşananları andırıyor; o tarihte medya bu kadar gelişmiş değildi, daha çok gazeteler öndeydi, ama tek tük televizyonlar da vardı ve Erdoğan Refah Partisi adayı olarak ambargolu birisiydi. O ambargoya rağmen İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Hatta –bunu birçok kere söyledim– ambargoya rağmen ve ambargo sayesinde seçildi. O tarihte ülkeye hükmeden egemen güçler medya üzerinde de mutlak tahakküme sahiptiler. Kimin nereye, nasıl çıkabileceğini, nerede haber olup, nerede manşet olup, nerede olamayacağını belirleyen kişilerin hesaplarının hepsi geri tepmişti. Şu anda, yıllar sonra işin rengi değişti. Erdoğan kendisi egemen güç haline geldi; ama egemen güçlerin eski tutumunu aynen, hatta daha sert bir şekilde sürdürüyor. Her şeyi kontrol etmek isteyen, özellikle medyayı, her yeri belirlemek isteyen bir tutum takınıyor; ama bu tutum onun işlerini kolaylaştırmak yerine tam tersine zorlaştırıyor. Şu haliyle baktığımız zaman, televizyonlara çıkamayan Meral Akşener’in kamuoyunda uyandırdığı ilgi ve merakın Erdoğan’ın ötesinde olduğunu düşünüyorum. Meral Akşener’in televizyonlara çıkamamasının birinci nedeni de tabii ki Erdoğan’ın kendisi. Sonuçta her istediği zaman, her konuşması yayınlanan bir siyasetçi ile, bir şekilde haber olamayan ya da çok az bir şekilde haber olan rakibi arasındaki dengeye baktığımız zaman, tabii ki bu denge oy oranı değil ama uyandırdığı ilgi ve merak anlamında baktığımız zaman, bence Meral Akşener çok daha fazla ilgi ve merak uyandırıyor. Muharrem İnce de öyle, hatta Temel Karamollaoğlu da öyle ve muhakkak Selahattin Demirtaş da öyle.
Sonuçta geçmişten bugüne medya sahiplerini ve çalışanlarını değiştirmekle beraber Erdoğan bu medya düzenini aynen sürdürüyor ve sonra da kendi gücünün, mutlak gücünün giderek artan tekelinin, iktidar tekelinin kurbanı oluyor. Bu da tarihe böyle geçecek. Her türlü imkâna sahip olmasına rağmen kitleleri mobilize edebilme, özellikle de kendisine mesafeli olan kitlelere yönelik olarak onları kendisine çekebilme mekanizmalarından mahrum bir siyasetçi olarak Recep Tayyip Erdoğan karşımızda duruyor. Onun kitlelere ulaşmasını engellemeye çalıştığı rakipleri ise hep bir merak ve ilgi öznesi olarak duruyorlar.
Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.