Transatlantik: Halep’in geleceği & Trump’ın kabinesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Heinrich Böll Stiftung Derneği'in katkılarıyla

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/295915822″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le yine karşınızdayız bir Cuma akşamüstü. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol, Washington’la bağlanıyoruz. Ama ikisi yan yana değil bu sefer. İkisiyle de ayrı ayrı, aynı anda göreceğiz ama ayrı ayrı Skype’tan bağlanıyoruz. Gönül, Ömer, merhaba. Ağırlıkla Halep’i konuşacağız. İran anlaşmasını, ABD’yle İran anlaşmasını konuşacağız. Daha sonra da Trump kabinesinin nasıl şekillendiğini, şekillenmekte olduğunu konuşacağız. Bugün Trump Savunma Bakanı’nı açıkladı. Bu konuda özellikle Ömer çok yakından takip ediyor. Bir de tabii ki Türkiye’de yaşanan, özellikle bugünlerde iyice yaşanan ekonomik sorunların oradan nasıl algılandığını konuşacağız.
Gönül, seninle başlayalım. Suriye’yi içimizde en iyi bilen sensin. Geçen hafta da bayağı bir konuştuk, önce de konuşmuştuk ama, Doğu Halep’e yönelik olarak rejimin –Rusya destekli olarak tabii– saldırısı bayağı bir ilerliyor ve sonuç alacağa benziyor. Ve tabii burada Türkiye’nin pozisyonu… Türkiye öteden beri Halep’i elinde tutan muhaliflerin en büyük destekçilerinden birisi olarak biliniyordu. Ama şimdi işler bayağı bir değişti. Ne oluyor? Halep tamamen muhaliflerin elinden çıkıyor mu hakikaten? Yoksa bu savaşın yeni bir aşaması mı sadece?

Tol: Aslında çok ciddi kan kaybediyor Suriye muhalefeti. Ki biliyorsun Halep çok önemli, muhalefetin kalesiydi, Suriyeli muhaliflerin kalesiydi. 2012’den bu yana elde tuttukları yerlerin neredeyse üçte biri şu son haftalarda rejimin eline geçmiş durumda. Bu aslında savaşta da yeni bir safhaya geçileceğinin bence işaretlerini veriyor. Çünkü Halep’in düşmesi artık an meselesi olarak kabul ediliyor. Rusya da dedi ki: “Bir yardım koridoru açılabilir”. Fakat diğer taraftan da “Halep bütünüyle ‘terörist’ unsurlardan temizlenmeden, operasyonlar bitmeyecek” açıklaması yaptı Rusya. Bu şu demek oluyor: Rejim ve rejimi destekleyen güçler Halep’i almadan bu yoğun bombardıman bitmeyecek. Ve Halep’in düşmesi neredeyse an meselesi olarak görülüyor. Tabii bunun çok önemli sonuçları olacak. Sadece Suriye’deki sürüp giden çatışma için değil, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye politikası için de çok önemli sonuçları olacak.

Buraya gelmeden, Gönül sana bir şey sormak istiyorum. Hatta bununla da bağlantılı. Geçen bir şey gördüm, Halep’e atılan bildiriler, halka yönelik bildirilerde “Teslim olun, direnmeyin” vs. gibi. Orada bir cümle var. “Artık herkes sizi terk etti” diye bir cümle. Mealen hatırlıyorum, tam bu olmayabilir. Bunu şu anlamda söylüyorum: Halep’teki muhalif güçlerin Halep’i o kadar uzun süre elde tutabilmelerinin en önemli nedenlerinden birisi, Türkiye başta olmak üzere birtakım güçlerin bölgesel ya da daha genel güçlerin kendilerine verdiği destekti. Halep’e Türkiye başta olmak üzere bu destek gerçekten bitti mi?

Tol: Tabii bu söylem düzeyinde bitmedi. Söylem olarak da Türkiye’ye bakarsanız, birkaç gün evvel ilginç bir çıkış yaptı Erdoğan. Bir süredir Halep civarında özellikle Rusya’yla yeniden o angajmanın sağlanmasından, ama özür meselesinden sonra ilişkiler yakınlaşmıştı. Ve bunun ardından hükümetten, Erdoğan’dan pek ses çıkmıyordu Halep etrafındaki rejim bombalamalarına dair. Çok cılız sesler çıkıyordu. Ve bu bize şunu gösteriyordu: Artık önceliği farklı. Esad’ın devrilmesinden daha önemli önceliği Kürtlerin kazanımlarını geri çevirmek, IŞİD’le mücadele etmek vs. Böyle bir politika değişikliği yapıldığını söylüyorduk. Birkaç gün evvel Erdoğan bir açıklama yaptı. Dedi ki: “Hayır aslında Fırat Kalkanı’nın asıl amacı Esad’ı devirmek.” Ama bir gün sonra neredeyse çark etti bu durduğu noktadan. Putin’le konuşmalar yapıldı. Ve bundan şunu anlıyoruz: Aslında Halep’te Türkiye gerçekten bir politika değişikliğine gitti. Ve ben Erdoğan’ın yaptığı bu açıklamayı, “Aslında Fırat Kalkanı’yla bizim hedefimiz rejimi devirmektir” açıklamasını bütünüyle iç siyasete yönelik bir hamle olarak görüyorum. Ve hiçbir anlamı olmayan bir hamle olarak görüyorum. Çünkü bakarsanız hükümet yanlısı gazetelerde Halep ve civarında olanlar inanılmaz sık işleniyor. Ve “Neden dünya sessiz kalıyor?” söylemi var. Dolayısıyla Erdoğan’ın bir şey söylemesi gerekiyordu. Özellikle de Türk askerlerinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü bir konjonktürde Erdoğan’ın bunu söylemesi gerekiyordu. Fakat geri adım atması şunu gösteriyor: Aslında gerçekten bir siyaset değişikliğine gidildi. Ve Türkiye neredeyse Halep’i, Halep civarında savaşan muhalifleri yalnız bıraktı. Mesela bir birliğin başındaki Türkmen bir liderin söylediği bir şey var birkaç gün evvel. Diyor ki “Bizim Fırat Kalkanı’na katılmak üzere Halep civarından çekilmemiz istendi.” Ve bu gerçekten önemliydi. Halep civarındaki Suriyeli muhaliflere, Türkiye’den de dahil, destek azalıyor. Ve dolayısıyla Halep’i kaybediyoruz. Ve dediğim gibi bunun çok çok önemli sonuçları olacak Türkiye için ve çatışma için.

Ömer, şunu sormak istiyorum, daha önce çok konuştuk Türkiye ile Rusya ilişkisini. Şimdi Gönül’ün de bahsettiği gibi Türkiye bir çıkış yapıyor, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan. Daha sonra belli ki Rusya’dan itiraz geliyor ve bunun üzerine geri adım atılıyor. “Hedefimiz Fırat Kalkanı’nda Esad’ı devirmek”ten, “Biz böyle bir şey söylemedik, çarpıtılıyor, bizim hedefimiz orada teröristlerle mücadele etmek” noktasına gelindi. Ya da Halep’te, konuştuğumuz gibi, öteden beri desteklenen güçlere aktif desteğin verilmediği, en azından intibaı var ortada. Veriliyor olsaydı herhalde bu çatışmaların seyri değişik olabilirdi. Şunu sorabilir miyim? Türkiye’nin Rusya’yla kurduğu ilişkide, ilişkilerin düzelmesinde, Türkiye Suriye’deki birçok pozisyonunu terk etmek zorunda kaldı diye net olarak söyleyebilir miyiz?

Taşpınar: Kaldı, fakat kalmamış gözükmeye çalışıyor. Gönül’ün söylediği gibi iç politikaya yönelik belirli mesajlar vermeye çalışıyor. Sanki hâlâ Esad rejimine karşı savaşabilecekmiş gibi, Esad’a karşıymış gibi bir konuşmaya çalışıyor; ama fiilen şu an Türkiye aslında muhalefeti Rusya’yla anlaşmaya doğru itiyor. Yani sahada, Halep’te şu anda çok zayıflamış olan muhalifler aslında Rus yönetimiyle Türkiye üzerinden bir diplomatik kanalla konuşmaya çalışıyorlar. Bir müzakere devam ediyor. Hatta bu müzakere Türkiye’de devam ediyor Financial Times’ın yaptığı bir habere göre. Ve Erdoğan: “Biz Suriye’ye Esad’ı devirmek için girdik, Esad’a karşı girdik” dediğinde, birdenbire Ruslar “Ne oluyor?” diyorlar. Suriye’deki muhalefetle devam eden diplomatik müzakere sona eriyor. Ve ancak Erdoğan Putin’le konuştuktan sonra, tekrar başlıyor. Yani bu ne anlama geliyor? Türkiye bir bakıma aslında Suriye’deki muhalefete Rusya’yla anlaşın diyor. Rusya’nın sahadaki gücünü kabul etmiş durumda Türkiye. Peki Türkiye ne kazandı? Onu soralım. Türkiye Suriye politikasında Rusya’dan özür diledikten sonra ne kazandı? Şunu kazandı: Asker sokabildi Kuzey Suriye’ye. Ve o koridoru, Kürtlere karşı koridoru şu anda koruyabiliyor. Ama El Bab’ı ele geçiremedi. Ne yapıyor? “Ben Kürtlere karşı buradayım” diyor ve Kürtleri bir nebze olsun zayıflatmaya çalışıyor. Yani Kürt politikasını izliyor aslında, kendi Kürt politikasını. Suriye’de bir Kürt koridorunun oluşmasını fiilen engellemeye çalışıyor.

Burada tabii şöyle de bir şey var. Anladığımız kadarıyla bütün bu hamleleri de Rusya’nın çizdiği birtakım sınırlar içerisinde yapabiliyor gibi. Öyle anlıyorum.

Taşpınar: Çünkü Rusya bölgede, şu anda Türkiye’nin Suriye’de olduğundan askerî olarak çok daha güçlü durumda. Rusya’nın İran’la ve Suriye’deki rejimle ilişkisi de ortada. Suriye çok daha güçlü durumda. Dolayısıyla Türkiye Rusya’yla anlaşmadan Suriye’ye asker sokamazdı. Kuzey Suriye’de asker bulundurması şu anda, Fırat Kalkanı operasyonuna başlaması ancak ve ancak Rusya’dan bir yeşil ışık aldıktan sonra oldu. Fakat bu yeşil ışığı birçok kişi “Türkiye ile Rusya anlaştı. Artık aynı kapıdalar” diye algıladı. Dolayısıyla zannettiler ki Türkiye El Bab’a da girecek. Türkiye istediğini yapabilecek Kuzey Suriye’de. Öyle bir şey olmadı. Rusya hâlâ son derece güçlü. Halep düşmek üzere. Ve Esad rejimi de kalıcı bir şekilde devam ediyor gözüküyor. Dolayısıyla Türkiye istediklerini elde edemedi. Suriye konusunda ciddi bir başarısızlık söz konusu. Erdoğan kamuoyuna sadece şunu söyleyebilir: “En azından bir Kürt koridoru kurulmasına engel olduk” diyebilir.

Evet.

Tol: Ruşen, bir de şunu eklemek istiyorum. Rusya aslında inanılmaz akıllıca bir hamle yaptı. Türkiye’ye dedi ki: “Tamam, Fırat Kalkanı operasyonuna tamam diyorum. Sen gir, sınırdaki o IŞİD bandını ele geçir.” Zaten yıllardır Rusya bunu istiyordu. Biliyorsun Rusya’nın da radikal Selefi hareketlere karşı bir yumuşak karnı var. Yani kendi arka-bahçesinde bu tür Selefi hareketlerin palazlanmasından endişe ediyor. O yüzden çok ciddi bir endişesi vardı buna dair. Dolayısıyla Türkiye’ye dedi ki: “Tamam sen gir, bunu temizle.” Nitekim Türkiye girdi. O sınır IŞİD’den ele geçirildi. IŞİD’in hareket kabiliyeti zayıfladı. Bu, Rusya’nın önemli önceliklerinden bir tanesiydi. Yani bir anlamda Türkiye Rusya’nın önceliklerinden birini yerine getirmiş oldu. Karşılığında Türkiye düşündü ki: “Ha, bu arada ben güneye de ilerlerim, El Bab’ı da alırım, Kürtleri de sekteye uğratırım, aynı zamanda Suriyeli muhaliflerin de önünü açarım.” Ama hiçbiri olmadı. Çünkü bütün bunlar olurken, Fırat Kalkanı harekâtı devam ederken, Türk medyası sürekli “Rusya ve Türkiye anlaştı” haberleri yaparken, Rusya diğer taraftan Halep’i vurmaya devam etti. Ve Türkiye’nin hiç sesi çıkmadı. Rusya Halep’i vurmaya devam ederek… Halep düşerse Türkiye’nin istediği hiçbir şey olmayacak. El Bab da tehlikeye girecek. Diyordu ki Erdoğan: “El Bab’ı da alırız, Menbiç’i de alırız.” Menbiç’i de alamayacak. “Rakka’ya da ilerleriz”, bu da olamayacak. Dolayısıyla Halep düştüğü an Türkiye’nin Suriye politikası, yani El Bab’ı kontrol etme, Menbiç’teki PYD güçlerini çıkarma, Rakka’ya ilerleme vs.. bütün bunlar tehlikeye gireceği gibi, bunca yıldır Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhalifler çok ciddi bir darbe yemiş olacaklar. Dolayısıyla burada Rusya inanılmaz bir kazanım elde etmiş durumda Türkiye eliyle. Yani Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonu aslında Rusya’ya da inanılmaz bir hizmet verdi.

Ömer, hep Rusya’dan konuştuk. Biraz da ABD’den konuşalım bölge anlamında. Bunun için de tabii Trump’ın ekibinin nasıl şekillendiğine bakmamız lazım. Anladığım kadarıyla bugün Trump Savunma Bakanı’nı açıklamış. Eski bir general, Afganistan’da ve Irak’ta savaşmış bir general. Şu anda adı aklımda değil, sen söyleyeceksin birazdan. Dışişleri Bakanlığı konusunda isimler söz konusu. Bu isimler üzerinden giderek muhtemel bir Suriye politikası, ne değişebilir, ne değişmez? Ya da bölge politikası, çünkü yeni Savunma Bakanı’nın çok katı bir İran-karşıtı olduğu yolunda analizler okudum. Ne diyorsun?

Taşpınar: Evet. Çok net bir gelişme oldu dün. Ve General Mattis ismi. Bu Deniz Piyadesi emeklisi bir general. Amerika’nın Merkez Kuvvetler denen CENTCOM, Ortadoğu’daki, aynı zamanda Pakistan ve Afganistan’dan da sorumlu bölge alanına hakim CENTCOM’un başkanıydı. Son derece popüler bir isim. Pentagon’da sevilen bir general. Amerikan siyasi çevrelerinde de tanınmış birisi. Senin söylediğin gibi genelde İran konusundaki sert tutumu nedeniyle Obama yönetimiyle ters düşmüş birisi. Aynı zamanda Suriye konusunda da daha ciddi bir şekilde askerî yöntemlerle müdahale edilmesi gerekiyor demişti. Ama asıl ilginç olanı, Rusya konusunda da çok sert birisi. Yani Trump’ın Rusya konusunda Putin’le ilgili söyledikleriyle bütünüyle ters düşebilecek bir isim. Dolayısıyla şu anda baktığında Trump aslında bir bakıma ilginç seçimler yapıyor. Biz aslında dış politikayı konuşuyoruz ama, Amerika’da en çok konuşulan şey Trump’ın o popülist dalgayla sisteme karşı, anti-establishment geldikten sonra, bütün seçtiği insanların establishment yani sistemin içinden insanlar oluşu.

Hepsi mi?

Taşpınar: Dış politikaya hemen geri döneceğim ama, bir parantez açıp ekonomiden bahsedeyim. Şu anda mesela Hazine Bakanı diyelim, Treasury Secretary olarak seçtiği isim Goldman Sachs şirketinde yani New York’ta borsa yatırım fonu şirketinde 20 yıl çalışmış, bütünüyle Wall Street’le özdeşleşmiş yani establishment’tan olan bir isim. Ve bu kişi şu anda Trump’ın ekonomi kabinesinde en önemli pozisyonda. Ticaret Bakanı olarak seçtiği kişi yine özel sektörden gelen bir patron. Dolayısıyla bu popülist dalga, yani sisteme karşı, ortada aslında New York establishment’ının ve borsadan, özel sektörden gelen insanların toplandığı bir kabineye dönüşmüş durumda. Fakat bu arada Trump yine popülizme devam ediyor ve fabrika kapatıp Meksika’da yeni bir fabrika açacak Indiana’da bir şirkete –bunun Indiana’da olması önemli çünkü Başkan Yardımcısı Michael Pence Indiana valisi– 7 milyon dolar para vererek o fabrikanın Meksika’ya gitmemesini sağladı. Bu sayede bin işçinin işini kurtarmış oldu. Amerika’da bu konuşuluyor. Yani işçileri kurtarıyor, Amerika’nın Meksika’ya yatırım yapmasını engelliyor, bir bakıma korumacı politikaları daha başkan olmadan yürürlüğe sokuyor diye de konuşan, Trump’ın popülizmini öven bir medya da var. Dış politikaya gelirsek…

Tam onu soracaktım. Dış politika hâlâ çok belirsiz sanki. Çok isim dolaşıyor. Bizim bile burada kafamız karıştı, herhalde sizin daha fazla kafanız karışıyordur. Sonuçta nasıl bir şey şekilleniyor?

Taşpınar: Ana kafa karışıklığı yaratan konu şu: Putin’le nasıl bir ilişki kuracak? Çünkü Trump aslında bütün kampanya boyunca herkesi şaşırtan bir Rusya sempatizanlığı gösterdi. Fakat etrafındaki insanlardan hiçbiri, gerek Dışişleri Bakanlığı için ismi geçenler, gerek Savunma Bakanı, Rusya’yla uzlaşmacı isimler değil. Dışişleri Bakanlığı konusunda ismi geçen isimler, mesela Senato Dış İlişkiler Başkanı Bob Corner, Tennessee eyaletinin senatörü, son derece Putin karşıtı bir isim. David Petraeus, eski CIA başkanı, eski general. Amerika’nın Irak politikasında çok rol oynamıştı 2007’de Bush yönetiminde. O da Rusya konusunda, Suriye konusunda, İran konusunda oldukça sert bir isim. Dolayısıyla Trump Rusya’yla nasıl bir ilişki kuracak? Bu konuda ciddi bir soru işareti var. İran’la nasıl bir ilişki kuracak? İran konusunda çok sert isimler var. Rusya’yla yakınlaşıp İran’a karşı nasıl sert olabilir? Ki Suriye’de Rusya’yla anlaşırsa bu İran’ın işine yarar. Çünkü eğer Suriye’de Rusya’yla anlaşırsa, bu temelde rejimin işine yarayacak. Rejim şu anda Suriye’de son derece güçlenmiş durumda. Rejim güçlenmişse İran da güçlenmiş durumda. Dolayısıyla İran’a karşı nasıl bir tecrit politikası izleyecek? Bütün bu konularda kafalar karışmış durumda.

İstersen burada Gönül’e bir pas atalım. Gönül, nükleer anlaşma tehlikede mi İran’la? Çünkü Obama döneminde dış politika alanında yapılan en önemli işlerden birisiydi İran’la nükleer anlaşma. Trump ve ekibinin İran’a bakışını biliyoruz. Bu anlaşmanın çöpe atılma ihtimalini akıllara getiriyor. Bu olabilecek bir şey mi?

Tol: Farklı fikirler var. Ama benim gözlemlediğim kadarıyla, kampanya sırasında Trump’ın söyledikleri var. Bütünüyle “Hayatımda gördüğüm en kötü anlaşma, bu anlaşma yırtılıp çöpe atılmalı” gibi radikal bir söylemle çıkmıştı kampanya sırasında. Fakat başkan seçildikten sonra New York Times’a verdiği bir röportajda dedi ki: “Bütünüyle yırtıp atmayacağım. Sadece, birincisi İran’ın bütün o anlaşmada belirtilen hususlara birebir uyduğunu görmek istiyorum. İkincisi de, belki yeniden müzakere edilir bu anlaşmanın bazı hususları” dedi. Dolayısıyla daha yumuşak bir tutum takındı. Ve dün geçen bir şey var. Senato şunu kabul etti: Amerikan başkanına İran’a karşı yeni yaptırımlar yapma yetkisini 10 yıl daha uzattı. Ve ondan evvel de Temsilciler Meclisi uzatmıştı. Ve bu tabii bir paniğe sebep oldu. Washington’da da sebep oldu, İran’da da özellikle ılımlıların elini zayıflatan, radikallerin elini güçlendiren bir tartışmaya sebep oldu. Şimdi bu çerçevede baktığında bir tarafta daha yumuşak bir tutum izleyen bir Trump var. Ama diğer tarafta “İran’a karşı çok daha sert olalım” diyen bir Kongre var. İran’a karşı çok daha sert olalım derken sadece nükleer anlaşmadan bahsetmiyor. Mesela birkaç senatörün söylediklerini dinledim. Diyorlar ki: “İran’a karşı yaptırımları yenilememizin, 10 yıl daha uzatmamızın sebebi sadece nükleer anlaşma değil. Aynı zamanda insan hakları ihlalleri var. İran’ın bölgede oynadığı yıpratıcı rol var. Amerika’nın ulusal güvenlik çıkarlarını tehlikeye atan adımlar var. Bütün bunlar yüzünden bizim elimizi güçlü göstermemiz gerekiyor İran’a karşı. Bu yüzden geçti Senato’dan” diyor. Fakat bence eninde sonunda, özellikle dün Senato’dan geçen karara baktığımızda, bunların hepsi sembolik şeyler. Pratikte hiçbir anlama gelmiyor. Pratikte Obama’nın imzaladığı İran nükleer anlaşmasını pratik olarak, teknik olarak tehdit edecek bir tarafı yok. Çünkü bu 1996’da ilk kez geçirildi. Amerikan başkanının hep böyle bir yetkisi vardı zaten. Senato bu kararı yenilemese dahi Amerikan başkanı istediği zaman yeniden yaptırımları gündeme getirebilir İran’a ve her zaman da Amerikan Dışişleri Bakanı, Senato’nun aldığı kararı geri çevirebilir vs. Dolayısıyla pratikte bunun hiçbir anlamı yok. Fakat psikolojik olarak şöyle bir anlamı olacak. Ruhani’yi zaten sıkıştırıyorlardı İran’da. “Bu anlaşmayı imzaladın, İran’ın eli zayıfladı Amerika karşısında.” Şimdi İran’da; Senato’dan, Kongre’den Trump’ın kampanyası sırasında söyledikleri şeyi radikal okuyan radikaller var İran’da. Ve Ruhani gibi ılımlıların “Batı’yla daha entegre olalım, nükleer anlaşmada üzerimize düşeni yapalım” diyenlerin sesini zayıflatacak bir havaya sebep oluyor İran’da. Fakat şahsi kanaatim günün sonunda tepkilere baktığımızda, evet, radikaller eleştiriyor kararları. Trump’a çok mesafeliler falan. Ama bence her iki taraf da, yani Amerikan tarafı da, İran tarafı da nükleer müzakerede mümkün olduğunca dengede olmaya çalışacaklar. Trump’ın bütünüyle yırtıp atacağını düşünmüyorum. İran’daki radikallerin de “Hadi artık, Senato’dan da böyle bir karar geçti, biz de bundan vazgeçiyoruz” diyeceğini düşünmüyorum. Yani dolayısıyla düşündüğümüz, kampanya sırasında korkulan şey olmayacak.

Ömer, Türkiye’ye gelelim. Tabii siz de takip ediyorsunuz. Türkiye’de ekonomide çok sıkıntılar var. Özellikle de sizin yaşadığınız ülkenin para birimi Türk lirası karşısında sürekli değer kazanıyor. Artık rakamları unuttum bile. Bugün çok iniş çıkış oldu ama genellikle çıktı tabii ki. Oralardan bunlar takip ediliyordur herhalde. Nasıl yorumlar var? Türkiye’deki ekonomik gidişat konusunda neler söyleniyor? Nasıl bir ilgi var?

Taşpınar: Amerika’da aslında tartışma, Türkiye’nin ne yöne gittiğinden çok Amerikan ekonomisiyle ilgili bir şey söyleyerek başlayayım, onu Türkiye’ye bağlayacağım: Trump geldikten sonra burada borsa rekor üstüne rekor kırmaya başladı ve dolar güçlenmeye başladı. Bunun temel nedeni Trump’ın aslında çok ciddi bir şekilde Amerika’da vergileri indirip ciddi altyapı yatırımlarına başlayacak olması. Bu da ne anlama geliyor? Bir yandan yatırımlar yapacak, yani mali bütçede açıklar başlayacak. Vergiler de düşürülecek. Bu açıklar büyüyecek. Enflasyon başlayabilir Amerika’da. Enflasyonun başlayacağı sinyalini alan Merkez Bankası da, FED de faizleri artırma sinyalleri vermeye başladı. Bu nedenle aslında Amerikan doları bütün küresel dinamiklere baktığımızda değer kazanmaya başladı. Amerika’daki gelişme ve diğer ülkelerdeki kalkınma hızının düşmesi, özellikle kalkınmakta olan ülkelerde, Çin’de de kalkınma hızının düşmesiyle bir Amerikan dolarına geliş var. Burası sakin bir liman gibi gözüküyor, Amerika. Dolayısıyla Türk parasının değer kaybetmesi sadece Türkiye içi dinamiklerden değil, birazcık da küresel dinamiklerden kaynaklanıyor. Ama tabii Türkiye’deki durumu daha kötü kılan bir şey var, o da Merkez Bankası’nın bağımsız olmaması. Ve Merkez Bankası’nın Cumhurbaşkanı’nın iki dudağı arasında neredeyse sıkışmış olması. Faizleri indireceksiniz dediğinde, inmesi gerekiyor dediğinde dolar fırlıyor. Çünkü bu gösteriyor ki Türkiye’de para politikasını aslında Merkez Bankası istediği gibi doğru dürüst belirleyemiyor. Bir de Avrupa Parlamentosu’nun verdiği kararla Türkiye’nin bu AB çıpası bütünüyle kopmuş gözüküyor. İçeride de başkanlığa endeksli bir iç politika düzeni var. Dolayısıyla referanduma gidilecek. Bu nedenle Türkiye’de git gide enflasyon, iç tüketime dayalı bir ekonomi ve faizlerin düşük olması, çıpaların birbiri ardına gidiyor olması, içeride bir karamsarlık yaratıyor. Dış yatırımcılar kaçmış durumda Türkiye’den. Türkiye nasıl borçlanacak? Türkiye’nin özel sektör, dolar bazında çok ciddi borcu var. Ve bu kısa dönemli bir borç. Ancak ve ancak Türkiye’ye sıcak paranın gelmesiyle yürüyen bir çark var. Bu sıcak para gelmezse Türkiye’de finans sektörü ve bu iç borç içeride ciddi bir tüketici krizi yaratabilir. Yani bu banka kredileri sistemi, Türkiye’deki inşaat sektörünün temelini oluşturan kredi sistemi yavaş yavaş zayıflayabilir. Bu da Türkiye’de ciddi bir durgunluk yaratır. Bu korkular nedeniyle şu anda tabii Türk lirası dibe vurmuş durumda.

Peki son olarak, Gönül, seninle kapatalım. Genel bir soru sormak istiyorum. Türkiye’ye ilgi ABD’de, Washington’da, medyanın, yöneticilerin, think tank’lerin ilgisi… An itibariyle Türkiye ABD’nin, özellikle Washington’ın gündeminde bir ülke mi? Tabii ki Trump’ın gelmesiyle beraber iç politikaya çok yöneldi ama, dış dünyaya bakıldığı zaman Türkiye’nin yerini nasıl tanımlarsın şu günlerde?

Tol: Sorunlu ülke olarak görülüyor. Hem Avrupa nezdinde, hem Amerika nezdinde çok sorunlu bir ülke. Avrupa daha müttefik olarak görüyor bence Türkiye’yi. Tabii Amerika’da şöyle de bir belirsizlik var. Yeni bir Amerikan yönetimi geliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Amerikan dış politikasında, bölgede oynadığı rol üzerinden Amerikan dış politikasında oynayacağı rol henüz net değil. Çünkü henüz hiç kimse önünü göremiyor, tam olarak kabine oluşmamış vs. Fakat genel olarak bakıldığında Türkiye hep sorun çıkaran –çok uzun zamandır böyle zaten– bir ülke. Gittikçe liberal değerlerden kopan, Batı’yla ilişkisi son derece problemli olan bir ülke olarak görülüyor. Ve Erdoğan’ın düzenli çıkışları, Batı’ya karşı “Bizim AB’ye alternatifimiz de var, Şanghay’a da üye olabiliriz” vs., bu tür çıkışları endişe yaratıyor tabii. Fakat özellikle Washington’a baktığımızda Türkiye artık… Öyle bir dönem vardı ki bütün düşünce kuruluşları, gazeteler düzenli olarak Türkiye’de erozyona uğrayan liberal değerlere vurgu yapıyordu. Artık bu söylendi. Bunun üzerine söylenecek bir şey bulunamıyor bence. Dolayısıyla bütünüyle şey çerçevesinden bakıyorlar, “Tamam, artık Türkiye’nin liberal demokrasi alanında ne yöne gittiğinden kimsenin bir şüphesi yok. Peki biz nasıl çalışabiliriz? Suriye’de nasıl çalışabiliriz? Irak’ta nasıl çalışabiliriz? Yeni Amerikan yönetimiyle Ortadoğu’da nasıl çalışabiliriz? Mülteciler konusunda nasıl çalışabiliriz?” söylemi var. Ve bütünüyle Türkiye’ye pragmatik bir şey olarak bakıyorlar. Değerler çerçevesinden değil, “Türkiye’yle kendi çıkarlarımızı korumak için bölge siyasetinde nasıl adımlar atabiliriz, nasıl işbirliği yapabiliriz?” tartışması var.

Evet burada noktayı koyalım Transatlantik’e. Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de çok teşekkürler bizi izledikleri için. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus