Jacques Généreux: “Ekonomi konusunda salak ve kara cahiliz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Jacques Généreux: “Ekonomi konusunda salak ve kara cahiliz”

Vittorio De Filippis – Libération – Çeviri: Haldun Bayrı

 

ekonomi-1
Resim: B. Jaubert. Plainpicture

Doğru yol diye bellenmiş bir düşüncenin boyunlara vurduğu halka, geçmiş hataların kabullenilmesine engel oluyor. “La Déconnomie” Ç.N. adlı kitabında, Jacques Généreux1, anlamsız seçimlerle yolundan saptırılmış bir dalı yerli yerine oturtmaya çalışıyor.

Jacques Généreux otuz beş yıldır Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ekonomi öğretiyor. Economistes Atterrés1 grubu mensubu, “La France Insoumise” (“Boyun eğmeyen Fransa”) programını ve bu programın adayı Jean-Luc Mélenchon’u takdim edenlerden. La Déconnomie adını verdiği kitabı yeni çıktı2.

“Déconnomie» lafıyla neyi kastediyorsunuz”

Ekonomik sistemimiz, yani hissedar kapitalizmi, sadece işe yaramaz değildir. Cânidir de; insanları çalıştırırken öldürür, gezegeni tahrip eder, kansere yol açan ürünlerle havayı ve besinleri zehirler. İktisat politikalarımız bizi krizden çıkarma gücünde olmadıkları gibi… daha da batırırlar! Hükmeden ekonomik teoriye gelince, 2008’de başlayan durgunluğun imkânsız olduğunu “kanıtlamak”la meşgul! Bütün bunlar düpedüz “zırvalamak”tır; yani mânâsız, salakça ve berbattır. Elitlerimizin geniş bir kesiminin kör gibi aynı kara cahillikleri rahat rahat benimsediklerini görünce insan hayret ediyor. “Déconnomie” bu salaklık salgınının adı.

Bu sistem nasıl yerleşebildi?

Finansın mevzuatsızlaşması ve tüm gücü para sahiplerine vermiş olan küresel arazi rekabetinden alıyor kökünü. Sermayenin serbest dolaşımı, onu idare edenlere sürekli bir “çeker giderim” şantajı yapma olanağı verdi. Kapitalizm sadece mali randımana yönelik bir idareciliği işte böyle dayatıyor ve çıkarlarına hizmet eden bir vergi ve toplum politikası elde ediyor. Tabiat kanunu değil bu. 80’li yıllarda ABD’de ve İngiltere’de başlatılan muhafazakâr bir karşı-devrimin sonucu. Warren Buffett’ın deyişiyle, sınıflar savaşında zenginlerin bir zaferi. Ama her şeyi açıklamıyor. Mali mevzuatsızlaştırma ve serbest ticaret için bütün sol da sağ kadar çalıştı. Bu büyük liberalleşmeyi desteklemiş olan bütün sol seçilmişlerin ve de bütün ekonomistlerin ve gazetecilerin, eşitsizlikleri patlatmaya ve kâr sağlamak adına emekçileri tüketmeye kararlı sermaye uşakları olduğunu düşünmüyorum! İçlerinden çoğunun, başka bir alternatif kalmadığı minvalli o asrın salaklığına hakikaten inanmış olmalarını ciddiye almak gerek. Siyaset artık, âdetâ küresel ekonomik savaş ne kadarına izin veriyorsa o kadarla sınırlıymış gibi akıl yürüttüler. Kavanozdan bir çıksa neler yapabileceğini kendine sormayan bir kırmızı balığın düşüncesi bu.

Bizzat siyasetçilerin imal ettikleri bir kavanoz…

“Küreselleşmeye bağlı olarak” siyasî manevra paylarının yok olduğu iddiası, hükümetlerin kararıyla kendini sakatlamaktan ibarettir ve bütçe aracını etkili biçimde kullanmalarını yasaklayan anlaşmalara imza atmış yöneticileri olan Avrupa’da vahimleşmiştir. Düzgün akıl yürüten ilerici bir sol, mali mevzuatı yenileyebilir ve bütçe politikasının kullanımını tekrar ele alabilir. Ama 90’lı yıllardan beri, sosyal-demokratların çoğunluğu aksi yönde akıl yürüttüler. Kendi kendilerine, “toplumsal hedefimiz nedir ve buna ulaşmak için hangi araçları seferber edebiliriz?” diye sormak yerine, “herhangi bir hedef tasarlamadan önce, rekabete dayanabilmeliyiz; günümüzde sol politika yürütebilmemiz için ödenecek bedel bu” diyorlar.

O meşhur üçüncü yol mu bu?

Evet, aynı zamanda kapkara bir cahillik de bu. Şayet her sosyal ilerlemenin önkoşulu, küresel ekonomik savaşta cephe alma olanağı veren uygulamalara kendini uydurmak ise, o zaman, ülkeyi toplumsal gerileme ve savaş alanına çevirirsiniz. Freni patlamış bir rekabeti toplumsal dayanışmayı yeniden canlandıracak yol gibi takdim etmek saçma! Oysa bu mugalata siyasî düşünceyi ve entelektüel kesimleri geniş ölçüde kangrene uğrattı. Bu salakça fikri teşvik etmekte zenginler sınıfının bulabildiği çıkar anlaşılır bir şey. Ama, bir kez daha, hem sağdan hem hem soldan seçilmişlerin, ekonomistlerin ve gazetecilerin bir kuşağının, sermayenin çıkarlarına daha iyi hizmet etmek amacıyla bu kara cahillikleri benimsemiş oldukları gibi garip bir varsayım ileri sürülemez.

Yanlış nerede, kimde?

Akla hayale sığmaz bir salaklıkta. Tek bir örnek alalım. Kafası ekonomiye pek çalışmayan herhangi biri bile, durgunluğun tam göbeğinde kamu harcamalarının azaltılmasının krizi vahimleştirdiğini anlayabilir. Kanaması olan bir hastayı hacamat etmekle aynı şeydir bu. Pekâlâ;  Euro bölgesindeki on sekiz hükümetimiz ve onların binlerce uzmanı bunu hâlâ anlamadılar, ekonomi basını bunlara neredeyse hiç itiraz etmedi, üniversite profesörlerinin çoğunun da desteğini alıyorlar.

Ama bir kamu borcu sorunu yokmuş gibi davranamazsınız?

Hakikati tahrif etmeyelim! 2008’de başlayan büyük kriz, sun’î bir büyümeye ve spekülasyon balonlarına para kaynağı sağlayan kredilerde ifrata kaçılmasının tetiklediği, özel finansın krizidir. Ve bu ifrat, hissedar kapitalizminin çıkmazını gösterir. Hissedar için değer yaratılması, büyümenin iki temel motorunun, yani emeğin ücretlendirilmesinin ve üretken yatırımların içini boşaltır. O zaman faaliyete destek olmak için kredi ve spekülasyon yoluyla arkasına bakmadan kaçış kalır ancak. Fakat, elbette, finans felaketi önümüzde ve ekonomik krize dönüşüyor, durgunluk ve bankaları kurtarma planları sebebiyle kamu açıkları patlıyor. Yöneticilerimiz budalaca sertlik politikalarını haklı göstermek için Devlet’in iflas edeceği korkusunu araçsallaştırdılar, çünkü en borçlu devletlerin borçlanmasını daha da vahimleştirdiler! Ama krizin hakiki sebepleri, yani şirketlerin idaresinde sermaye sahiplerine haddinden fazla iktidar bırakılması ve spekülasyona dayalı finansın mevzuatsızlaştırılması sürüyor. Üstelik yöneticilerimiz bu aynı sebeplerin yakında yeni bir finans felaketine yol açmasına engel olmak için de hiçbir şey yapmadılar.

Merkez bankaları finans sistemini kurtarmak için nakit sağladı. Bugün faiz oranları sıfırda…

Sonuç da sıfır. Bankaların nereye koyacaklarını bilmedikleri, yeni finans balonlarını besleyecek aşırı bir nakit birikimi var. Yatırımcılar kendilerini zayıf bir büyümeye ve bütçede sertlik politikalarına hazırladıkları müddetçe, krediyi bedava bile verseniz, ekonomiyi tekrar şahlandırmaya gücü yetmiyor. Sadece kütlesel kamu yatırımı planları hem etkinliği tekrar şahlandırabilir, hem de yatırımcılarda güveni tekrar tesis ederek ekolojik geçiş etrafında desteklenmeye layık bir geleceği tekrar telaffuz edebilir. Bunun yerine, hükümetlerimiz ve uzmanları, kemer sıkmanın faziletleri üzerine 1920’lerden kalma kara cahillikleri tekrarlayıp duruyorlar.

Siyasetçilerin aptallığını anlamak için, dolaylı bilişsel yolları, beynimizin meyilli olduğu akıl yürütme hatalarını zikrediyorsunuz. Somut bir örnek verebilir misiniz buna?

Tam da kriz zamanında bütçelerdeki kemer sıkma politikalarından akıldışı biçimde büyülenilmesini ele alalım. Bu stratejiyi îmâ eden akıl yürütme, çoğu zaman, bireysel (ya da ekonomist jargonumuzda “mikroekonomik”) düzeyde isabetli olan ile, ülke düzeyinde (ya da “makroekonomik” düzeyde) olup biten arasında bir karışıklığa dayanır. Durgunlukla karşı karşıya kalan bir girişimcinin üretim maliyetlerini azaltmaya uğraşması makuldür. Ama bu bireysel akıl yürütmeyi genelleştirerek ulusal politikanın tüm ekonomik aktörlerin harcamalarını kısmalarına yardım etmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunursak, ulusal ekonominin intiharı olur bu! Yani ülke bir şirket gibi idare edilmemeli, fakat bu salak gerekçeyi kullananların hepsi çoğunlukla kabul görüyor. Neden? Çünkü beynimiz, karmaşık hâdiseleri bireysel niyetlerin sonucuymuş gibi, ya da herhangi bir bireysel aktörün akılcı hesaplarıymış gibi yorumlamaya kendiliğinden meyyaldir. Dünyayı kendi kişisel tecrübesinden yola çıkarak yorumlamak çok çekicidir.

Peki entelektüeller ve uzmanlar nasıl böyle dolaylı bilişsel yolların elinde oyuncak olabiliyorlar?

Entelektüel elitlerimizin geniş bir kesiminin tamamen saçma ekonomik akıl yürütmeleri desteklemesi bir vâkıa. Bundan sonra, ya onların kamuoyunu manipüle etmek için yanlış akıl yürütmeleri kasten desteklediklerini varsayarsınız; ya da, benim yaptığım gibi, anlattıkları salaklıklara hakikaten inanıyor oldukları varsayımını daha ciddiye alırsınız. Nobel ödüllüler bile hatada inat edebiliyorlar. Bunun sonucu, zekilerin salaklığını anlamamız gerek.

Bilişsel bilimlere dayanarak mı?

Tam olarak da ekonomi uygulamalı psikolojiye ve evrimsel biyolojiye dayanarak. Bu dallar, iyice düşünülüp taşınılmış akılcı düşüncenin hiç de kendiliğinden oluşmadığını öğretir bize. Beynimizde en büyük zekâya yetecek bilişsel kapasite vardır, ama biyolog Thomas Durand’ın dediği gibi “düşünmek için yapılmamıştır”2. Varkalmak, üremek ya da toplumsal rekabet için bir avantaj sunan bilişsel tertibatın ayıklanıp seçildiği uzun bir evrimin sonucudur. Bu bakış açısıyla, hâdiselerin akılcı bir bilgisinin sabırla araştırılması hiçbir avantaj da sunmaz. Kahneman’ın (2002 Nobel Ekonomi ödülü sahibi) ayrımına tekrar dönersek, iki vitesli bir düşünce sistemimiz vardır yani. Aklın ağır düşüncesini harekete geçirmeye kararlı bir çaba olmaksızın, hakikati pek umursamayan ve bizi korumak, ya da rakiplerimizi cezb veya alaşağı etmekten başka hedefi olmayan anlık bir refleks düşüncesinin yönlendirmesindeyizdir.

“Déconnomie”ye ne bakımdan katkıda bulunuyor bu ?

Refleks düşüncemiz fiziksel ve ruhsal güvenliğimiz için ya da toplumda rekabet için yararlı bir sürü dolaylı bilişsel yollarla doludur; fakat mantıksal problemleri çözmemiz ya da karmaşık hâdiseleri düşünmemiz gerektiğinde bizi yanlışa sevk ederler. Davranış ekonomisi, ekonomik seçimlerimizin çoğu zaman akıldışı olduğunu böylece kanıtlayabilmiştir. Ekonomi biliminde hâkim olan akımın bireylerin sözümona akılcı hesabından yola çıkarak tüm makroekonomik hâdiseleri açıklama iddiasında bulunmasına engel olmuyor bu. Ekonomistlerin bu kusuru ise, her olayın ardında sorumlu bir aktörün niyetli eylemini görmeye iten dolaylı bilişsel yolları bizzat yansıtıyor; oysa sonucunu bireysel iradelerin kavrayamadığı karmaşık toplumsal etkileşimleri anlamaya uğraşmalıyız. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de, refleks düşünce tüm zihinleri, en parlaklarını bile, kendi hatalarını inkâra ve sadece başkalarının hatalarını görmeye yatkın kılıyor. Zira toplumda ayakta kalmak ve başarmak için en önemlisi inandırıcı olmaktır; hakikati bulmak değil.

Yöneticilerimiz ciddi bir biçimde düşünmeye zorlanmıyorlar mı?

Hiç kimse zeki olmaya mecbur değil. Bu bir refleks değildir; otomatik düşüncenin tuzaklarını bozmak için sürekli bir irade göstermektir, hakiki bir emektir. Dolayısıyla, bu tuzaklara karşı uyarılmamışsanız ve hakikate derin bir düşkünlüğünüz, düşünmek için lüzumlu zamanınız ve serinkanlılığınız yoksa, o zaman bu kusura düşme riskiniz yükselir. Yöneticilerimizin ekonomi bahsinde yaşıyor göründükleri tecrübe de tam budur. Düşünme zamanı bulduklarında bile, siyaset yarışının öyle koşulları vardır ve öyle yoğundur ki, öncelikle kazandıracak gerekçeleri ararlar — ki çoğu zaman, hakikatin ya da adaletin akılcı arayışıyla hiçbir alâkası yoktur kazanmanın. Ve gerçekler önümüzde. Sekiz yıllık krizden sonra bile, kaba hatalarını hâlâ kabullenmediler. 1930’lu yıllardaki gibi, başka türlü düşünmeyi ve harekete geçmeyi akıl etmeleri için büyük bir küresel felaket bekliyor gibiler.

Kamusal tartışma kolektif zekâya aptallığın aşılmasında niçin yardımcı olamıyor peki?

Zekânın serpilip gelişmesinin elzem şartlarını yok eden umumîleşmiş aşırı rekabetin kusuru bu. Ağır düşüncenin zamana ve huzura ihtiyacı vardır. Oysa bizim ekonomik “model”imiz, düşünmeye elverişli zamanı doldurur ve işyerindeki stresi, rekabeti, işsizlik ya da sınıf düşme korkusunu umumîleştirir. Aşırı rekabet refleks düşünceyi, yani sürünün içinde varkalmak ve baskın çıkmak için mücadele veren hayvanın düşüncesini ön safa yerleştirir. Tek başına yarışmak, kelimenin gerçek anlamıyla “hayvan”laştırır. İnsanı zeki kılan, ortakça işbirliği içinde müzakeredir. Kendi hatalarımızdan ziyade ötekilerin hatalarını görmede daha yetenekli olduğumuza göre, hatalarımızı anlamak için ötekilerle gerekçelerin konuşturulduğu tartışmalara ihtiyacımız var.

Ama politika da, tam olarak, gerekçelerin konuşturulduğu tartışmanın dayanağı değil mi?

Öyle olmalı. Ama sahte-demokrasimizin işleyiş tarzı, kamusal tartışmayı aydınlatmak yerine sersemleştirmeye yönelik. Çünkü iletişim tekniklerinin gelişmesiyle; önce televizyon, daha sonra da internet ve sosyal ağlar yoluyla bilhassa azgınlaştırılan, makamlar için umumî bir yarış sistemi bu. Bir anlık görüş demokrasisindeyiz; her konuda derhal bir görüşümüzün olması gereken bir demokrasi. Kamusal tartışmada varolmak için, aydınlatmaya ihtiyaç yok; yerini kaptırmamak için her gün kılıç kuşanmak yeterli.

“Sınıf mücadelesi”nin yerini “yer kapma mücadelesi” mi aldı?

Evet, böyle düşünüyorum. Oy pusulaları için yarışmak, ortak yarar arayışında en yetkin ve en istekli olanları eleyip, yer kapma mücadelesinde en yetenekli olanları seçen bir oy pazarı gibi işliyor artık.

“Déconnomie”nin siyasî alternatifi nerede peki?

“Büyük gerileme” diye adlandırdığımı insanlara izah edip mâkul çıkış yolları önererek onların zekâsına çağrıda bulunan, Mélenchon’un vücut verdiği ilerici bir söylem kalıyor. Kurumlarımızı tekrar temellendirerek yurttaşların kolektif zekâsını tekrar seferber etme diye bir derdi olan tek söylem de bu. Ama korkunun esinlediği refleksleri teşvik etmekle yetinerek salaklığa çağrıda bulunan yabancı korkulu milliyetçi tepkinin söylemini alt etmek için daha yapacak çok iş var.

Bütün bunlara nasıl zekâ katılabilir?

Başlı başına bir program bu! Ama önce salaklığımızın bu sorunun bir parçası olduğunun bilincine varmak gerekiyor…

Vittorio De Filippis

FransizKultur

JACQUES GÉNÉREUX, LA DÉCONNOMIE, Le Seuil, 416 sayfa, 19,50 €

Ç.N. Fransızca’da “déconner” (zırvalamak) ve “économie” sözcüklerinden türetilmiştir. “Fiktisat” dense belki bir şey çağrıştırır (mânâsızlığıyla).

1 Les économistes atterrés, (“İnfial İçinde İktisatçılar”) ekonomi dalında araştırmacı, akademisyen ve uzman bir grup solcunun 22 Şubat 2011’de kurduğu dernek. “Neo-liberalliği doğru yol belleyenlerin hükmetmesine tevekkül göstermedikleri”ni bildiren iktisatçıların kolektif düşüncesini ve kamu önünde ifadesini canlı ve ayakta tutmak için çaba göstermektedir.

2 La Déconnomie, Éd. le Seuil.

2 Thomas Durand, l’Ironie de l’évolution, éd. du Seuil tarafından yayımlanacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus