Türkiye’nin IŞİD sorunu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/299164386″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. El-Bab’dan, Suriye’den gelen haberler, şehit haberleri sayısı artıyor. En son 16 askerin hayatını kaybettiği bilgisi vardı. Çok sayıda askerin de yaralı olduğu söyleniyor, bunların bazılarının da ağır yaralı olduğu söyleniyor. Bu da bizi IŞİD gerçeğiyle karşı karşıya getiriyor. Ancak Türkiye’nin IŞİD diye bir sorunu El-Bab’da çıkmadı. El-Bab aslında Türkiye’nin esasen kendi topraklarındaki bu sorunu görmek istememesinin bir sonucu olarak, gecikmeli bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Aslında IŞİD, çok öteden beri Türkiye’yi tehdit eden bir örgüt. IŞİD’den önce El-Kaide vardı, El-Kaide’den önce daha radikal birtakım İslamcı gruplar vardı; ama yeni tabirle “cihatçı” olarak adlandırılabilecek gruplardı. Öncelikle El-Kaide olarak çıktı ve İstanbul’daki dört saldırıyla El-Kaide ciddi bir şekilde Türkiye’yi tehdit etmişti; ama Türkiye, buna rağmen El-Kaide gerçeğiyle yüzleşmek istemedi, örgüt adı telaffuz edilmedi vs. Ve 2003’teki o saldırılardan bu yana, tek tük saldırılar dışında El-Kaide’nin çok etkili saldırısı pek yaşanmadı. Ancak IŞİD, 7 Haziran seçimleri öncesi, Diyarbakır’daki HDP mitingine konulan bombayla beraber, Türkiye’de çok ciddi saldırılara imza attı. Bunların hemen hemen hiçbirisini üstlenmedi; sadece bir saldırıyı üstlendi ki o saldırı da Diyarbakır’da Emniyet’e yapılan saldırı. Onu TAK, yani PKK’nın uzantısı olan TAK da üstlendi ve anlaşıldığı kadarıyla da bu TAK’ın işi. Ancak IŞİD nedense kendisine atfedilen saldırıları üstlenmeyip, kendisinin ilişkili olmadığı düşünülen, bu konuda çok ciddi deliller olan bu saldırıyı kendi yayın organlarıyla üstlenmiş bir örgüt.
İlginç olan bir başka husus da tabii şu: IŞİD, dünyanın değişik yerlerinde –Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da, bildiğim kadarıyla 16 ülkede– 40’ı aşkın saldırıyı üstlendi, ama bunların önemli bir kısmının IŞİD’le organik ilişkisi olan insanlar tarafından yapılmadığı düşünülüyor; IŞİD çizgisindeki insanların kendi başlarına yaptığı saldırılar olduğu düşünülüyor, ancak IŞİD bunları üstlendi. Şu anda gördüğünüz Atatürk Havalimanı saldırısı (VTR), IŞİD’in Türkiye’deki en kanlı saldırılarından ve en önemli saldırılarından biriydi. Ankara Garı saldırısı ya da Suruç saldırısı gibi, katliamı gibi olaylar da çok büyük çaplıydı, çok büyük can kayıplarına yol açtı; ama burada, Atatürk Havalimanı saldırısının en önemli özelliği doğrudan tüm Türkiye’yi hedef alan saldırı olması. Suruç, Ankara Garı gibi saldırılar genellikle Kürt siyasal hareketini, onunla beraber ya da ona yakın duran hareketleri hedef alan saldırılardı; ama Atatürk Havalimanı saldırısı doğrudan Türkiye’ye ve Türkiye’nin turizmine yönelik çok büyük çaplı ve etkileri çok ciddi olan bir saldırıydı.
Türkiye bunların hemen hemen hepsinin üzerine yattı, çok net söylemek gerekirse Türkiye’de gerçekleştirilen IŞİD saldırılarının hemen hemen hepsinin ardından çok az bilgiye sahip olduk. Bir kere IŞİD adı çok yüksek sesle telaffuz edilmedi, IŞİD’den bahsedilmek istendiği zaman DEAŞ-DAEŞ gibi tam anlaşılmayan isimler kullanıldı veya Ankara Garı saldırısında olduğu gibi IŞİD’i illaki PKK’nın, PYD ve YPG’nin Suriye’deki onlarla beraber hareket etmiş gibi bir hava yaratılmak istendi. IŞİD Türkiye’ye savaş açmış olmasına rağmen, Türkiye’de bazı gruplara savaş açmış olmasına rağmen, daha sonra doğrudan devlete yönelik –örneğin Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik saldırı böyledir– savaş açmış olmasına rağmen, Türkiye, devlet ve kamuoyu bir IŞİD sorunuyla yüzleşmek istemedi, geçiştirdi; şu ya da bu nedenle geçiştirdi. Şu ya da bu nedenle geçiştirdi dememin nedeni; bu nedenler önemsiz olduğu için değil, çok sayıda neden var; ama en önemli nedenlerden birisi, öncelikle IŞİD’in saldırılarını başlattığı andan itibaren, özellikle Kürt hareketine yönelik yürüttüğü andan itibaren, devletin de Kürt sorununda müzakere yoluyla çözüm noktasından tekrar topyekûn savaş konseptine döndüğü dönemdi ve Türkiye’nin en önemli sorunu olarak PKK’nın belirlendiği bir döneme denk geldi. Bu rastlantı mıdır? Çok emin değilim, sanmıyorum. Dolayısıyla bu konuda yani IŞİD’in saldırıları, PKK’ya yönelik, PKK’nın en baş düşman olduğu perspektifini zayıflatacağı düşüncesiyle hep geri plana itildi.
Bir diğer husus da IŞİD’in Türkiye’den önce Suriye’de ve kısmen de Irak’ta PKK ve PKK çizgisindeki gruplarla savaşıyor olmasıydı. Özellikle Kobani’de bunu çok net bir şekilde gördük. Kobani’de IŞİD günlerce kuşattı şehri ve burada ağır hasara ve kayıplara yol açtı PYD ve YPG güçlerinde. Bu da tabii Suriye’de Kürtlerin denetiminde özerk ya da federal yönetim olmasını istemeyen, bunu bir kırmızı çizgi olarak gören Ankara’nın rahatsız olmadığı, memnun olduğu şeyler.
IŞİD, Türkiye’de birkaç yıldır yaptığı eylemlerle gündemde olmasına rağmen, IŞİD’e yönelik olarak yapılan operasyonların genellikle çok etkili olmadığını görüyoruz. Halbuki IŞİD, Türkiye’de çok köklü, güçlü şebekelere sahip; istediği yerde, istediği şekilde hareket edebilen örgüt havası veriyor. Suriye’den gelen mülteciler arasında da örgütlü, yurtdışından Suriye’ye savaşmaya gelenler içerisinde de örgütlü; ama bir diğer önemli husus da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında da çok ciddi bir şekilde örgütlü. IŞİD, sadece Türkiye’de yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları değil, özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiyeliler içerisinde de örgütlü.
Bu ilginçtir, bunu birçok kere söyledim tekrar tekrar vurgulamak istiyorum: IŞİD Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtler arasında özel olarak güçlü bir örgütlenmeye sahip. Bu, Türkiye’de yaşayanlar ve Avrupa’da yaşayanlarda da geçerli. Zaten yaşanan birtakım intihar saldırılarındaki IŞİD’in intihar eylemcilerinin bir kısmının Türkiyeli Kürtler olduğunu gördük.
Şu anda El-Bab’da bir savaş sürüyor, El-Bab’daki savaşta yapılan TSK açıklamasında 100’ü aşkın IŞİD’linin etkisiz hale getirildiği söyleniyor. Ne derece doğrudur bilemiyoruz; ama eminim ki orada TSK ile savaşan IŞİD’lilerin arasında da T.C. vatandaşları muhakkak vardır. El-Bab’da var, yarın eğer yaşanırsa Rakka’da da olacak, Musul’da da olacak vs. Çünkü şu anda biliyoruz ki IŞİD’in Suriye’de ve Irak’ta kurtarılmış bölge gibi kullandığı, hilafetin kentleri olarak kullandığı yerlerde, Türkiye’den gitme çok sayıda, yüzlerce hatta binlerce insanın olduğu söyleniyor. Bunların hepsi savaşçı da değil, orada kendi inanışlarına göre hilafet devletinin altında yaşamaya gitmiş aileler de var. Dünyanın dört bir tarafından var, Türkiye’den de var, zaten Türkiye’den gitmek yakın bir zamana kadar çok kolaydı.
IŞİD’in bir terör boyutu var, saldırı boyutu var; ama bir de toplumsal boyutu var. Türkiye’de dün Radikal İslam olarak adlandırılan, bugün artık Cihatçılık ya da Yeni Selefilik olarak adlandırılan bu akım, kabul edilmek istenmese de gerçekten belli bir damara sahip, belli bir güce sahip ve sadece toplumsal alanda değil; Türkiye’nin dört bir tarafında, tüm bölgelerinde birtakım bağlantıları var ve birçok yerde de devlet içerisinde ve devletin dışında birçok sektörde de örgütlenebilen bir yapı. Pazartesi günü yaşanan saldırı, IŞİD adı geçmiyor, devlete kalsa, Cumhurbaşkanı’na kalsa FETÖ; ama FETÖ olduğunu ben sanmıyorum, bunu daha önceden söylemiştim burada yaptığım yayında, Nusra profiline daha yakın — ki Nusra, El-Kaide’nin Suriye uzantısı ve uzun bir süredir Suriye’de IŞİD’le çatışma halinde, ama ideolojileri büyük ölçüde birbirine paralel. Dolayısıyla bir polis memuru, bu ideolojiye yakın ya da yakın görünen bir polis memuru, Ankara’nın ortasında Rusya gibi bir ülkenin büyükelçisini 11 kurşunla öldürebiliyorsa, bu hareketleri Türkiye’nin çok ciddiye alması gerekiyor. Nusra’yı, IŞİD’i ve benzer yapıları çok ciddiye alması gerekiyor; ama hâlâ Türkiye, bu ciddiyetten çok uzak. Hem devlet katında çok uzak hem toplum katında çok uzak.
Bakın, El-Bab’da bir savaş yaşanıyor; daha önce Fırat Kalkanı operasyonu önce Cerablus’da başladı, TSK’nın koruması altındaki Özgür Suriye Ordusu milisleri Cerablus’u ciddi bir çatışma olmadan IŞİD’den aldı. IŞİD burayı terk etti ama daha sonra Fırat Kalkanı’nın devamı olarak TSK ve ÖSO El-Bab’a gidince, iş ciddiye bindi. Burada demek ki Cerablus, IŞİD için feda edilebilecek bir yermiş, ama El-Bab öyle değilmiş; bu konuyu özellikle Transatlantik yayınlarını izleyen izleyicilerimiz bilirler, Gönül Tol aylar öncesinden daha ortada hiç telaffuz edilmezken, “El-Bab çok önemli” diye söylüyordu, bunu görenler görüyordu ve El-Bab’a hem Suriye rejiminin hem PYD-YPG’nin hem de gördüğünüz gibi TSK ve ÖSO’nun buraya gözüne kestirmiş olduğunu anlıyor ve şu anda da ÖSO’yla TSK, El-Bab’ı almak üzereler; kuşatmaya almış durumdalar. Ancak IŞİD burayı kolay kolay terk etmiyor.
TSK’nın El-Bab’ı almak istemesi ya da Cerablus’u alması, başka yerleri de, Suriye’de de varlık göstermesinin birinci hedefi –işin dramatik tarafı bu– IŞİD değil. TSK, çok net biliyoruz, Ankara’dan yapılan değişik açıklamalardan da biliyoruz, Fırat’ın batısına PYD-YPG’nin geçmesini istemiyor ve bir nevi bariyer çekiyor ÖSO’yla beraber. Yani, Kobani’yle Afrin kantolarının birleşmesini istemiyor. Ama bunun bir bedeli var, bu bedel de o geçiş bölgesindeki yerlerin alınması, kontrol edilmesi; ama bu geçiş bölgesindeki yerler de IŞİD’in denetiminde olduğu için buraları IŞİD’in elinden almak gibi bir olaya yöneldi TSK. Yani, ÖSO alıyor gözüküyor ama esas olarak TSK’nın desteği olmasa, ÖSO’nun IŞİD’e karşı ne Cerablus’ta ne El-Bab’da herhangi bir varlık gösterebilme imkânı olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.
TSK bunu alırken tabii şöyle ilginç bir durum ortaya çıkıyor: Suriye’deki PYD’nin YPG’nin önünü kesmek için IŞİD’le savaşıyor olmak, Türkiye’ye öteden beri yöneltilen en önemli suçlamalardan birisi olan Radikal İslamcı/Cihatçı gruplara göz yumduğu hatta onları teşvik ettiği, desteklediği yolundaki uluslararası kamuoyunda bayağı yaygın olan iddiaları gecikmeli de olsa bir şekilde bertaraf etmiş oluyor.
Yani, tekrar özetleyecek olursak: Kürtlerin önünü kesmek için IŞİD’le savaşmak durumunda kalan TSK, aynı zamanda Selefi/Cihatçı gruplarla olan ilişkisi hakkındaki soru işaretlerini böylece bertaraf etmiş oluyor ama bunun karşılığında ağır bir bedel ödüyor. Bu bedel, şehit haberleriyle geliyor, nasıl devam edeceği de bilinmiyor.
Başa dönecek olursak, eğer Türkiye IŞİD realitesini, IŞİD sorununu kendi sorunu olarak görseydi, düşmanımın düşmanı gibi birtakım yaklaşımlara riayet etmeseydi, bir Suruç katliamının, Ankara katliamının hesabını ânında sert bir şekilde IŞİD’den sormaya yeltenseydi; belki şu anda Suriye’de yaşanan olayların büyük bir kısmı yaşanmayabilirdi. Ama Türkiye bunu sürekli erteledi, IŞİD sorununu bir sorun olarak görmeyi erteledi. Hâlâ Türkiye’nin, Ankara’nın IŞİD’i başlı başına sorun olarak gördüğünü söylemek mümkün değil. Hâlâ yetkililer IŞİD, kendi deyimleriyle DAEŞ ya da DEAŞ, telaffuz ederken yanına muhakkak PKK’yı ve PYD’yi YPG’yi de koyuyorlar. Ayrıca IŞİD’i hâlâ bağımsız bir şekilde gündeme almış değiller. Ama IŞİD’in Türkiye’yi gündemine aldığı çok net. Cerablus’ta göstermediği direnci El-Bab’da göstermeye çalışıyor. El-Bab’dan son gelen haberler patlayıcı dolu araçlarla TSK’nın birliklerine intihar eylemleri yapılması haberleri, aynısı Musul operasyonu harekâtının başladığı ilk günlerde Peşmerge’ye ve Irak ordusuna yönelik yapılan saldırıları hatırlatıyor. İlginçtir, ne zamandır Musul harekâtı hakkında hiçbir şey duymuyoruz ama TSK’nın ÖSO’yla beraber El-Bab’a yönelik saldırısı bayağı ciddi bir şekilde, sert bir şekilde yaşanıyor.
Burada bir tuhaflık var, yani IŞİD için en önemli yer olan Musul düşmesi beklenirken, orada herhangi ciddi bir ilerleme, çok önemli ilerlemeler yaşanmıyor; ağırdan gidiyor, IŞİD’in direnci nedeniyle ağırdan alındığı söyleniyor. Ama bu arada El-Bab’da TSK ile IŞİD arasında çok sert çatışmalar yaşanıyor. Şu anda ilginç olan, uluslararası koalisyonun daha önce IŞİD’in elinden Kürt güçlerinin birtakım yerleri alması sırasında gösterdiği hava hareketleri vs. geri planda kalmış durumda.
Şu anda çok ilginç bir durum var: “Irak ve Suriye’de IŞİD’le kim savaşıyor?” sorusunun bugün itibariyle cevabı: TSK ve Türkiye. Bu çok ilginç bir durum. Türkiye bu duruma geldi, bu duruma pekâlâ gelmeyebilirdi ama şu anda geldikten sonra artık buradan, “ben artık bunu yanlış yapmışım, buradan çıkacağım” durumunda da olmadığını anlıyoruz. El-Bab’ı IŞİD’den alana kadar orada bir harekâtın, savaşın süreceğini görüyoruz. Keşke bütün bu yaşanan dramlar, ödenen faturalara ek olarak Türkiye’de IŞİD ve benzeri yapılar hakkında bir duyarlılık yaratmaya çalışsa siyasi iktidar. Yani bunun bir arızi bir olay değil, Suriye’nin bir ilinde yaşanan, tesadüfen yaşanan bir olay değil; Türkiye ve Türkiye benzeri ülkelerin içinde yuvalanmış ve kısa vadede çözülmesi de pek kolay olmayan bir fenomen olduğunu kabul edip bunu gündeme getirebilse diyorum; keşke diyorum, ama bunu çok da fazla beklemediğimi söyleyebilirim.
Özetle Türkiye’nin bir IŞİD problemi var, sorunu var. Bu problem esas olarak Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde; ama sadece orada değil, bölgede de yaşanan bir problem bu. Esas olarak T.C. toprakları içerisinde; ama maalesef, gerek ülkeyi yönetenler gerek vatandaşların büyük bir çoğunluğu bu problemin varlığını kabul etmek ve bununla kalıcı bir şekilde, etkili bir şekilde mücadele etmek hassasiyetini göstermiyorlar. El-Bab’da yaşanan sert olayların, şehit haberlerinin de bu hassasiyeti davet etmesini, harekete geçirmesini temenni edebiliyoruz en fazla. Ama yine de çok da umutlu olmadığımı vurgulamak istiyorum. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus