David Thomson: “Çoğu aile, çocuklarının cihadçı olduğunu Suriye’den telefon açtığında keşfediyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Çoğu aile, çocuklarının cihaçı olduğunu Suriye’den telefon açtığında keşfediyor”

Charlotte PudlowskiSlate-France – Çeviri: Haldun Bayrı
(2’nci bölümü ve 3’üncü bölümü okumak için tıklayın.)

david
David Thomson, Nisan 2014’te Fransa’nın Kanal 2, ekranında.

 

David Thomson, son kitabı Les Revenants’ın, “Dönenler”in çıkışı vesilesiyle cihadcı terörizm üzerine beş yıldır sürdürdüğü çalışmayı ve basının bu konunun gelişini nasıl görmediğini anlatıyor. Ona göre, alınan yanlış siyasi kararlardan kısmen basının işleyişi de sorumlu.

On yıl kadar önce David Thomson henüz Bordeaux gazetecilik okulunda öğrenciyken arkadaş olmuştuk. Tek bir şeyi bekliyordu: Saha. Tunus en bariz seçenek değildi, daha Güney’i düşlüyordu o. Fakat bir şeyler olup bitiyordu – bir devrim başlamıştı. Önce orada RFI (Fransa Uluslararası Radyosu) muhabiri, sonra da grand reporter olacak ve hepimizi sarsacak olan “asrın” konusu bulacaktı: Fransız cihadcılar.

Onun konusunu nasıl bulduğunu; konusunun onun içine nasıl işlediğini; hayatını, zamanını, tüm sohbetlerini nasıl yiyip bitirdiğini gördüm. 2011’de hiç kimsenin onu dinlemek istemediği zamanlar bitti; saldırılar sonrasında, kendisini hiç kimsenin dinlememiş olmasına üzüldüğü zamana gelindi; bugün ise bir kâhinmiş gibi bütün mikrofonlar ona yöneltiliyor. Yeni kitabı Les Revenants (Seuil Yayınları) (“Dönenler”) IŞİD saflarında savaşmaya gittikten sonra hüsrana uğrayıp ya da tükenip veya Fransız topraklarında saldırıya geçmek için geri dönen Fransızların hikâyesini anlatıyor. Kitabı kısa sürede çok-satanlar listesine girdi.

***

Fransa’daki cihadcılık hâdisesinin medya radarlarına hiç yakalanmadan doğduğunu söylüyorsun sık sık; bu ne anlama geliyor? Ve bunu sen nasıl açıklıyorsun?

İlk Fransızlar 2012’de gitti, sonra da 2013’te; dipteki bu dalgadan medyada hiç bahseden olmadı. Öyle ki, Fransa’da bundan ancak 2014’te, yetkililer hâdisenin büyüklüğünün ayırdına ağızları bir karış açık bir halde vardıkları sırada, iş işten geçtikten sonra bahsedilmeye başlandı. Yüzlerce Fransız Suriye’ye varmıştı bile. Bunu şöyle açıklıyorum: Biz, medya olarak muayyen bir Fransız toplumsal gerçekliğinden kopuğuz. Ama bu sadece gazetecilere mahsus bir şey değil: Akademik dünya ya da istihbarat dünyası da, hatta camiler de, bizzat Müslüman temsilciler de bu gerçeklikten kopuktular ve bunun gelişini görmediler.

 

Donald Trump’ın seçilmesinden beri çok sözü edilen ve cihadcılık hâdisesinde de işbaşında olan o meşhur kabarcık bu. Ama sen bu kabarcığın sadece seçkinlerin ya da medyanın kabarcığı olmadığını söylüyorsun, bütün çevrelerde çoğalan kabarcıklar mı bunlar?

Evet, bu hâdisenin etkilediği aileler bile çoğu zaman işin en son farkına varanlardı. Çocuklarındaki radikalliğin gerçekliğini, Suriye’den bir telefon gelip, çocuk onlara “baba, anne, Suriye’deyim ve dönmeyeceğim” dediği zaman keşfediyorlardı. Benim için bir seçkinler sorunu değil bu. Radarlara yakalanmadan çok çok hızlı vuku bulan benzersiz bir hâdise bu. Olup biteni öngörmüş olan hiçbir akademik çalışma yoktu.

Hatta hâkim durumdaki akademik denemeciler 11 Eylül’den sonra siyasal İslam’ın ve cihadcılığın gerileyeceğini savunarak tam aksi yönde bahse girmişlerdi. 2011’den beri Arap dünyasında ve Fransa’da olup biten her şey tersini kanıtladı.

 

Daha genel olarak toplumsal süreçlerin, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin bir tür hızlanmasına tekabül etmiyor mu bu?

Hiç kuşkusuz; çünkü her şey en fazla iki yılda olup bitti. Bunu kolaylaştıran iki etken vardı: Suriye’deki cihadın benzersiz jeopolitiği ve bununla beraber sosyal ağlarda bir cihadcılık virüsünün temayüz etmesi. İlk olarak 2012’de bir avuç Fransız gitmişti; alışıldık alarm sinyallerine yol açmadan yerleştiler, çoluk çocuk sahibi oldular. O dönemde bu Fransızların bazılarını tanıdım, başka Fransızları sokmuşlardı, onlar da onlarca başka Fransızları sokmuşlardı. Kelebek etkisi bu. Zincirin bu ilk halkasının yola çıkışı engellenseydi, belki de Suriye’de bugünkünden dörtte bir eksik Fransız olurdu.

Bu konu üzerine çalışmaya başladığım zaman, alenen bilinen iki-üç kişiydik ve tek gazeteci bendim. Amatör bir gözlemci olan fakat bu şebekeler ve propagandaları hakkında muhtemelen en çok bilgiye sahip olan Gilles N. vardı. Bir de geçmişini hiç gizlememiş olmasına rağmen kısmen kara listeye alınan Romain Caillet vardı; üstelik bence Fransız ve Fransızca-konuşan cihadcı çevrelerini en iyi bilen kişidir. Maalesef medya eşsiz bir tanıklıktan mahrum bırakıyor kendini. Benim çalışmalarım tam bir ilgisizlikle karşılandığı gibi, üstelik bu konu üzerine çalıştığım için sitemlere maruz kalıyordum.

 

Kimdi bu sitem edenler? Fransa Uluslararası Radyosu’nun muhabiri olduğun Tunus’takiler mi? Yoksa Fransa’dakiler mi?

İki taraftan da geliyordu, ama farklı olarak. Çünkü bir Tunus inkârı var, bir de Fransız inkârı var.

Tunus’taki kopukluk Fransa’dakinden de beterdi, çünkü seçkinler medyatik bakımdan her şeyi temsil ediyorlardı, siyaseten ise hiçbir şeyi temsil etmiyorlardı; Tunus’taki bölgelerin bağrında olup bitenlerden kopmuşlardı, ama entelijensiyanın ve medyanın bir numaralı bilgi kaynağını oluşturuyorlardı. Bu radikallikten uzaklaştırma programının medyadaki vitrini olan kızlardan biri, bir yılın sonunda İslam Devleti’ne katılmaya giderken Suriye yolunda yakalandı. Gerçeğe bütünüyle dolambaçlı bir yaklaşımı şekillendirdiler.

Tunus’ta yerel gazeteciler, aktivistler, siyasetçiler sırf bu konu üzerine çalıştığım için beni alenen eleştiriyorlardı. Aslında tanımadıkları kendi toplumlarında olup bitenleri bizzat kendileri hiç anlamamışlardı. Sürekli olarak “Burgiba’nın ülkesinde, anayasada kadına statü tanınmış olan Tunus’ta terörizm olmaz” diye tekrarlayarak tehdidi azımsıyor ya da inkâr ediyorlardı. Tunus’un imajına zarar vermek, turistleri Tunus’tan vazgeçirip Fas’a gitmeye yönlendirmek için Fas’tan para aldığımı söyleyen televizyon programcıları bile vardı. Kimi başkaları da Katar’dan para aldığımı söylüyorlardı!

Sonra da 2015’e kadar süren ve kamuoyunun büyük bölümünün ve medyadaki çok kişinin, cihadcılık diye bir sorun olmadığına, bunun İçişleri Bakanlığı’nın bir komplosu olduğuna inandıkları dönem geldi. Bin Ali’nin eski tek-partisi RCD’nin eskilerinin sahte sakallarla cihadcı kılığına girerek ülkede kargaşa çıkarıp iktidara eski rejimi getirmeye çalıştıkları düşünülüyordu. Orada sahte sakallılar teorisi diye adlandırılıyordu bu.

Halen bugün IŞİD’in bir Siyonist eseri olduğunu ve bu konu üzerine çalışan gazetecilerin de şu veya bu şekilde bu komplonun içinde olduklarını düşünen çok kişi var. Arap dünyasında, hem sol çevrelerde hem Müslüman Kardeşler çevrelerinde çok yaygın bir görüş bu. Bu söylemi El Ezher’in Başmüftüsü’nden de Tarık Ramazan’ın kardeşinden de duyabilirsiniz. Muazzam nüfuzu olan kişiler bunlar.

Ben bir tweet atar atmaz, yirmi tane Tunuslu trol, “Siz Fransız gazeteciler niye böyle yapıyorsunuz? Neden bu konudan bahsediyorsunuz?” diyorlardı bana.

Ülkedeki bu inkârın akabinde, Tunus, 2013’te Libya’ya, Suriye’ye ve Irak’a en çok cihadcı ihraç eden ülke haline geldi.

2011 sonunda ülkenin cumhurbaşkanlığına seçildiği sırada Munsif Marzuki’den fırça yediğimi bile hatırlıyorum. Bir röportaj sırasında, ona cihadcılar üzerine bir soru sorma küstahlığını gösterdim ve bana şöyle cevap verdi: “Siz Fransız gazetecilerin yapacak başka işi yok mu? Tunus’ta işsizlik ya da siyasi istikrarsızlık gibi gerçek sorunlar yok mu sanıyorsunuz?”

 

Ama sana göre o dönemde konu zaten yeterince büyümüş müydü?

Çünkü 2011 sonundan itibaren Tunuslu cihadcıların peşindeydim; halkın yaşadığı mahallelerde söylemlerinin benimsendiğini ve Fransa’yla çok güçlü bir etkileşim kurulduğunu görmüştüm. Geliyor, plastik bir sandalyeye oturup hoparlörlerini kuruyor ve hiç çekinmeden cihad vaazları veriyorlardı. Bu tip olayları izleyen insanların sayısının git gide arttığını görüyordum. Onlarcaydı, sonra yüzlerce oldular; iki sene sonunda ise, binlerce kişi geliyordu. Ufak bir vaizlik grupçuğu değildi artık; toplumsal bir hareketti. Bütün bunlar da devrim-sonrası istikrarsızlık ortamındaki umumi kayıtsızlık içinde oldu. Ve çok hızlı bir biçimde, IŞİD’in içinde çok önemli konumlara gelen Fransız cihadcılar, Paris’e iki saatlik uçuş mesafesindeki bu cihadcı kaynaşmadan yararlanmak için Tunus’a uğramaya başladılar (Boubaker el HakimÇ.N.1, Salim BenghalemÇ.N.2 ve birçok başkası). Bu işler de umumi kayıtsızlık içinde oluyordu.

Ve sonra önemli bir ayrıntı: Bu hareketi yaratmış olanlar, uluslararası cihad içinde rastgele kimseler değildi. Afganistan’da Kumandan Ahmet Şah Mesud’u öldürmüş olanlardı; Bin Ladin’in teğmenleriydi; Avrupa El Kaidesi’nin üst kadrolarıydı…

Bir gösterge daha vardı: 2012’den itibaren Tunus’taki camilerin yarı yarıya boşaldığını gördüm. İnsanlar artık namaz kılmıyor diye değil; çünkü Suriye’ye gidiyorlardı. Artık gemiler Avrupa’ya doğru gitmiyordu, umutlar ekonomik sahadan manevi sahaya kaymıştı.

Benim anlamadığım, bu sorunla neden sadece sen uğraşma durumunda kaldın? Diğer gazeteciler neden hiçbir şey görmediler? O dönemde Tunus’ta başka gazeteciler de vardı, tek Fransız muhabir sen değildin.

Çünkü ben onları çok erken gördüm; o sırada medyadaki herkesin gözü devrimin ertesine çevrilmişti. “Ben Selefi cihadcıyım, Suriye’de dövüşmeye gitmeyi düşlüyorum, Bin Ladin benim babam sayılır, mürtedleri öldürmek gerek” diyen biri çıktığında blokluyorsun. Böyle bir söyleme hiç kimse duyarsız kalamaz, özellikle de demokratik olduğu söylenen bir devrimden sonra. Bununla yüzleşen az gazeteci oldu; Tunus şehrinde halkın yaşadığı mahallelerde bu hareketin temayüz etmesine tanık olan az gazeteci oldu. Bu yüzden bende sabitleşti. Anlama ve açıklama ihtiyacı duyuyordum.

 

Fakat illaki daha kişisel bir arayış da vardır: Bu hâdiseyi anlamak için fedakârlıklarda bulundun, zor oldu bu. Bir kez daha tekrarlayayım: O dönemde Tunus’ta başka gazeteciler de vardı; kenar mahallelere onlar da senin kadar girebilirlerdi. Bu çevrelerden gelen biri olarak Romain Caillet’nin bu konuların uzmanı olması mantıkî, ama ya senin?

Evet, kişisel bir arayış haline geldi bu; çünkü niçin böyle olunabildiğini soruyordum kendime.

Hepimiz için bunun mümkün olduğunu düşündün belki de?

Soruyu bu şekilde kendime sormaya hiç cesaret etmedim. Daha ziyade soruyu tersten sordum kendime: Toplumsal bir aktörde bunu mümkün kılan değişkenler neler? Başka deyişle: Bu herkesin başına gelmez (muayyen bir kurumsal söylemin aksine). Görüşmelerim zemininde, dinî, siyasî, ailevi, etnik, tarihî, sosyolojik, psikolojik, hatta bazen cinsel etkenleri tespite çalıştım; ama bu değişimi kolaylaştıran dayanağı oluşturan toplumsal belirleyicileri de tespite çalıştım. Her ne kadar cihadcı doğulmadığını, cihadcı olunduğunu düşünsem bile.

Ama toplumun kıyısındaki kimselerin hep ilgimi çekmiş olduğu da doğru: Her zaman Emmanuel Macron gibilerden ziyade siyaset alanının aşırı uçlarını daha çok merak etmişimdir; yurtdışı muhabirliği yaparken kendimi Erbil’de Washington’dakinden iyi hissederim. Evet, anlamak istememe ve yaşamımı bu işe vakfetme çabasını göstermeme yol açan kişisel nedenler var kuşkusuz. Bir insan varlığının kötülüğün sıradanlığına nasıl geçebildiğini sordum kendime.

(İKİNCİ BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN)

Ç.N.1 Boubaker El Hakim veya Boubaker Al Hakim, 1 Ağustos 1983 Paris doğumludur, savaş ismi Ebu Mukatil’dir; Tunus asıllı Fransız vatandaşıdır ve IŞİD’deki en yüksek rütbeli Fransız’dır. 26 veya 27 Kasım 2016’da Rakka’da bir insansız hava aracı tarafından öldürülmüştür.

Ç.N.2 Charlie-Hebdo saldırganlarıyla aynı çevredendir, Suriye’deki Fransız rehineleri ellerinde tutanlardan biri olduğu ortaya çıkmıştır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus