David Thomson: “Katılanlar IŞİD’i, insanlara ateş açarken dondurma yiyebildikleri bir yer olarak görüyorlar”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

David Thomson: “Katılanlar IŞİD’i, insanlara ateş açarken dondurma yiyebildikleri bir yer olarak görüyorlar”

Charlotte PudlowskiSlate-France – Çeviri: Haldun Bayrı
(1’inci bölümü ve 2’nci bölümü okumak için tıklayın.)

david
David Thomson, Nisan 2014’te Fransa’nın Kanal 2, ekranında.

Fakat medya organları nerede duracaklarını nasıl bilebilirler? Hâdiseyi abartmamak, korkutma makinaları haline gelmemek için ne yapmak gerektiğini nasıl bilebilirler?

Özellikle Jérôme Fenoglio’nun Le Monde’da teröristlerin [anonimleştirilmesi/kimliğinin açıklanmaması] ve fotoğraflarının basılmaması üzerine başyazısıyla beraber, meslekte ortak bir içebakış gerçekleşti. Medyanın böyle bir içebakış çabası göstermesi çok sağlıklı; kayda düşülmeye değecek kadar da nadir bir şey. Ama cihadcı terörizm karşısında istikrarımızın ne kadar bozulduğunu da kanıtlıyor; bu hâdisenin bize gazeteciliğin işaret noktalarını ne derece yitirttiğini… Çünkü teröristlerin isimleri ve fotoğrafları haberdir.

Kitaplarımda tanıklarımın kimliklerini hep gizli tuttum; ama başka nedenlerle yaptım bunu (bir ton serbestliğini mümkün kılmak için ve kişisel güvenlik sorunları için, kaynaklarımın onları polise ihbar edebileceğimi düşünmemeleri için). Buna rağmen bu anonimleştirme tedbirine karşı çıktım.

Bu hâdisenin, medyada ondan hiç bahsedilmezken nasıl temayüz edip tarihsel bir öneme büründüğünü gördüm; terörist yoğunluğu üzerinde medya etkisinin sıfır olduğunu düşünüyorum.

Ya korkunun beslenmesi üzerindeki etkisi? İdeolojik zafer üzerindeki etkisi?

Buna karşılık tabii ki ahali üzerinde açık bir etkisi vardır, kamuoyunda korku doğurur. Ama insanları dehşete düşüren şey saldırıdır; saldırının akabinde medyanın saldırıya gösterdiği muamele değil.

Cihadla ilgili haberler üzerine çalışmaya başladığın zaman televizyon için çalışıyordun; o zamandan beri görüntüyü tamamen kenara itip Fransa Uluslararası Radyosu’yla sese geçtin; makalelerin ve kitaplarınla da özellikle yazıya geçtin. Cihadcılar ise göz alıcı işler yaparak görüntü savaşından yanalar. Onlarla aynı silahlarla dövüşmek gerektiğini düşünmüyor musun? İdeolojilerini anlama çalışmamızda, sözcüklerin, artık istîab haddimizi aşan görüntülerden daha çok yardımcı olabileceğini mi düşünüyorsun?

Bu konuyu 2011’den beri bütün mecralarda ele aldım. Bunu ancak yazılı bir mecrayla, kitapla, ya da Les Jours’da yapılan tipte uzun soluklu gazetecilik üzerinden hakikaten istediğim gibi yapabileceğim sonucuna vardım.

Bu hâdise üzerine çalışmaya başladığım zaman televizyonculuk yapılabiliyordu: Tunus’ta cihadcılarla röportaj sekansları çekiliyordu; cihadcılığı üstlenen ve kamera önünde konuşmayı kabul eden cihadcılar bulunabiliyordu: Artık geçerli olmayan özel bir tarihsel andı bu. Bugün cihadcılar yasadışılığa kaydılar; dolayısıyla artık onları yüzü açık konuşturmak mümkün değil.

Anonimlik dediğiniz anda televizyonu bir kenara koyarsınız; radyoyu da, çünkü sesler teşhis edilebiliyor.

Ayrıca kitap, üzerinde tam bir denetimim olabilen tek mecra. Televizyonda denetiminiz yoktur, bunu muhabir olarak yaşadım: Daima ya bir yazıişleri müdürü, ya bir prodüktör, ya da bir kanal sorumlusu çıkar ve konuyu geniş kitlenin anlayabileceği istikamete yöneltmek ister, tavizler vermek gerekir, işleri mümkün mertebe en ikili tarzda yapmak gerekir.

Bir kitap yazdığında sorumlu sensindir ve meselelerin dibine kadar gidebilirsin; ince ayrıntılara, karmaşıklığa dikkat gösterebilirsin.

Story-telling’e de (hikâye anlatmaya da). Kaldı ki kitabın sonunda, neredeyse Molière’in bir piyesindeki kahramanların listesini düşündüren bir aktör listesi var.

Herhangi bir konuda kullanacağım yöntem/metodoloji ne ise cihadcılardan söz etmek için de aynı yöntemi kullandım: Evet hikâye anlatmak, uzun soluklu anlatısal gazetecilik de denebilir buna. Toplumsal aktörleri elden geldiğince iyi tanımak için, kendilerini size açmaları için yıllar geçirmek, eşelemek. Ancak bir konuya papaz yemini etmiş gibi, kafa-göz dalarsanız yapabilirsiniz bunu. Benim yaptığım da buydu. Bir hâdiseyi anlamak için, özellikle de bu hâdiseyi anlamak için, kişisel öyküler üzerinden, bireysel güzergâhlar üzerinden aktörlerini anlamak gerek. Büyük hikâyeyi anlamak için küçük hikâyeyi anlatmak. Onları insanîleştirmem kınanıyor, evet öyle, insanîleştiriyorum, bütün çalıştığım konu bu.

Bu insanlar sana niçin konuştular?

Bazıları –azınlıkta olanlar– onları baştan çıkarıp düşler kurdurmuş ve aldatmış olan bir projeye karşı mücadele etmek istedikleri için konuşuyorlar. Çoğu, Fransa’ya dönmek isteyip, dönünce hangi risklerle karşı karşıya olduklarını öğrenmek için benimle temas kurdu. Döndüklerindeki radikallik düzeylerini, bu dönüşün nedenlerini ve radikalliklerinin birkaç aylık evrimini görmek için kendilerine uzun süreli görüşme ilkesini öneriyordum. Bazıları cihadcı ideolojiye daha da derinlemesine giriyor ve daha sonra [kiyetist/mezheb-i sükûncu] Selefiler haline geliyor.

Mahkemeleri görülmeden hemen önce iyi bir imaj yaratarak daha hafif bir ceza almak için tanıklık etmek isteyenler de vardı. Bunu da kafamda tutmam gerekiyordu: IŞİD’den dönenlerin hepsi –tesadüf bu ya– orada hastabakıcılık yaptıklarını söylüyorlar…

Bazılarının da sırf konuşmaya ihtiyaçları olduğu için; ben onların kodlarını, ideolojilerini, düşünme tarzlarını ve oluş tarzlarını bildiğim için ve sadece kendilerine iyi geldiği için konuştuklarını düşünüyorum. Beni bunun için arayan çok ebeveyn oluyor. Bundan hiçbir zaman haber kaynağı olarak yararlanmam; ama benim onları yargılamayacağımı, bu çevreyi tanıdığımı, bunun benim de normalim olduğunu bilirler. Bir sürü cihadcı ebeveyni beni çocukları hakkında konuşmak için arıyor.

2015’te, üç Fransızın karıştığı bir saldırının önüne geçildi ve bu Fransız grubunun içinde biri, koyu Katolik eski bir Fransız ailesinden geliyordu. Ufaklık sonunda kodesi boyladı ve annesi bunu bir türlü anlayamadı. Görüş kabininde oğluna, “Nasıl böyle olduğunu açıkla bana. Seni eğittik, kilisede din derslerine gönderdik, ne oldu böyle?” diye sormuş. Çocuk ona, “Git David Thomson’la görüş, o sana izah eder” demiş. Bunun üzerine güçlü bir eski Fransız ailesi aksanıyla konuşan bir hanım beni telefonla aradı ve ona beraber bir kahve içmeyi teklif ettim. Şalına sarınmış bir büyük burjuva hanımı geldi. Bütün sorularına cevap verdim mi bilmiyorum, ama uzun uzun konuştuk. Benimle damgalanmadan konuşmak için aramaya devam ediyor; çünkü anlayabiliyorum. Bir aile için bu o kadar şaşkınlık verici ki, genellikle çok utanç duyulmasına yol açıyor. Yargıç, polis ya da psikiyatr olmayıp onlara kulak verebilen o kadar az insan var ki.

Kitabında da bulunan bütün bu anlattıkların bazen o kadar kaçıklaşıyor ki, Charlie Hebdo saldırısında yaralanan gazeteci Philippe Lançon’un o cümlesini düşünüyorum. Bataclan saldırısından sonra yazdığı metinde şöyle diyordu: “Hayalgücü nefes nefese bir köpek gibi yaşananın peşinde koşuyordu.”

Kitapta Zübeyr’in şu dedikleri gibi: “Daha çok bir tatil kampı ortamıydı. (…) İnsanlara ateş açarken dondurma yiyebildiğiniz bir cihad”.

Ama buna gömüldüğün zaman, senin normalin bu oluyor. Ben yıllardır sabahtan akşama bunun içinde yüzüyorum: Hâlâ çılgınca, ama aynı zamanda benim gerçekliğim bu. Bu yüzden de artık bırakmam gerek!

Bırakmadan önce, France Inter’in sabah programından ana haber bültenine kadar bütün medya platolarına uğramış olacaksın. Nihayet sana kulak verilmiş olması teselli ediyor mu seni?

Evet. Çünkü çok şiddetli anlar yaşadım. Bana pahalıya mal olmuş, bütün sosyal yaşantımı kurutmuş bir işten sonra, bir yıllık çalışmadan sonra, bütün Fransa’nın huzurunda bir platoda hırpalandığımda, bunun yapmanın nasıl bir kişisel bağlanma olduğunu görmek gerek. Yıllar boyunca yaşamınızı parantez içine alıyorsunuz. Artık hayatınız olmuyor: Hayat iş oluyor. Aynı zamanda düzenli ölüm tehditleri de almak bu; bazen tanıdığım kimselerden.

Gelip yaptığınız çalışmayı sunmayı deniyorsunuz ve yaylım ateşine tutuluyorsunuz. Çok güçlü bir şiddet bu. Dolayısıyla bugün elbette kitabın büyük bir başarıya ulaşmasına müthiş sevindim ve bana kulak verildiği için müthiş memnunum. Medyada sergilenmekten de rahatsız değilim. Kendimi göstermekle, narsisizmle suçlanacağım. Cihadcı çevrelerde mücahitlerin sırtından para ve şöhret kazandığımı söyleyecekler bana. Tek kaygım bu kimselerin ideolojisini anlaşılır kılmaktı. Bunu biraz becerdiğimi zannediyorum. Konu değiştireceğim ve Les Jours’da dedikleri gibi kendime bir başka gazetecilik “saplantısı” bulacağım. Ve onun üzerinde de aynı yoğunlukla çalışacağım.

 

Les Revenants

David Thomson

Editions du Seuil / Les Jours

 

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus