Hubert Védrine : “Batı’da ciddi bir envanter çıkarmanın zamanı geldi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Hubert Védrine : « Batı’da ciddi bir envanter çıkarmanın zamanı geldi »

1997-2002 yıllarındaki Fransa Dışişleri Bakanı’na göre Batı, dünyayı artık istediği gibi yönetemediğini kabullenmeli.

LE MONDE | 14 Ocak 2017 |

Christophe Ayad ve Marc Semo

 

François Mitterrand döneminde Elysée’nin genel sekreteri ve Lionel Jospin hükümetinin (1997-2002) dışişleri bakanı, diplomat ve siyaset adamı Hubert Védrine, dünyanın durumunun sivri olduğu kadar gerçekçi bir gözlemcisi hâlâ. Son olarak “İddialaşan Dünya” (Le Monde au défi, Fayard) ve “Avrupa’yı Kurtarmak!” (Sauver l’Europe ! Liana Levi) kitapları yayımlandı.

***

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a gelişi Amerikalılar’ın dünya liderliği iddiasının sonuna mı işaret ?

Bunu söylemek için henüz fazla erken, ama seçilmiş olması bile Batı’da birçok kanaatin darmadağın olmasına yol açtı. Kampanyası sırasında şok yarattı, şimdiden rahatsızlık veriyor ve çalkantılar olacak!  Ama onun ille de tehlikeli olduğuna emin değilim. Bu biraz bize ve başkalarına bağlı. 1992’den itibaren, SSCB’nin çöküşü sonrasında, iki-kutuplu dünyadan çıkıp yarı-istikrarsız küresel bir dünyaya girdik; 5 ila 6 şiddetinde rüzgârlı ve çalkantılı bir deniz bu; hiç durulmuyor, ama sürekli kasırga halinde de değil. Geçen yüzyılın son çeyreğinde, Batılılar baba Georges Bush’un [1989-1993] vaadine, yani ABD’nin bilgili yönlendirmesi altında yeni bir dünya düzenine inandılar. Elbette herkes kendi meşrebine göre anlıyordu bunu; Atlas Okyanusu’nun öte tarafında daha milliyetçiydi, Avrupalılar’da ise daha idealistti; ama ortak bir yanılsama vardı. Bugün bütün bunlar çöküyor.

Donald Trump’ın seçilmesi bu alt üst oluşun sebebi değil, ama dışavurumlarından biri. Seçmenlerin –başka yerdeki Brexit gibi, ya da başka benzer hâdiseler gibi–; ”mesut” bir küreselleşmeye hiç inanmamış halk sınıflarının; ama aynı zamanda Avrupa’dan yüz çevirdikleri gibi küreselleşmeden de yüz çeviren Batılı orta sınıfların isyanının bileşkesi. Avrupa’dan bakıldığında, Donald Trump’ın zaferi mümkün fakat düşünülemezdi, çünkü dehşete düşürüyordu. “Kötü” oy veren halk sınıflarından yüz çeviren ve tüm yatırımını azınlıklara yapan muayyen bir Amerikan –ve Avrupa– solunun düşüncesini kısadevreye uğratıyor.

Diğer yandan, Batılılar’ın yüzyıllardır ellerinde tuttukları güç tekelini yitirdikleri belirli bir süredir gözlemlenebiliyordu zaten. Fakat şaşkınlık verici bu yeni durumun bariz hale gelmesi için korkunç olaylar yaşanması gerekti: Halep’in doğu mahallelerinin Suriye rejimi tarafından Rus hava kuvvetlerinin yardımıyla tekrar alınması, Batılılar’ın bunu güçsüzlük içinde seyretmesi, sonra da Rusya’nın –ABD’yi de Fransa’yı da işe katmadan– Türkiye ve İran’la birlikte Suriye’de krizden çıkış için müzakereler ilan etmesi. Bunun ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşıldığından da emin değilim üstelik.

Trump’ın, ABD’nin her tarafa müdahale etmekle uğraşmaması gerektiği minvalli dünya görüşü, Barack Obama’nın görüşü değil miydi ?

Özünde bilhassa değerler zemininde Donald Trump’ın düşünceleri Obama’nınkilerin taban tabana zıddı. Ama ABD’nin dünyaya sürekli jandarmalık yapmakla ya da her yere demokrasi dayatmakla uğraşmaması gerektiği fikri hususunda, Obama’yla paradoksal bir devamlılık arz ediyor. Obama da şu son yirmi beş yıldaki müdahalelerin çoğunun kötü yola girdiğini düşünüyordu zaten; bilhassa Afganistan’da, daha beteri de Irak’ta. Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkeler –Çin ve  diğerleri– nazarında uzun vadede göreli bir Amerikan liderliğini muhafaza etmek için başka türlü davranmak gerektiğini düşünüyordu. Donald Trump da biraz aynı şeyi söylüyor; ama hoyrat ve abartılı bir tarzda. Şu zamana kadar –hepsi Hillary Clinton’a oy veren– yeni-muhafazakârların en aşırı biçimini temsil ettikleri müdahaleci Amerikan (ve küresel) liberal seçkinlerin epey bir kısmında geçerli olan Wilson’cı dünya anlayışından muazzam bir kopuş bu. Zamanla uluslararası ilişkilerin bütünü üzerinde bunun derin sonuçları olacak.

trump
Donald Trump, başkanlık kampanyası sırasında, 28 Ekim 2016. CARLO ALLEGRI / REUTERS

Birleşik bir bütünlük olarak Batı ve Atlas Okyanusu’nun iki kıyısı arasındaki bağların sonu mu bu ?

Bu iki mefhumu karıştırmamak gerek. Klasik anlamıyla atlantizm [1], İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet tehdidi yüzünden kendini dayatan, Avrupa’nın zorunlu olarak ABD hizasına girmesine atıfta bulunur. Atlas Okyanusu’nun iki kıyısını birleştiren bu olmuştur; oysa önceden durum böyle değildi. Nitekim uzun zaman boyunca ABD Avrupa nazarında çok sınırlı bir ilgi göstermişti. SSCB’nin çöküşünden sonra, her ne kadar bazıları bugünkü Rus tehdidinin de eşdeğer olduğunu ileri sürseler bile –ki yine de abartılıdır bu– , bu atlantizm varlık nedenini kısmen yitirdi.

Özellikle Amerikalı yeni-muhafazakârların el üstünde tuttuğu, daha belirsiz ve daha geniş bir mefhum Batı. 1992’den sonra ABD, demokrasinin, piyasa ekonomisinin ve Batılı değerlerin her yerde uygulanması gerektiğini düşündü. Görkemli süper-güçtü o. George W. Bush [2001-2009] ile birlikte, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra ABD, fazla hasmâne olduğuna hükmettiği bir dünya (Ruslar, Çinliler, İslam) karşısında endişelendi ve daha saldırganlaştı (Irak). Burada “Batıcılık”tan söz edebiliriz. Obama buna tepki olarak seçildi ve Amerika’yı sakinleştirmeyi denedi.

Ama tartışma kapanmış değil. Her halükârda, bir üstünlük, küstahlık ve paranoya karışımı olan Batıcılık başarısızlığa uğradı ve… Batı’da endişe yaratıyor. Amerikalılar –ama sadece onlar değil–, her ne kadar Kosova’da [1999’da] veya Libya’da [2011’de] başlangıçta müdahale etmek için haklı nedenler olmuşsa bile, dış askerî müdahalelerden bezdiler. Batı artık dünyayı istediği gibi yönetemediğini kabullenmeli : Artık daha az misyon peşinde olacak ve Donald Trump bu olgunun kaba bir tercümesi.

“Ülkelerin içişlerine karışmayan bir Batı olabilir mi?” tarihsel sorusuna kolay cevap verilemez. Bu inanç yayma eğilimi, Aziz Pavlus bütün halklara İncil götürme çağrısı yaptığından beri, Batı’nın fıtratında gibi görünüyor. Batı’nın batacağı anlamına da gelmiyor bu. Ama yararsız pişmanlığa kapılmadan ciddi bir envanter çıkarmanın zamanı geldi.

Suriye’deki Rus müdahalesi de bir ülkenin içişlerine karışılması değil mi ?

2
Halep’in yıkıntıları ortasında çalışan bir traktör, 23 Aralık 2016. GEORGE OURFALIAN / AFP

Evet, başka bir tipi. İçişlerine karışmak, Fransa’da seve seve inanıldığı gibi, ille de insan haklarını savunmak için müdahale değildir. Ülkenin hayatî çıkarlarıyla haklı gösterilen bazı vakaları üstlenmek gerek. Ulusal çıkar sadece dış ticaret göstergesi değildir. Fransa’nın Mali’deki müdahalesini [2013-2014 arasında, çokuluslu bir operasyonla] sadece “değerler”in savunulmasıyla haklı göstermek kısmîydi. Güvenliğimizi ve Afrikalılar’ın güvenliğini, ve de çıkarlarımızı savunmak için müdahale ettik oraya, ki bu da değerlerimizi garanti altına alıyor.

Nüfuz bölgelerinin hükmettiği bir dünyaya mı dönülüyor?

Uluslararası bir camia da uluslararası bir düzen de olmadığına göre, dünyanın jandarması ise her tarafa eskisi gibi yetişemediği için, bu yönde kalkışmalar olacaktır. Amerikan hegemonyacıları bu yüzden infiale kapılıyorlar. Onlara göre, dünyada tek bir nüfuz bölgesi olmalıdır: Kendilerininki! Ama gelin görün ki Çin durmadan güçleniyor ve bâriz zayıflıkları olmakla birlikte Rusya da uyandı. Hem Ortadoğu’da hem Kuzeydoğu Asya veya Afrika’da birkaç ülke bu yaklaşımla akıl yürütüyorlar. Kaldı ki Avrupa’nın Doğu’ya doğru genişlemesi esnasında, Almanya’nın ekonomi bakımından hedefi buydu. Fransızca-konuşanlar ya da İspanyolca-konuşanlar, ortak bir dil temelinde yükselirken nüfuz bölgelerini muhafaza etmeyi de hedefleyen bütünlerdir.

Fakat kapalı nüfuz bölgeleri olmayacak. Gözümüzün önünde yapıları dağılan Ortadoğu’yu görüyorsunuz. Bölgesel güçlerin hiçbiri iradesini bütünüyle dayatamıyor. Ne İran rejimi, İran-Şii stratejisiyle; ne Suudi Arabistan, Vahhabi bir Suud-Sünniliği üzerine kurulu kendi stratejisiyle; ne de Türkiye, Yeni-Osmanlıcılığıyla. Mısır ancak kendi çıkarlarının derdinde. Filistin politikasında haksız olan İsrail ise sadece güvenliğini garanti altına alma uğraşında. Bütün bunlara bir de hiçbir dış gücün elinde, Sykes-Picot [1916’da Fransa ile Büyük Britanya arasında]  ya da San Remo [1920’de] gibi yeni paylaşım anlaşmaları üzerinden kendi çözümünü dayatma olanağının bulunmamasını ekleyin.

ABD, Çin ve Rusya’nın hükmedeceği, Avrupa’nın da figüranlık yapacağı üçlü bir dünyaya mı gidiyoruz ?

Avrupa belki de maalesef seyirci konumunda kalacak. Ama bunun haricinde, muazzam bir ağırlık teşkil eden bu üç gücün gerçekten mutabık kalabilecekleri konu var mı? Donald Trump belki Vladimir Putin’le şu veya bu gerçekçi anlaşmayı yapacak, ama Moskova ile Washington’ın küresel bir anlaşmaya varabilecekleri bir zemin görmüyorum. Ortak Batı-karşıtı belâgatlerine rağmen, Rusya ile Çin’in de. Çin ile ABD’nin de kezâ. Uluslararası oyun çok daha çeşitlendi ve hareketlendi; özellikle de aktörlerin ve konuların çoğalması nedeniyle. Artık Birleşmiş Milletler’in bünyesinde neredeyse iki yüz ülke var. Bunların dörtte üçünün hiçbir etkisi olmasa bile, yine de bazı enerji kaynaklarını denetimi altında tutanlar var, önemli jeo-stratejik konumları ya da “özel alanları” vb. işgal edenler var. Bütün bunlara bir de şirketler, finans kurumları, STK’lar, medyalar, Kiliseler… eklenince, çok-taraflı çerçevelerde gerçekleşenler de dahil olmak üzere, karar süreçleri daha da karmaşıklaşıyor. Medyaları da unutmayalım! Çin, Rusya ya da İran gibi otoriter sistemlerin belli bir çizgiden şaşmayan –iyi veya kötü– bir dış politika tutturmaları, çağdaş demokrasilere nazaran kolaydır. Dolayısıyla, yeniden-yapılanmadan ziyade, beklentim kafaların karışacağı yönünde.

Halep’in düşmesi ve Suriye’deki çatışmanın Rusya-Türkiye-İran üçlüsü tarafından ele alınması, yeni bir dünya düzeninin simgesi değil mi ?

Önceden tasavvur ettiğimiz dünya düzeni fikri yanılsamalıydı. Halep’in trajedisi, Batılıların Suriye vakasında başlangıçtan beri külliyen işledikleri hataların zalimâne simgesi. Teşbihte hata olmazsa, neredeyse Süveyş fiyaskosuyla karşılaştırılabilir bu [1956’da, Başkan Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinden sonra, bir Fransa-İsrail-Britanya koalisyonu Mısır’a askerî müdahalede bulunuyor, fakat Amerikan ve Sovyet baskıları sonucunda geri adım atmak zorunda kalıyordu][Halep] her şeyden önce, kuşkusuz saygıdeğer, ama pratikte işlememiş olan ahlaki ölçütlerin ve etik duruşların yol gösterdiği Batılı politikaların çöküşünü simgeliyor. Bunun sonucunda, kartlar İran’la beraber Rusya’nın elinde. Rusya’nın başarısızlığa uğraması bile bizi tekrar oyuna sokmayacak. Ders çıkaralım bundan!

Batılılar Suriye’de ne yapmalıydı?

 

En baştan seçim yapılmalıydı. Ufukta beliren korkunç iç savaş karşısında, ya Amerikalılar ve Fransızlar, “Müdahale etmek için elimizde ne gerekli araçlar ne de meşruiyet var; öyleyse Türkiye, Ürdün ve Lübnan’a daha fazla yardım ederek Suriyeliler’in acılarını hafifletmek için insanî yardım yapalım, bir yandan da Ruslar’la karşılıklı danışmayı deneyerek daha fazla mülteci ağırlamayı kabul edelim” diyeceklerdi. Ya da esas Suriye’de demokrasiyi dayatmanın gerekli olduğuna hükmedecektik. O zaman da bunu başarmak için askerî, malî ve siyasî araçları bir araya getirecektik; bunun anlamı da, yoğun biçimde müdahale ederek zayıflıklarına rağmen demokrat dostlarımıza arka çıkmak, dolayısıyla da icabında kamuoylarımızın desteğiyle orada yıllarca kalacak yüz binlerce adam göndermek demekti. Ama açıkça biz ne birini ne diğerini seçtik; bir yandan da Beşar Esad’ın muhaliflerini onlara hakikaten yardım edeceğimize inandırıyorduk… Ahlâkçılıkla kinizmin yolları kavuşuyor bazen.

İki hata daha işlendi. Önce, Beşar’ın rejimi zalim de olsa, ondan sonra gelenin daha beter olacağı hususunda ikazlarda bulunan Suriye ve Lübnan Hıristiyanları’nın söyledikleri dinlenmedi. İkinci olarak, Rusya’nın muhafaza etmiş olduğu tek dış yerleşimini [Tartus deniz üssünü] bırakacağını zannetme hatası işlendi. Hataların böyle üst üste gelmesi, yirmi-otuz yıldır birikmiş olan, kuruntuyu andıran bir dizi inanış ve refleksin sonucu. İnsan haklarına herkes kadar bağlıyım; ama uzun zamandır, dış politikada tek tercih ölçütü olarak insan hakları savunuculuğuna müracaat edilmesinin bizi bir çıkmaza götürmesinden çekiniyordum. O çıkmazdayız işte. Artık duygularımızla orantılı olanaklarımız yok; sömürgeleştirmeye tekrar başlamak da söz konusu olamaz. Şunu tekrar düşünmek gerek: Müdahalelerin bilançosunu çıkarmak ve gelecek için daha akılcı ve tutarlı ölçütler saptamak.

Suriye vakasında Fransa daha müdahaleci davrandı. Niçin ?

Obama’nın tutarsızlığı kınanabilir: Bir “kırmızı çizgi” ilan etmek [Suriye rejiminin kimyasal siah kullanması hakkında, Ağustos 2013’teki gibi] ve bu ihlal edildiğinde de tepki göstermemek vahim bir hata oldu. Ama, kavramsal olarak, Fransa’nın hatası daha derin ve sürekli oldu. Böylece, 2011’de Tunus ve Mısır olayları sırasında treni kaçırdıktan sonra, Fransa ideolojik nedenlerle Suriye’de gırtlağına kadar gömüldü. Hem vahim, hem nafile olan bir tür Fransız usulü yeni-muhafazakârlıktı bu. Bunun kendi üzerine “vazife” olduğuna kanaat getiren Fransa, tereddüt etti…

Jacques Chirac’tan beri yapılmış olan her şeyi gözden geçirmek gerekirdi. Hepsi olumsuz değil: Jacques Chirac Irak’la ilgili olarak çok iyi şeyler yaptı; Nicolas Sarkozy Gürcistan, mali kriz, G20 dosyalarında başarılı oldu; François Hollande ise Mali’ye cesurca ve etkili biçimde müdahale etti. Orta Afrika’daki durumu [« Sangaris » Operasyonu, 2013 sonundan Ekim 2016’ya] iyi idare etti ve Ukrayna için Minsk sürecini başlattı. Ama yine de kim olduğumuzu ve nerede olduğumuzu artık pek iyi bilmiyor gibiyiz.

Dünyanın bu yeni manzarasında Avrupa oyun-dışı mı?

Avrupalı güçler var, ama “Avrupa” kökeninde bir güç projesi değil. Başlangıçta, Amerikalılar bize Almanlar’la işbirliği yapmayı [İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra] dayattıkları zaman, Marshall Planı’nın bir organizasyon modeliydi. Sonra bir pazar bu. Güçlü Avrupa fikri çok daha sonra belirmişti: François Mitterrand, Alman Şansölyesi Helmut Kohl ve Jacques Delors [o sırada Fransa’nın Ekonomi ve Maliye Bakanı] 1984’te Avrupa projesine yeni bir atılım verdikleri zaman. 1992’ye kadar, siyasî, sosyal, ekonomik ve yurttaşların olan bu Avrupa’yı yapma iradesi olmuştu… Fransızlar savunma Avrupa’sını istiyorlardı. Ama daha o dönemde, diğer Avrupalılar bu noktada çok ikna olmamışlardı.

Bugün, uluslararası camianın ideal dünyasında ve hukuk içinde yaşadığını zanneden Avrupalılar, Jurassic Parc’ta uyanıyorlar: Donald Trump herkese endişe veriyor, Putin bizi kışkırtıyor, İslam ise bir ihtilaç/çırpınma içinde. Yaratıcı bir elektroşoka yol açabilirdi bu; ama şimdilik, hiçbir şey olmuyor. Yakın zamanda, Avrupa Konseyi’nin 2001’deki Laeken [Belçika] sonuç bildirgesini tekrar okudum: Avrupa’nın bir sıçrama yapmasının gerekliliği konusunda bugünden çok daha iddialı.

Avrupa’ya nasıl tekrar yeni bir atılım verilebilir ?

Sistemde hiçbir şeyi değiştirmeden vaat üstüne vaatlerde bulunarak değil ! Git gide daha çok kimse kopuyor : Avrupa-aleyhtarları tabii ki, ama aynı zamanda kuşku duyanlar, hayalkırıklığına uğrayanlar ve haddinden fazla mevzuata alerjik olan çok sayıda insan. Aslında, bir çoğunluk. Dolayısıyla, halkları dinlemek için bir ara vermek gerek; kimliklerini, egemenliklerini biraz muhafaza etmek ve daha fazla güvenlik istemelerini kabullenmek gerek. Yeniden kurucu bir konferansta, gönüllü hükümetler yoğun bir yardım operasyonu için karar alırlar, bu operasyon uyarınca Avrupa Komisyonu her şeye ayrı mevzuat getirmeyi keser ve tekrar anahtar-unsurlar ve gelecek üzerine görevlendirilir; en başta da, dış sınırların gerçekten denetimiyle güvenilir bir Schengen için. Şayet bunu becerirsek, o zaman halklara yeniden ikna edici bir Avrupa fikri sunabiliriz. Her halükârda, önce halkları yanımıza almadan ilerlenebileceğine inanmıyorum. Wolfgang Schäuble [Almanya Maliye Bakanı] bile diyor bunu. Halkları ikna etmeyi becerirsek, yarının Avrupa’sını, kargaşa içindeki bir dünyada yaşam tarzımızı savunacak Avrupa’yı inşa etmeye tekrar girişebiliriz.

Trump’ın gelişi Avrupa için neyi değiştirecek ?

Donald Trump hakkında Avrupa’da çok sayıda sızlanma ve ölçüsüz tepkiler işittik. Bu donakalmışlık halinden çıkmak gerek. Avrupalılar, en azından ağırlığı olan üç ya da dört yönetici, “İklim anlaşmasından çıkmak mı istiyorsunuz? Bu bir hatadır. Biz, ülkenizin sivil toplumu ve şirketleriyle de beraber olmak üzere bunu uygulamaya devam edeceğiz” demelidir. Çinliler’in ilan ettikleri budur. Donald Trump İran’la yapılan nükleer anlaşmasını bozmak mı istiyor? Avrupalılar’ın verecek bir cevapları vardır: “Bu, bizim uygulamayı sürdüreceğimiz bir uluslararası anlaşmadır. Kendi sınırlarınız dışında adli yaptırımlarla bizim bunu yapmamıza engel olmak isterseniz, her şeye rağmen İran’la çalışmak için Rusya ve Çin gibi gelişmekte olan ülkelerle bir mübadele sistemi yaratırız.”

Bu tür bir duruşu benimseyebilirsek, büyük Amerikan iş dünyası Donald Trump’a baskı yapacaktır. Son olarak, Trump Putin’le bir anlaşma mı yapmak istiyor ? Öyleyse hiç beklemeden Rusya’yla gerçekçi ilişkiler konusundaki anlayışımızı tanımlayalım. Kırım ya da Suriye gibi dosyalardaki kayıplarımıza katlanmayı ve –bir yandan kararlılığımızı ve caydırıcılığımızı korurken– başka düzlemlerde Rusya’yla işbirliği yapmayı önermemizi gerektirir bu. Ticaret anlaşmalarına gelince, Pekin ile Washington arasındaki gerilimin tırmanışına bağlı olacaktır. Her halükârda, Donald Trump gibi biriyle, evrensel değerlerden söz etmek hiçbir işe yaramaz, çıkarlarımızı temel alan duruşumuzu peşinen göstermek daha iyi olur. Bu şekilde, bir ağırlığımız olur.

[1] Ç.N.: Atlantizm: Soğuk Savaş’ın başlamasıyla kavramlaştırılmış olan ve Kuzey Atlas Okyanusu’na komşu devletlerin, bunun genişlemesiyle de Avrupa ve Kuzey Amerika’nın (özellikle ABD ve Kanada) bir askeri ittifakını salık veren siyasi akım.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus