Xavier Marquez: Otoriter liderler neden yalan söyler?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Xavier Marquez, Yeni Zelanda’da bulunan Victoria Üniversitesi’nin siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler programında kıdemli öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Demokratik Olmayan Siyaset: Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme kitabının yazarı.
Marquez’in 26 Ocak 2017’de Washington Post’ta çıkan analizini İlker Kocael çevirdi.

Birçok yorumcu Trump yönetiminin halka seslenirken gerçekliğe kayıtsız kaldığını, açıklamalarının çoğu zaman olgularla taban tabana zıt olduğunu söylüyor. Yemin törenine katılan kişi sayısı ile ilgili kolaylıkla yalanlanan açıklamalar bunun yalnızca en yakın zamanlı örneği. Bazıları Başkan Trump’ın kayıtsızca yalan söyleme alışkanlığını yirminci yüzyıl diktatörlerinin “büyük yalan”larıyla karşılaştırıyor. Bununla ilgili iki soru sormak mümkün: otoriter liderler neden yalan söyler ve bu durum bize demokratik ülkelerin liderleri ile ilgili ne söylüyor olabilir?
Batı siyasi düşünce geleneğinde yalanın neden kullanışlı olduğunu açıklayan üç ana argüman bulmak mümkün. Birincisi, bazı türden yalanlar siyasi sistemleri bir arada tutabilir: Platon’un “soylu yalan”ı gibi mitler vatandaşlar arasında ortak değerler yaratıp onları birbirine bağlar. İkincisi, yalanlar stratejik açıdan değerli olabilir. Makyavel, “prensler amaçlarına ulaşmak için gerektiğinde yalan söylemeli” derken bunu kastediyor olmalı. Son olarak, yalanlar yönetim kadrosunun sadakatini pekiştiriyor olabilir. Bu üç argümanın her biri bize otoriter toplumlar ve liderlerin nasıl ve neden yalan söylediğinin ipuçlarını veriyor.
Yalanlar mitler oluşturabilir ama ya mitler yetmezse?

Her toplum kendisiyle ilgili mitler oluşturur. Bazen bu mitler onlara inanmayan ve kendi çıkarları peşinde koşan liderler tarafından yaratılır; ancak en etkili mitler bu çıkarcı liderler tarafından oluşturulmayanlardır. 20. yüzyılın komünist rejimleri (en azından başlangıçta) Marksizm’e kalpten bağlı kişilerce yönetildi, bile bile yalan söyleyen kişilerce değil. Tarihsel açıdan makul olan mitler büyük oranda daha etkilidir. Tarihçi Stephen Kotkin’in söylediği gibi; komünist mit Sovyetler Birliği’nde özellikle 1930’larda daha etkiliydi çünkü kullanımda olan diğer mitlerin inandırıcılığı Büyük Bunalım tarafından sarsılmıştı. Komünist mitin ikna edici olmaktan çıkması da aynı şekilde inandırıcılığını kaybetmesiyle gerçekleşti.
Bu durum neden birçok insanın Trump’ın “Önce Amerika” anlatısına rağbet ettiğini açıklıyor. Amerika nüfusunun büyük çoğunluğu bu anlatıyı sahiplendi, çünkü diğer anlatılar inandırıcılığını kaybetti.
Alternatif bilgi kaynaklarının birbirleriyle yarışmadığı bir ortamda, mitler uzun vadede derin kökler salabilir. Yönetici elitler halkın değerlerini belli bir yöne doğru çekebilirler. Örneğin; kırk beş yıl boyunca sosyalist propagandaya maruz kalan Doğu Almanlar, bu propagandaya maruz kalmayan Batı Almanlarla karşılaştırıldığında servet dağılımının daha eşitlikçi bir biçimde yapılması gerektiğini düşünüyor. Naziler iktidardayken erişkinliğe ulaşan Almanlar, bu dönemden önce ya da sonra erişkinliğe ulaşan Almanlarla karşılaştırıldığında Yahudilere karşı daha fazla düşmanca duygular besliyor.
Ne var ki mitler Doğu Almanya rejiminin ne halk nezdinde popülerliğini artırdı ne de 1989’da çöküşünü önleyebildi. Aslında birçok Doğu Alman, rejimi eleştiriyordu; çünkü rejim kendi yaptığı propagandada ortaya koyduğu standartları yakalayamamıştı. Dahası, tutumların büyük ölçüde değişmesi rejimin hem okulları hem de medyayı kontrol etmesiyle mümkün olabilir; Nazi rejiminde Yahudi düşmanlığını besleyen ana etmen eğitimdi. Çoğu rejim –ve özellikle çoğu demokrasi- bu türden bir kontrole sahip değil, dolayısıyla sundukları anlatının karşı-anlatılarla zayıflatılması olası.

Yalanlar taktiksel olarak kullanışlı olabilir, ama belli sınırları aşmamak kaydıyla

Birçok politikacının bildiği gibi, yalanlar kısa vadeli siyasi çıkarlar için de kullanılabilir. Buradaki asıl mesele inandırıcılık: bir insan nasıl olgularla desteklenmeyen iddialarda bulunup bunların belirli bir zamanda belirli bir kitle tarafından inandırıcı bulunmasını sağlayabilir? Bu soru da aslında binlerce yıllık bir soru: Klasik Atina’nın Sofistleri “zayıf argümanın güçlü gibi görünmesini sağlamakla” itham ediliyordu.
Büyük kalabalıkları uzun süre kandırmak zordur. Psikoloji alanında ikna üzerine yapılan çalışmalar; insanların birçok yanlış şeye ikna edilebileceklerini söylüyor. Özellikle kişinin konu ile ilgili deneyimi ya da konuya ilgisi sınırlıysa; ya da yanlış mesajın kaynağına kati bir güveni varsa. Ancak insanları kendi gözleriyle gördükleri bir şeyin aksine ya da yerleşmiş kimlikleriyle çatışan iddialara inandırabilmek çok güç.
Örneğin Venezüela hükûmeti, ekonomik krizin asıl nedeninin ABD’den yardım alan Venezüelalı elitlerin başlattığı ekonomik savaş olduğunu ısrarla söyledi. Sıradan Venezüelalılar –hükûmet destekçileri bile- zaman içinde bu açıklamadan şüphe duymaya başladılar; çünkü her şey gözlerinin önünde oluyordu. Hükûmetin ideolojisini paylaşmayan Venezüelalılar; hükûmet propagandasından televizyon kanalını değiştirerek ya da farklı bilgi kaynaklarına yönelerek kaçabiliyorlar. Medyayı tamamen kontrol eden hükûmetler bile –daha önceden SSCB ya da bugün Kuzey Kore gibi- insanları açıkça yalan olduğu belli iddialara inandırmakta güçlük çekiyorlar. Hükûmetler fütursuzca yalan söylediklerinde, insanlar hükûmetin söylediği her şeyin yalan olduğunu düşünmeye başlıyor. Romanya komünistler tarafından yönetildiği zaman çoğu insan hava durumu programlarına bile ihtiyatla yaklaşıyordu.
Dolayısıyla birçok otoriter rejimde medya, açıkça yalan ya da yalan olduğu kolaylıkla ortaya konabilecek iddialarda bulunmuyor. En azından siyaset bilimci Tom Pepinsky böyle söylüyor. Bunun yerine propaganda çoğu zaman –Kuzey Kore’de olduğu gibi- liderin mükemmelliği ya da ulusun büyüklüğü gibi yanlışlanması güç anlatılar üzerine kuruluyor.
Propaganda açıkça yalan iddialar üzerine kurulduğunda; amacı basitçe ikna etmek değil de dikkat dağıtmak ve oyalamak olabilir. Modern Rus propagandası, örneğin, ideolojik bir tutarlılık ya da ikna üzerine değil; büyük hacmiyle insanları oyalayarak diğer bilgi kaynaklarını boğmak üzerine kurulu. Dolayısıyla yirminci yüzyılın otoriter propagandasının muzdarip olduğu yeknesaklıktan uzak. Aynı şekilde Çin hükûmeti, sosyal medya propagandasını olgu temelli bir tartışma değil, strateji temelli bir oyalama üzerine kuruyor. Aynı mantıkla Trump’ın korkunç ifadelerinin de amacının halkın dikkatini dağıtma amaçlı olduğunu söyleyebiliriz.

Yalanlar ve sadakat

Son olarak, yalanlar yönetim kadrosunun sadakatini pekiştirmek amacıyla kullanılabilir. Bu türden yalanların rejimin dışında kalan kişilere inandırıcı gelip gelmemesi önemli değildir. Yalan ne kadar inanılmazsa; düşük güven şartları altında lidere sadakat o kadar fazla demektir. Ast yönetici; açıkça gülünç bir yalanı tekrar ettiğinde haysiyetinden ödün vermiş olur ve lidere daha da sıkı sarılır. Bu türden bir şey demokrasilerde de olabilir. Bazı haberlerde; Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer’ın yemin törenine katılım ile ilgili açıklamalarının yönetim tarafından bir sadakat testi olarak talep edildiği iddia ediliyor.
Açık demokrasilerde; mantık dışı görünen bazı iddialara (Barack Obama’nın Müslüman olması ya da ABD’de doğmamış olması gibi) bağlılık gruplar arasına sert çizgiler çekebilir, taraftarları seferber ederken muhalefeti öfkelendirebilir. Ve tüm bunlar aslında taraftarlar bağlı oldukları iddialara gerçekten inanmazken yaşanabilir. Ancak akla yatkın olmayan yalanlar; gizlilik ve korku dolayısıyla yöneticilerin ast kadronun sadakat derecesinden emin olamadığı otoriter rejimlerin kasvetli ortamında daha önemlidir. Bu rejimler tipik olarak aralarındaki kaynaşmayı dramatize etme ihtiyacı duyarlar, içeriden gelebilecek meydan okumalara karşı koyabileceklerinin inandırıcı bir görüntüsünü vermeye çalışırlar.
Siyasi elitler; eski dostlarını itham ederek ya da başarısız politikaların başarılı olduğunu iddia ederek halkın önünde kendilerini küçük düşürmek zorunda kalabilirler. Bu şekilde rejimin “ana anlatısını” benimsediklerini gösterirler, anlatı ne kadar gülünç olursa olsun. Buna benzer bir şey Venezuela’da yaşanıyor; orada açıkça gülünç anlatılara bağlılık, hükûmetin üst pozisyonlarında yer kapmak için bir önkoşul haline gelmiş gibi görünüyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus