Cas Mudde: AfD’nin şaşırtıcı başarısı Almanya ve Avrupa için ne anlama geliyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Popülizm üzerine araştırmalarıyla tanınan Hollandalı siyaset bilimci Cas Mudde’nin The Guardian’da 24 Eylül 2017’de yayınlanan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Cas Mudde
Cas Mudde

1991’de popülist radikal sağcı Flaman Bloğu ulusal düzeyde yüzde 6,8 alınca Belçika (ilk) Kara Pazar’ını yaşamıştı. Danimarkda’dan İsviçre’ye birçok Batı Avrupa ülkesi o tarihten bu yana benzer deneyimler yaşadı. Şimdi de oldukça durağan görünen Almanya bile Schwarzer Sonntag’ı ile karşı karşıya; hem de bu “Pazar” çoğu insanın beklediğinden daha da koyu.
Popülist radikal sağcı Almanya için Alternatif (AfD); Alman Parlamentosu Bundestag’a girmekle kalmadı, bunu yüzde 13,3 oyla (ve çıkış anketlerine göre yüzde 8,8 gibi bir artışla) neredeyse üçüncü büyük parti sıfatıyla yaptı. Ayrıca hem merkez sağ CDU/CSU hem de merkez sol SPD; İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en kötü performanslarını gösterdi, sırasıyla yüzde 32,5 ve yüzde 20 ile. Bu demek oluyor ki AfD; SPD oylarının üçte ikisini ve CDU/CSU oylarının da yüzde 40’ını aldı.
Alman devlet televizyonunun yayınladığı anketler, AfD’nin kalesinin ülkenin eski komünist doğu bölgesi olduğunu gösteriyor. Partinin Batı Almanya’daki ortalama oyu yüzde 11 iken, Doğu Almanya’da neredeyse iki katına, yüzde 21,5’e çıkıyor. Bu sonuçlar, yerel seçimlerin sonuçları ile de uyumlu; orada da AfD en büyük desteği ülkenin doğusundan almıştı.
AfD, CDU/CSU’dan (1 milyon) ya da SPD’den (500 bin) aldığından daha fazlasını sandığa gitmeyenlerden (1,2 milyon) aldı. Her şekilde bu Merkel ve onun mültecilere yönelik tartışmalı Willkommenspolitik’ine karşı verilmiş bir tepki oyu. Bu da ana akım partilerden oy geçişlerine sebep olmakla kalmadı, daha önceden oy kullanmayanları da harekete geçirdi. Aynı anket gösteriyor ki AfD’ye oy verenlerin yüzde 89’u, Merkel’in göç politikalarının “halkın endişelerini” (Alman vatandaşlarının) dikkate almadığını düşünüyor. Yüzde 82’si 12 yıllık Merkel döneminin artık son bulması gerektiğini söylüyor. Diğer bir deyişle, AfD, göç meselesinin seçimlerde birinci konu olmasından çok açık bir şekilde faydalandı.
Peki bu sonuçlar AfD’nin gelecekte de Alman siyasetinde üçüncü güç olarak yer alacağını mı gösteriyor? Bu kanıya varmayı güçleştiren birçok sebep var. Birincisi, anket sonuçları gösteriyor ki, AfD seçmenlerinin yüzde 60’ı “tüm diğer partilere karşı” oy kullandı. AfD’ye kani olarak oy kullananların oranı yalnızca yüzde 34. Bu tutum, diğer parti seçmenlerinin tutumlarıyla taban tabana zıt. Yüzde 70’inden fazlası Bavyera dışında da CSU’ya oy verilebilmesinin iyi olacağını söylerken –CSU, Merkel’in CDU’sundan çok daha muhafazakâr ve sağcı bir parti, ancak yalnızca güneyde seçimlere katılıyor- yüzde 86’sı partinin “aşırı sağcı pozisyonlar” ile arasına yeterli mesafeyi koyamadığını düşünüyor.
Kısacası AfD ile seçmenleri arasındaki ilişki zayıf ve çoğu zaman doğrudan AfD’ye destekten ziyade diğer partilere muhalefeti temsil ediyor. Ayrıca seçmenlerinin ötesinde AfD’nin kendisi de tartışmalı. Tüm Almanların yalnızca yüzde 12’si AfD’nin Alexander Gauland ile birlikte eş liderlerinden Alice Weidel’in “siyasi eylemlerinden memnun.” Bu, tüm parti liderleri ile ilgili oranları dikkate aldığımızda, açık arayla en düşük olanı. Radikal solu temsil eden Die Linke partisinin tartışmalı başkan vekili Sahra Wagenknecht’in elde ettiği yüzde 44’lük orandan bile oldukça düşük.

Ilımlılar ve aşırıcılar

Bunun yanında, seçimlerde yakalanan hızlı başarı ile istikrarlı başarı arasında büyük bir fark var. Genel olarak yeni partiler, özellikle de popülist radikal partiler; ulusal parlamentoda büyük ve uyumlu bir grup oluşturmada güçlük çekiyor. Almanya’da bu özellikle popülist radikal sağcı partiler için geçerli: Die Republikaner (Cumhuriyetçiler) ve Alman Halk Birliği’nin 1990’lardaki eyalet meclislerindeki tecrübesi bunu gösteriyor. Ayrıca birçok eyalet meclisinde AfD kendi içindeki “ılımlı” ve “aşırıcıların” mücadelesinden mustarip. Bundestag’da yaklaşık doksan üyeyle oluşturacakları grup durumu daha da kötüleştirecek; grubun içinde azınlıkta kalacak “burjuva muhafazakârlardan” çoğunluğa sahip olacak radikal sağcılara, hatta birkaç aşırıcıya kadar farklı ideolojik ve bölgesel alt-grup yer alacak.
Almanya seçiminin sonuçları, 2016 ve 2017’de çok baskın olan “popülizmin yükselişi” perspektifini daha da güçlendirecek; her ne kadar Hollanda ve özellikle Fransa seçimleri bu perspektife bir şekilde darbe vurmuş olsa da. Diğer tüm seçimler gibi, Almanya seçimleri de temel olarak ulusal seçimler; ancak bu seçimlerden daha genel sonuçlar çıkarmak da mümkün.
Birincisi, popülist radikal sağcı partiler 2016’da yapılan anketlerde “göçmen krizi” vesilesiyle zirveye tırmanmıştı, ancak 2017’de elde ettikleri seçim sonuçları yine de tarihsel olarak elde ettikleri en yüksek orana yakın, hatta onu aşmış durumda. Bu Hollanda’nın Özgürlük Partisi, Fransa’nın Ulusal Cephesi, şimdi de Almanya’nın AfD’si için geçerli. Anketlere göre, gelecek ay düzenlenecek parlamento seçimleri sonrasında koalisyon hükûmetinde yer alma amacında olan Avusturya’nın Özgürlük Partisi için de geçerli olacak.
İkincisi, geçtiğimiz birkaç yılda, sağcı popülist partiler radikalleşti ve popülist sağcı radikal partiler hâline geldi; AfD, Finlandiya’da Fin Partisi, Britanya’da UKIP gibi. Bu, her zaman iç kavgalara sebep olur, “ılımlı” kadroların yeni partilere kaçışı başlar. Buna rağmen destekçilerin büyük çoğunluğu radikalleşen partide kalmaya devam eder. 1990’larda Ulusal Cephe’de ya da 2000’lerin başında Avusturya’nın Özgürlük Partisinde olduğu gibi.
Üçüncü ve son olarak, popülist radikal sağcı partiler her gün bir başka Avrupa ülkesinde daha fazla oy ve parlamento üyesi kazanırken, ana akım sağ ve –özellikle- sol partiler yavaşça ama istikrarlı bir biçimde bunları kaybediyor. Bu da parti sistemlerinin her geçen gün daha parçalı hâle gelmesi ve büyük partilerden ziyade bir ya da iki orta büyüklükte partinin güç bela parti sistemine hâkim olması anlamına geliyor. Bu türden parçalanmış bir yapıda, popülist radikal sağcı partiler çok etkili hâle gelebilir; yapıcıdan çok yıkıcı bir tavır takınsalar ya da oyların yüzde 10-15’ini alsalar bile.
Bu noktada yorumcular Alman siyasetinin bir “sarsıntı” geçirdiğini iddia ediyor. Bu doğru olsa da son seçimler bize seçmenlerin ana akım partilerden uzaklaştığını gösteriyor, AfD’ye yaklaştığını değil. Bunun olması için AfD’nin uyumlu ve tutarlı bir parlamento grubu oluşturması ve bu grubun iç çekişmeler ve kişisel skandallardan uzak durması gerekecek. Almanya’nın tarihine ve Avrupa’daki diğer örneklere bakarsak bu ihtimalin çok düşük olduğunu söyleyebiliriz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus