Erdoğan’ın hedefinde neden Batı var?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/313790409″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan yine bir vesileyle Avrupa’ya yönelik olarak çok sert sözler söyledi. Hollanda’da yaşanan olaylar ve verilmeyen izinler, orada gösterilerin bastırılması yolunda polisin şiddet kullanmasından hareketle “Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı güvenle, huzurla sokağa adım atamaz. Bu tehlikeli yolu açarsanız en büyük zararı siz görürsünüz” şeklinde çok açık, net bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın herhalde yansımaları çok olacaktır. Özellikle Avrupa’dan çok ciddi bir şekilde tepkiler gelecektir. Bu konuşmadan bağımsız bir şekilde Almanya’nın yeni seçilen cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier bugün yaptığı konuşmada Türkiye’ye çok geniş yer ayırdı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği her şeyi tehlikeye attığını, kazanımlarını riske attığını söyledi. Özellikle Başbakan Merkel’in ardından o da Nazi ve faşist benzetmelerinden vazgeçilmesi gerektiğini söyledi. Bu tırmanan bir olay.
Bu yayının başlığı olarak “Erdoğan neden Batı’yı hedef alıyor?” dedik. Aslında bakıldığı zaman Batı gibi gözüküyor ama, bu daha çok Avrupa. Dikkat edilirse ABD’ye yönelik olarak çok ciddi bir çıkışı ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ne de diğer hükümet sözcülerinden, siyasî iktidara yakın yerlerden pek duymadık. Halbuki ABD’nin yeni başkanı Donald Trump sırf Müslüman oldukları için ülkelere seyahat yasağı getirmek istedi, mahkemeden döndü. Yeniledi, o da mahkemeden döndü. Ve en son olarak da Türk Hava Yolları’nın da dahil olduğu, İstanbul Atatürk Havalimanı’nın da dahil olduğu yerlerden kalkacak olan, doğrudan Amerika’ya yapılacak olan uçuşlarda cep telefonu dışındaki elektronik cihazlara yasak getirdiler. İngiltere de peşinden geldi. Bu çok ciddi bir uygulama aslında. İlk başta çok basit, yeni bir ek güvenlik tedbiri gibi gözüküyor ama çok ciddi bir uygulama. Tabii başka ülkeler de var. Bunlar genellikle Körfez ülkeleri. Ama Türk Hava Yolları’nı ve Atatürk Havalimanı’nı çok ciddi şekilde sıkıntıya sokacak bir uygulama. Bu konuyla ilgili şu anda ABD’de olan Mevlüt Çavuşoğlu’nun, çok yumuşak, “Yasaklarla olmaz, karşılıklı görüşerek anlaşmalıyız” şeklinde açıklaması dışında bir açıklama yok. Aynı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Hollanda krizinde, Avrupa’yla yaşanan krizlerde çok sert ve şaşırtıcı açıklamalar yaptığını da biliyoruz.

Sadece referandum mu?

Peki bu ne oluyor? İlk akla gelen tabii referandumda oyları artırmak, “Evet” oylarını artırmak, bunun için de zaten Türkiye’de varolan Batı-karşıtlığının üzerine gitmek olarak değerlendirildi. Daha önce burada bir yayında bunun bana çok akla yatkın gelmediğini söylemiştim. Tam tersine de olma ihtimalinin altını çizmiştim. Özellikle o yayında söylediğim şuydu: Kararsız seçmenleri etkilemekse söz konusu olan, kararsız seçmen genellikle rasyonalite arayan, rasyonel bir tercih yapmak isteyen seçmendir. Ama burada yaşanan krizlerde rasyonalite pek yok demiştim. Şimdi bu krizlerin hâlâ sürüyor olmasında, yatışır gibi olup tekrar başlamasında, –ki bu arada krizin en önemli nedenlerinden birisi Hollanda seçimleriydi, yapıldı edildi ve iktidardaki parti yani bizim hükümetin savaştığı parti tekrardan birinci parti çıktı, ve başbakan muhtemelen yeniden başbakan– buna rağmen hâlâ sürüyor.
Şimdi zaten esas olarak da Almanya’yla bir mesele sürüyor. Almanya’yla varolan mesele şimdi iyice tırmanıyora benziyor. Burada ilginç olan bir başka husus Fransa’nın şu âna kadar pek bu işe girmemiş olması. Fransa’nın girmemesinin birçok nedeni olabilir. Bir kere şu anda Fransa’yı yöneten hükümetin ve Cumhurbaşkanı François Hollande’ın çok zayıf bir konumda olmaları, Fransa’nın çok yoğun bir şekilde seçim dönemine girmiş olması. Tabii seçim dönemiyle beraber özellikle aşırı sağ, Marine Le Pen Türkiye’ye yönelik birtakım çıkışlar da yapabilir, şu âna kadar pek yapmadı ama. Şu anda Fransa devrede yok. Hollanda vardı, Almanya var, bir yerlerde Avusturya, İsveç dahil oluyor, İsviçre dahil oluyor, ama daha çok Avrupa’yla olan bir mesele.
Peki bu referandum mu? Kesinlikle bir referandum boyutu olduğunu kabul etmek lazım. Çünkü “Evet” için çalışanlar, siyasi iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan “Evet”i savunma konusunda çok müthiş bir potansiyele sahip değiller. Ve benim sürekli söylediğim gibi şu anda ülkede yaşanmakta olan 7 Haziran seçimi öncesi atmosferini 1 Kasım seçimleri öncesi atmosferine taşıyabilmek için bir gerginliğe ihtiyaç var. Bu gerginliği de Avrupa’yla yapıyor olabilirler. Olayın bu boyutu var, ama bence çok daha farklı bir boyut var.

Unutulan “eksen kayması” tartışmaları

Şimdi dönem dönem, AKP iktidarı dönemlerinde Batı’da, ABD’de, Avrupa’da birçok yerde, özellikle medyada ve düşünce kuruluşlarında bir eksen kayması tartışması yapılırdı. “Türkiye eksen mi değiştiriyor?” Burada kastedilen: Türkiye yönünü Batı’ya çevirmiş bir ülke, AB’yle tam üyelik müzakerelerine başlamış bir ülke, ama AKP iktidarının ve daha çok o tarihlerde başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın birtakım çıkışlarının, arayışlarının –buna Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanlık, dışişleri bakanlığı ve başbakanlığındaki birtakım politikaları eklendi– hep böyle bir tartışma dile getirildi. Ve bu tartışma bir nevi Türkiye’ye karşı şantaj boyutu olan bir önermeydi, bir sorundu. Türkiye eksen mi değiştiriyor, Türkiye’de eksen kayması mı var? Şimdi dikkat edilirse bunun lafı bile edilmiyor. Bence bu çok önemli. Artık Türkiye’nin bir eksen değişikliği mi oluyor, bir eksen kayması mı var tartışması yapılmaz oldu. Çünkü Batı’da, özellikle Avrupa’da ciddi bir şekilde Türkiye’nin zaten ekseninin değişmiş olduğu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle tam üyelik hedefinin artık gerçekleşmesinin mümkün olmadığı yolunda bir kanı büyük ölçüde oluşmuş durumda. Bu kanının oluşmasındaki sorumluluğun ne kadarı Avrupa’dadır, ne kadarı Türkiye’yi yönetenlerindir bunu bir kenara bırakalım.
Artık Türkiye’nin ekseninin AB’ye tam üyelik olmadığı konusunda neredeyse mutabakat var ve işin ilginç ve bana göre acı tarafı, Türkiye’de kamuoyu bundan çok fazla rahatsızlık duymuyor. Rahatsızlık duyan azınlıkta, sayıları giderek azalanlardan birisi benim ve bu açıkçası Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak beni üzüyor. Yakın zamana kadar Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’nin en büyük ikinci medeniyet projesi olarak gösterilen AB’ye tam üyelikten Türkiye artık çıkmış gözüküyor. Bu son dönemde Avrupa’yla yaşanan kavgaların bir nevi bunun adının konması olduğunu düşünebiliriz. Türkiye’nin Avrupa’dan çıkması –ki yakın bir zamana kadar hâlâ bir şeyler konuşuluyordu, daha geçen sene vize muafiyeti meselesi gündemdeydi, şimdi vize muafiyetinin lafı bile edilemez oldu– Türkiye’nin elinde bir tek mültecilerin Avrupa’ya gitmesinin önünü açma kartı kaldı – ki bu Avrupa’da çok ciddi bir şekilde gündeme getiriliyor.

Trump faktörü

Burada tabii önemli bir boyut, Trump’la beraber ABD’nin Avrupa’yla ve NATO’yla olan ilişkilerinin değişeceği ve değişmekte olduğu gerçeği. Trump transatlantik ilişkilerde farklı farklı pozisyonlar alıyor. En son Merkel’le Beyaz Saray’da yaptığı buluşmanın görüntüleri de ortada, orada ettiği laflar da ortada. Hemen bir yerde “Çok masraf ettik, Almanya bunları ödemelidir” anlamına gelen şeyler söyledi. İşi tamamen bir al-ver ilişkisine dökmekte ve neredeyse bütün Avrupa ülkelerini rahatsız eden bir pozisyonu var. NATO’yla kurduğu ilişkide de çok ciddi bir şekilde, ABD’nin ve Trump’ın politikası nedeniyle NATO’nun geleceğinin çok garanti altında olmadığını yolunda yorumlar yapılmaya başlandı. Bunun birçok işareti var. Böyle bir ortam da tabii ki Türkiye’nin, Ankara’nın Avrupa’yla olan ilişkilerinde daha hoyrat davranmasını mümkün kılabiliyor. Yakın geçmişte Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde ABD hep kolaylaştırıcı rol oynamıştı. Sorunlar çıktığında arabulucu rol oynamıştı. ABD’nin, Washington’ın, başkanlar değişse de temel stratejik tercihi Türkiye’nin AB üyeliğini sonuna kadar desteklemekti. Bu noktada hatta Kopenhag zirvesi öncesinde Bush’un AB’ye bu konuda yaptığı telkinlerin o dönem Alman ve Fransız yöneticileri –ki o zaman Almanya ve Fransa birlikte hareket ediyorlardı, Jacques Chirac çok güçlü bir isimdi– çok ciddi bir şekilde rahatsız etmişti. O dönemlerde bu tür açıklamalar da yapılmıştı.
Şu anda Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda ısrarcı olan, bunu isteyen ve gerekirse bu konudaki sorunları çözmeye talip olan bir Washington yok. Washington’ın Avrupa Birliği ile olan ilişkisi zaten sorunlu. AB nezdinde atanacak olan büyükelçinin AB konusundaki pozisyonu da zaten tartışmalı. Kendisi AB’nin aslında dağılması gerektiğini savunan bir isim. Bir de tabii bu sene peş peşe yaşanan ve yaşanacak olan seçimler var. Aşırı sağın yükselmesi var. Bütün bunlarla beraber Ankara Avrupa’yla uğraşabileceğini düşünüyor. Bu anlamda varolan sorunların büyümesinden çok fazla rahatsız olmuyor.

Türkiye Avrupa’dan vazgeçebilir mi?

Bu kısa vadede, –diyelim ki referanduma, diyelim ki başka olaylara– Tayyip Erdoğan’ın popülaritesine vs.’ye katkıda bulunabilir. Oyları diyelim ki birkaç puan artırır. Ama Türkiye için orta ve uzun vadede çok büyük tahribata neden olacağı muhakkak. Şu anda Türkiye’nin Avrupa’dan vazgeçme gibi bir lüksü yok. Avrupa’yla ilişkileri sadece bir al-ver ilişkisine indirebilme lüksü de yok. Türkiye’nin Avrupa’yla hem tarihsel olarak, hem ekonomik olarak çok güçlü ilişkileri var. Diğer yandan, önde gelen Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde yüz binlerce, milyonlarca Türkiyeli insan yaşıyor. Bu insanların durumu Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor. İlgilendirmesi de son derece doğal. Daha şimdiden Avrupa’yla yaşanan kriz nedeniyle çifte vatandaşlık konumlarının sallantıda olabileceği yorumları yapılmaya başlandı. Ve Türkiye’nin, Ankara’nın değişik Avrupa başkentleriyle girdiği polemiklerin, tartışmaların o ülkelerdeki sivil hayata nasıl yansıyabileceği konusunda çok olumsuz birtakım değerlendirmeler yapılıyor.
Geçen Fırat Fıstık’ın burada yaptığı bir görüşmede 32 senedir Hollanda’da yaşayan bir Türk vatandaşı bu konuda çok acı, çok sıcak örnekler anlatmıştı. Sonuçta bu olay, seçim dönemlerinde dile getirilen vaatler ya da çıkışlar gibi sonradan unutulacak meselelerden değil. Avrupa’nın tarihinde, zihniyet dünyasında çok önemli yerleri olan birtakım kavramların, suçlamaların ulu orta kullanıldığı bir ortamda Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkisi çok ciddi bir şekilde sıkıntıya giriyor.

Üslup tevil edilemez

Bu sonuç olarak sadece referandumla açıklanacak bir şey değil. Bu bugün Türkiye’yi uzun bir süredir yönetenlerin ve daha uzun bir süre yönetmeye talip olanların, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Avrupa’ya bakışlarının artık büyük ölçüde, yakın bir zamana kadar, mesela 2007-2008’e kadar olan pozisyonlarından çok farklı bir pozisyona girdiklerini gösteriyor. En son bugün Cumhurbaşkanı’nın söyledikleri, “Bu tehlikeli yolu açarsanız en büyük zararı siz görürsünüz” diye biten cümleleri tevil edilebilir. Ama bu üslûp tevil edilemez. Bu üslûpla Avrupa’yla ilişki kurmanın –Avrupa’yı az buçuk tanıdığını sanan bir kişi, bir gazeteci, bir gözlemci olarak– mümkün olacağını sanmıyorum. Telafisi çok zor kavgalar, polemikler yaşanıyor. İşin içerisine medya çok ciddi bir şekilde giriyor, her tarafın medyası çok ciddi şekilde giriyor. Türkiye’de hükümete yakın medyanın Avrupa’yla ilgili ve Avrupalı liderlerle ilgili yaptıkları yayınlar, Avrupa medyasının başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türkiye’yi yönetenlerle ilgili yaptıkları yayınlar artık arada makasın çok ciddi bir şekilde açıldığını bize gösteriyor.
Bir de işin tuzu biberi var. Aslında onu belki başka bir yayında yapmak lazım, ama yine de vurgulamak lazım. Bugün siyasi iktidarın en önemli kavgalarından birisi olan Fethullah Gülen Cemaati, kendi tabirleriyle FETÖ’yle olan kavgalarında da Batı, Avrupa ülkeleri, kısmen ABD ama esas olarak Avrupa ülkeleri, Ankara’nın çok yanında durmuyorlar, hatta hiç yanında durmuyorlar bile diyebiliriz. En son Alman gizli servisinin başındaki şahsın Der Spiegel’e yaptığı açıklamalarda da söylendiği gibi birçok yerde duyuyoruz, en son bugün Norveç’te darbeyle alakalı birtakım askerlere siyasi sığınma hakkı verildiği haberleri çıktı. Türkiye’nin, Ankara’nın tezleri Batılılara çok fazla inandırıcı gelmiyor. Ayrı bir yayın sözü vereyim, ama kısaca şunu söyleyeyim: Buradaki mesele sadece “Fethullahçılar böyle yapmaz, bunlar iyi çocuklardır” meselesi değil. Fethullahçıların yapmış olduğunu düşünseler, buna emin olsalar bile, Avrupa’daki birçok ülkeyi yönetenlerin ve kısmen ABD’deki bazı odakların Tayyip Erdoğan yönetimiyle mesafeleri o kadar açılmış durumda ki, dolayısıyla böyle bir durumda Fethullah Gülen’e kötünün iyisi muameleleri –kendi kafalarına göre tabii– yapabildiklerini görüyoruz. Yani bu illa ki “15 Temmuz’un arkasında kesinlikle bunlar yoktur” şeklinde bir çıkış olmayabilir. Ama kendileri gözünde, Tayyip Erdoğan’dan daha kötü olabileceğine pek ihtimal vermiyorlar Fethullah Gülen’in, böyle de bir olay var.

Makas kolay kolay kapanmaz

Bu gelinen noktadan sonra, makasın bu kadar açılmasından sonra bu makasın kolay kolay kapanabileceğini açıkçası sanmıyorum. Gereksiz bir iyimserlik yapmaya gerek yok. Bu bir realite. Türkiye’nin Batı’yla, esas olarak AB ile yollarının çok ciddi bir şekilde ayrılmakta olduğunu, mesafenin giderek açıldığını görüyoruz. Peki bundan sonra ne olacak? Nereye bakacağız? Bu çok büyük bir muamma. Şanghay vs. gibi işbirliği örgütü seçenekleri seçenek bile değil. Öte yandan Türkiye’nin son dönemde ilişkilerini iyileştirme iddiasında olduğu Rusya’yla olan ilişkilerinin de en son Suriye’de, Afrin’de yaşananlardan sonra çok da garanti olmadığı gözüküyor. Burada da bir parantez açalım. Bu konuda da henüz bir açıklama, sert bir duruş görmedik. Türkiye şu anda ABD’yi yöneten Trump’la ilişkilerini bir şekilde güçlendirmek istiyor — ki orada da Trump’ın Rusya’yla ilişkiler konusunda yakın gelecekte bile koltuğunun sallantıda olabileceği spekülasyonlarının şimdiden varolduğunu söyleyelim.
Çok güçlü bir konumda değil Trump. Ama diyelim ki güçlü olsun: Trump’la kurulacak olan ilişki –diyelim ki sonuna kadar iyi ilişki, çok ciddi, çok sıcak ilişki–, hiçbir zaman Türkiye’nin AB ile kurması beklenen, umulan ilişkisi gibi kalıcı, uzun vadeli ve yapısal bir ilişki olamaz. Trump gibi bir başkanla kurulabilecek –ki tekrar vurgulamak lazım: bunun da garantisi yok– ilişki ne kadar iyi olursa olsun Türkiye’nin geleceğe çok rahat bir şekilde bakabilmesinin önünü açamaz, bunu mümkün kılamaz. Trump’la kurulabilecek olan ilişki en fazla günü kurtarma ilişkisi olabilir.
Halbuki Türkiye’nin gerçekten bir medeniyet projesine, gerçekten bu tür ittifaklara ihtiyacı var ve bunun tek seçeneği Avrupa Birliği idi. Bu seçenek de artık masadan bu son çıkışlarla birlikte iyice kalkmışa benziyor. Geçmiş olsun diyelim. Pek olumlu, iyimser bir yayın olmadı farkındayım; ama ne yapalım, olay bunu gösteriyor. Olay sadece bir referanduma indirgenebilecek, referandum bittikten sonra, Hollanda’da seçimler bitti, bizde de referandum bitecek 16 Nisan’da, 17 Nisan’dan itibaren bir şey olmamış gibi tam üyelik müzakerelerine kaldığı yerden devam edelim vs. Bunların olabileceğini söylemek pek mümkün değil, gerçekçi olarak bakmam gerekirse. Evet söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus