19 gün kala referandumun gidişatı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/315037799″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Referanduma 20 gün bile kalmadı, 19 gün var. Ama ortada seçim yani referandum olacağına dair çok fazla işaret yok. 32 yıl oldu artık, gazetecilikte çok seçim takip ettim, 1991 seçimlerini hatırlıyorum, 1987 yerel seçimlerinden itibaren. Bazen böyle hafif tertip heyecansız seçimler olduğu olmuştu ama bu kadarını açıkçası hiç hatırlamıyorum. Çok sakin gidiyor. Bunun tabii birçok nedeni olabilir. Birincisi, bir kere çok eşitliksiz bir seçim, eşitlikten uzak bir seçim. “Evet” cephesi, siyasi iktidar çok güçlü. Medyayı büyük ölçüde kontrol ediyor ve her şeye tahakkümü var. Ama “Hayır” cephesinin çok fazla bir gücü yok.
Burada şöyle bir sorun var: “Evet” cephesinin çok fazla söyleyecek bir şeyi yok. Çünkü sonuçta bu paket baktığımız zaman Türkiye’de yetkilerin bir kişiye devri anlamına gelen bir paket, bir cümlelik bir izah. Yani kuvvetler ayrılığının büyük ölçüde ortadan kalktığı bir paket söz konusu. Çok fazla söylenecek bir şey yok “Evet” için. Zaten yapılan açıklamalar da, en son Yalçın Akdoğan’ın “Cumhurbaşkanı terörist olmaz çünkü o Allah’tan korkan birisidir” demesi örneğinde olduğu gibi, Tayyip Erdoğan’ın kişiliği üzerinden gelişen bir olay. “Hayır” cephesi daha fazla, tek tek maddeler üzerinden gitmeye çalışıyor ve bunun demokrasiye aykırı yeni bir sistem olacağı iddiasını dile getirmeye çalışıyor. Ama çok ciddi imkânsızlıklarla karşı karşıya. Medya büyük ölçüde kendilerine kapalı. “Hayır” kampanyasını yürütmeye çalışanlar bunun dışında da çok sorun yaşıyor.
Tabii en önemli sorunu MHP’den kopan kesim yaşıyor. Saldırılar oluyor. En son Yozgat’ta Sinan Oğan’a yönelik oldu. En sert saldırıydı bu. Ama diğerlerine de değişik yerlerde olmuştu, Meral Akşener’e, Ümit Özdağ’a da olmuştu. Burada tabii temel mesele, şu ana kadarki kampanya sürecinin göze çarpan hususu bu, yani MHP’li muhaliflerin, MHP’den dışlanmışların –çünkü hemen hemen hepsi partiden atıldı– başlarına gelenler. Çünkü burada şöyle bir husus var: “Evet” cephesi bir negatif kampanya inşa ediyor. Negatif kampanya şöyle: Paketin içeriğinden çok pakete karşı çıkanları eleştirmeye, hatta onları damgalamaya, kriminalize etmeye yönelik bir şey. Burada da temel argüman terör. “Hayır” diyen kişilerin terörist olduğu, vatan haini olduğu argümanını inişli çıkışlı bir şekilde dile getiriyorlar. Ama bu argümanı en ciddi şekilde boşa çıkartan husus MHP’li muhaliflerin “Hayır” cephesinde olması ve çok aktif, agresif bir kampanya yürütüyor olmaları. Bunlara tabii bir de Ergenekon mağduru subayların “‘Hayır’lı Konvoy”ları da eklendi. Onlar da terör konusunda duruşları belli olan isimler. Bunlar siyasi iktidarı çok ciddi bir şekilde zorluyor. Negatif kampanyalarının önünde çok ciddi bir engel oluşturuyor. Bunun altını özellikle çizmek lazım.
Geçen burada Gürcan Dağdaş’ı konuk ettik. Türk sağının değişik partilerinde, en son MHP’de siyaset yapmış bir isim olarak çok isabetli bir tespitte bulunmuştu: “Bu referandum sağın mahallesinde yaşanıyor, burada sağ seçmen oyları belirleyecek.” Çünkü Türkiye’de siyaseti takip eden herkes bilir ki, Türkiye’de seçmene baktığımız zaman geleneksel olarak –ben bunu 70’li yıllardan itibaren gözlemeye çalışıyorum, özellikle 80’lerden sonra gazeteci olarak gözlemeye çalışıyorum– %65’e yakın sağ olarak tanımlayabileceğimiz bir seçmen; %35 civarında da sol, ortanın solu olarak tanımlanabilecek bir seçmen var. Sol denince akla gelen CHP. Ve aslında Tayyip Erdoğan’ın uzun zamandır kullandığı çok basit bir yöntem vardı. Karşısına bir günah keçisi olarak CHP’yi çıkartmak, CHP’yle oynayarak yüzde 65’ten alabildiği kadarını aldığı zaman zaten tek başına iktidarı ya da referandumları garantileyebiliyordu. Şimdi burada da aslında olay CHP’yle girişilen bir referandum yarışı olsa Tayyip Erdoğan’ın işi çok kolay olacaktı. Çünkü CHP’ye tarihsel olarak, bir gelenek olarak alerjisi olan, CHP’ye mesafeli olan, sağa yakın olarak bilinen kişiler tercihini sırf CHP “Hayır” diyor diye “Evet”ten yana yapabileceklerdi.
Ama ortada çok ciddi bir sorun var. CHP görünmeden kampanya yürütüyor. İdeolojik bir kampanya yürütmüyor. Parti adı ve amblemlerini pek kullanmıyor. Ve de dikkat edilirse Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın ve değişik iktidar temsilcilerinin ısrarlı kışkırtmalarına rağmen –kışkırtma bence burada uygun sözcük– polemiklere girmiyor. En son bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sarıyer’de CHP standına önce centilmence gidip sonra CHP Genel Başkanı’nı yalancı olarak tanımlaması bunun en son, en sıcak örneği. Burada Kılıçdaroğlu’yla girilecek bir yalan tartışması aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elini çok ciddi şekilde rahatlatabilir, ama bu olmayacağa benziyor.
Şimdi baktığımız zaman AKP var, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi var –ki biliyoruz birçok durumda AKP’den daha fazla oy alabilen bir siyasi kişilik–, MHP var –MHP’nin Genel Merkezi–, BBP desteğini koydu, HÜDA-PAR desteğini koydu. Sonuçta bu referandumda “Evet” çıkmasının –en son seçimler de göz önüne alınırsa, cumhurbaşkanlığı seçimleri de göz önüne alınırsa– çok kolay olduğunu düşünebiliriz. Ama “Evet” cephesinde çok kendinden emin, rahat, sakin bir kampanya görmüyoruz. Bir tedirginlik var.
İşin ilginç tarafı: Anketlerin sesi çıkmıyor. Normal şartlarda eğer rahat bir şekilde anketlerde “Evet”in çok önde olduğu ortaya çıkmış olsaydı, bunları medya tarafından bir bombardıman halinde görürdük. Şu âna kadar görmüyor olmamızın nedeni bence –önceki deneyimlerimden hareketle söyleyebilirim– anketlerin siyasi iktidarın çok hoşuna gidecek sonuçlar üretmemesi olabilir. Eğer net bir şekilde “Evet”in ortada olduğu, kamuoyunun rahat bir şekilde itibar edebileceği anketler olsaydı, bunları nasıl Cumhurbaşkanı Erdoğan bir yerde konuşma yaptığında aynı anda ne kadar televizyon kanalı varsa canlı yayınlıyorsa, bu anketleri de aynı şekilde birçok yerde birden görebiliriz. Genellikle şu âna kadar yapılan açıklamalar çok utangaç, mahçup açıklamalar. En son bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Yüzde 60’lara doğru gidiyor” şeklinde bir açıklaması var, ama neye istinaden söylediği yok. Bunu çok net bir şekilde görüyoruz.
Şimdi burada belli ki AKP seçmeninin de tam olarak tamamının “Evet”e ikna olmadığı bir süreçteyiz. Bu 19 gün içerisinde nereye doğru evrilir belli olmaz. MHP tabanının ne kadarının “Evet”çi, ne kadarının “Hayır”cı olduğu yolunda çok ciddi spekülasyonlar var. Ama orada çok güçlü bir “Hayır” damarı olduğunu söylemek mümkün. Sonuçta buradan “Evet” mi “Hayır” mı çıkacağının an itibariyle belli olmadığını söyleyebiliriz. Tabii burada önemli bir husus şu: “Hayır” cephesinin, “Hayır”ı savunan kesimlerin 19 gün kala seçmen tercihlerini değiştirebilecek, bir manivela etkisi görebilecek araçları yok, imkânları yok. Ama bu araca sahip olan bir siyasi iktidar var. Siyasi iktidarın elinde çok geniş devlet imkânları var, çok geniş maddi imkânlar var, çok geniş medya imkânları var ve kamuoyunu yönlendirebilme konusunda çok güçlü imkânları var.
Şu ana kadar, mesela Avrupa’yla olan krizde gördük, Avrupa’yla olan krizin “Evet” oylarını güçlendirmek için olduğu söylendi. Ama açıkçası, kişisel hissiyatım odur ki çok fazla etkili olmadı, hatta tam tersine AKP’ye yönelen orta sınıfların içerisinde daha fazla tedirginliğe bile yok açtığını söyleyebiliriz. Çünkü çok net bir şey var: Bu ülkenin yönü Avrupa’ya, Batı’ya dönük. Bu ülkenin Batı’yla olan macerasının sonlanması Türkiye’deki dindar kesimlerin de çok ciddi bir şekilde mağduriyeti anlamına gelir. Bu ülke ne kadar Batı’ya yakınlaşırsa, dindarlık da o kadar rahatlıyor, dindarlık da o kadar büyüyor, genişliyor. Türkiye’nin batılılaşmasının dindarlığı ve muhafazakâr kesimleri zayıflattığı önermesinin çok gerçekçi olduğunu sanmıyorum. Bunu da en iyi bilenler bu kişiler, muhafazakâr kesimler. Dolayısıyla Batı’yla olan kavga, özellikle Avrupa’da yaşayan vatandaşların statüsünü tehlikeye atabilecek türden sert çıkışların ters etki yaratma ihtimalini de vurgulamakta yarar var.
Daha önceki yayınların birisinde şunu söylemiştim: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın medyayı büyük ölçüde kontrol ettiği ama kontrol ettiği medyanın da içinin büyük ölçüde boşaldığı, sonuçta bu medya denetiminin aslında kendisine çok da fazla bir hayrının dokunmadığı, çünkü kontrolündeki medyanın kafası karışıkları ikna etmek gibi bir fonksiyon göremediğini söylemiştim. Ve Erdoğan’ın bir siyasetçi olarak aslında her türlü soruyu kabul edebilecek bir yapıda olduğunu, ama kendisini şike-röportajlarla sınırlayarak aslında kendi işini zorlaştırdığını söylemiştim. Son dönemde o yayının ardından iki tane yayın yaptı Cumhurbaşkanı Erdoğan. En son Habertürk, Show TV ve Bloomberg’de yaptı; bir öncekinde de Kanal D ve CNN Türk’te yaptı. Bunlar nispeten hükümetle az buçuk mesafesi kalmış kanallar — çok uzun bir mesafe olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Buralara ihtiyacı var. ama bu yayınların da bir etkisi olduğunu açıkçası görmedim.
Şu anda Tayyip Erdoğan’ın medya üzerinde çok büyük bir tahakkümü var. Ama bu medyanın değeri iyice aşınmış olduğu için bu medya kontrolünün kendisine çok fazla bir hayrı dokunmuyor. Ancak şöyle bir hayrı dokunuyor: “Hayır”cıların bu medyada yer bulması söz konusu olmadığı için –çok büyük haksızlıklar, eşitsizlikler yaşanıyor, bunu biliyoruz– “Hayır”cıların argümanlarının medya üzerinden dolaşımının önü kesilmiş oluyor.
Şöyle toparlayacak olursak: Siyasi iktidarın medya üzerindeki tahakkümü “Hayır”ın daha geniş kitlelere ulaşmasına engel oluyor, evet, o anlamda fonksiyonel. Ama “Evet”çilerin sayısını artırmaya çok fazla katkısı olduğunu sanmıyorum. Son olarak Kürt seçmen meselesi var. En son Diyarbakır’da yaşanan Şeyh Sait afişi gerçekten çok trajikti. “Verilen her ‘Evet’ oyunun Şeyh Sait için bir Fatiha olduğu”nu AKP imzalı bir pankartta gördük. Bu da aslında AKP’nin en önemli handikapının Kürt sorununda kendisine çizdiği yeni yol olduğunu bir kez daha gösterdi. Zaten öyle bir pankarttı ki çok fazla uzun ömürlü olmadı. Ama şunu söylemek lazım: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP eğer bu ülkeyi gerçekten daha uzun bir süre yönetmek istiyorlarsa, özellikle de tek başına yönetmek istiyorlarsa, Kürt sorunu konusundaki çözüm perspektifine dönmeleri gerekiyor. Çünkü Kürt sorununun barışçı çözümü perspektifinden uzaklaşmış oldukları için de bu referandumda işlerinin hiç de kolay olmadığını şu anda görüyoruz. 19 gün var. 19 günde çok şey değişebilir. İleride bir başka yayında tekrar gözlemlerimi, düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Şimdilik bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus