Cemaat Batı’da neden hâlâ güçlü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/315040307″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Geçen gün burada yine benzer bir temada bir yayın yaptım. Başlığı “Batı niye FETÖ’ye ikna olmuyor?” Ona inandırıcı gelmiyor. Aslında onun bir nevi tekrarı gibi, ama biraz daha geliştirerek bu konuyu tekrar ele almak istiyorum. Çünkü o günden bugüne birtakım ilginç gelişmeler oldu. Batı’dan, mesela Almanya’dan iç istihbarata bakan birimin başındaki kişi de daha önceki istihbarat servisi şefi gibi “15 Temmuz’un arkasında Cemaat’in olduğuna Türkiye’dekilerden başka kimse inanmıyor” şeklinde bir çıkış yaptı.
Almanya’dan ve İsveç’ten en son gelen haber: Ankara’nın FETÖ faaliyetleriyle ilgili yaptığı çalışmalar buraları rahatsız ediyor, buradaki istihbarat toplama faaliyetleri yeni krizlerin habercisi oluyor. Buradaki Cemaat mensuplarına o ülkelerin yönetimleri bir şekilde sahip çıkıyorlar.
Buna ek olarak da ABD’de ilginç birtakım gelişmeler oldu. Çok kısa ömürlü, başkan Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı, emekli general Mike Flynn’in bir makalesi çıkmıştı güvenlik danışmanı olmadan önce. Ama Trump’ın ekibindeyken Washington’da çıkan The Hill adlı bir gazetede bu kişi Fethullah Gülen hakkında çok sertti; onu Usame Bin Ladin’e benzeten ve Türkiye’ye iade edilmesini savunan bir yazı yazmıştı. Daha sonra bu kişi ulusal güvenlik danışmanı oldu, ama daha sonra da Başkan Yardımcısı’na Rusya’yla ilişkileri konusunda yalan söylediği için görevinden alındı. Bu kişinin o makaleyi Ankara’dan aldığı parayla yazdığı ortaya çıktı ve o görüşme sırasında, Türkiye’den iki bakanla olan bir görüşme Amerikan medyasına yansıdı. Daha sonra o görüşmeye katılan eski CIA Direktörü Woolsey, Wall Street Journal’a yaptığı bir açıklamada, o görüşmede Gülen’in ABD’den yasadışı yollarla kaçırılmasının da bir şekilde telaffuz edildiğini söyledi. Şimdi bu aslında olacak bir şey değil. Ama Türkiye’den bakanlar ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin parasıyla lobi faaliyetleri yapıyorlar, ne kadar etkili olduğu şüpheli bir makale için, ne kadar etkili olduğu şüpheli bir insan üzerinden yüz binlerce dolar harcayabiliyorlar. Olmayacak bir şey, Hollywood B serisi filmleri gibi birtakım planlar üzerine konuşuluyor. Bu Türkçe tabirle “Zihni Sinir formülleri” olarak tabir edilebilecek yöntemlerle mücadele etmeye çalıştıklarını görüyoruz.

Türkiye için yazık

Bir kere bu olay çok ciddi bir şekilde, olayın ne kadar amatörce yürütüldüğünü… gayrı ciddi demeyeceğim, çünkü Ankara bu olayı çok ciddiye alıyor; ama o kadar ciddiye alıyor ki, belli, bu konuda çok büyük, özellikle Batı’ya yönelik konularda çok büyük hatalar yapıyor. Şimdi şunu özellikle tekrar tekrar vurgulamak istiyorum: Hükümetin bu yanlışları, hükümetin Fethullah Gülen konusunda, Cemaat’in 15 Temmuz’la ilişkisi konusunda yürütmeye çalıştığı lobi faaliyetlerinin başarısız olması, aslında Türkiye için çok yazık bir durum. Çünkü ısrarla şunu vurguluyorum: Bu yapı, Fethullah Gülen Cemaati yapılanması Türkiye için çok ciddi tehlike. Tehlike olduğunu da 15 Temmuz’da net bir şekilde gösterdi. Ve bu yapılanmanın bir daha etkili olamayacak bir şekilde teşhir edilmesi ve bir anlamda da tasfiye edilmesi, ama özellikle yurtdışında ve Batı’da net bir şekilde anlatılabilmesi lazım.
Şu âna kadar, 15 Temmuz’dan –hatta daha öncesinden başlıyor, ama esas olarak 15 Temmuz’dan– bu yana devlet adına yapılan faaliyetlerin hemen hemen hepsi çuvallamış durumda ve buradan artık bir şey çıkabileceğini sanmıyorum. Hatta tam tersi bir etki de yaratmaya başlıyor. Bu konuda yapılmaya kalkılan faaliyetler tam tersine Gülen ve cemaatinin elini Batı’da daha da güçlendirir bir pozisyona geliyor. Bu iyi bir şey değil.

Demokrasi değil Erdoğan güçlendiriliyor

Bunu nereden söylüyorum? Hâlâ normal şartlarda, 15 Temmuz’dan bu yana bu Cemaat’in ve Cemaat’in unsurlarının Batı ülkelerinde bu kadar etkili ve rahat bir şekilde faaliyetleri sürdürememeleri gerekiyordu. Çünkü Türkiye’de kanlı bir darbeye imza atmış bir hareketin beyin takımı, önde gelen isimleri çok rahat bir şekilde faaliyetlerini sürdürebiliyorlar. Bunun hukukî olarak –tabii ki bu ülkelerin her birisi hukuk devleti ama Türkiye’de yaşanan olay çok net bir olay– bunun karşılığının Batı’da da olması gerekiyordu.
Tabii burada geçen yayında vurguladığımız en önemli husus şu: Siyasî iktidar bu darbe girişimini Türkiye’de demokrasiye yönelik bir kalkışma olarak değil, Tayyip Erdoğan’ın iktidarına yönelik bir kalkışma olarak gördü. Ve bu darbeyle hesaplaşmasını ülkede demokrasiyi güçlendirerek değil, Erdoğan’ın iktidarını güçlendirerek yapmaya kalktı ve yapıyor. Dolayısıyla bu darbe girişimi Türkiye’de demokrasiden daha da fazla uzaklaşılmasının bir bahanesi haline geldi. Bunu da tabii ki bizler nasıl görüyorsak Batılılar da görüyor. Hatta belki bizden daha fazla ilgili bir şekilde izliyorlar Türkiye kamuoyunu.
Sonuçta olay dönüp dolaşıp iki şahsın –Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’in– kıyaslanmasına geliyor. Ve burada da, Batı’da çok sık gördüğümüz kötünün iyisi yaklaşımı öne çıkıyor. Ve net bir şekilde biliyoruz ki birçok Batı ülkesinde Tayyip Erdoğan’a yönelik olarak çok ciddi bir mesafe var, soru işaretleri var. Dolayısıyla burada çok net, Tayyip Erdoğan’ın güçlendirilmesi adına Türkiye, 15 Temmuz bunun güçlendirilmesi için bir fırsat olarak kullanıldığı için Türkiye demokrasisi çok ciddi bir şekilde daha fazla yara almış oldu. Ayrıca da Türkiye –bir ülke olarak Türkiye– bu Cemaat’ten kurtulma şansını ciddi bir şekilde heder etti.

Cemaat Batı’da güç toparlıyor

Tabii ki Cemaat çok büyük darbeler yedi. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, Cemaat’in yediği darbeden çok Cemaat’le şöyle ya da böyle ilişkili birtakım insanlar, çok alt düzeyde ilişkili olan insanlar büyük ölçüde mağdur oldu. Bir de Cemaat’le hiç ilişkisi olmayan insanlar sadece muhalif oldukları için bu hengâmede KHK’larla vs. kapı dışarı edildiler devletten. Başlarına gelmedik kalmadı, pasaportlarına el kondu vs. Şu anda 15 Temmuz’un faturasını Cemaat bir yere kadar ödedi, ama bir yerden sonra, özellikle Batı’da yapılan çok bariz stratejik ve taktik hatalar nedeniyle telafi eder gibi bir görünüme geldi. Ama olan, burada Cemaat’e bir şekilde kaba deyimiyle selam vermiş olan Anadolu’daki, Türkiye’nin irili ufaklı yerlerindeki öğretmenler, sağlık emekçileri gibi insanlara, Bank Asya’dan kredi almış ya da para yatırmış insanlara vs. oldu. Tabii bu arada Barış İçin Akademisyenler’e, Eğitim-Sen’li öğretmenlere vs. geldi. Şu anda Türkiye 15 Temmuz’un çok ciddi bir tahribatı altında ve buradan Cemaat’in çok etkili bir şekilde tasfiyesini umarken, bütün süreçte bunun belli bir yere kadar olduğunu görüyoruz.
Belli bir yerden sonra sanki, özellikle yurtdışında tekrardan güç toparlamaya başladığı yolunda işaretler var. Bunu mesela kişisel olarak şuradan görüyorum: Sosyal medyada ne zamandır sesini çıkartamayan, çünkü sesini çıkartmaya yüzü olmayan, diyecek lafı olmayan birtakım insanlar, Almanya’daki istihbarat servisinin başının, yok İngiltere’deki parlamento komisyonunun, Amerika’daki komisyonun raporu gibi ya da Mike Flynn olayındaki gibi skandallarla beraber tekrardan cesaret kazanmış bir şekilde, tekrar eski o çok bildiğimiz hoyratlıkları ve küstahlıkları içerisinde, benim de dahil olduğum birçok insana demokrasi vs. dersi vermeye başladılar yeniden.

Oğur ve Kenar’ın 15 Temmuz çalışması

Bizi bu noktaya büyük ölçüde siyasî iktidarın getirdiği kesindir. Siyasî iktidarın bu konuda şu âna kadar yaptıkları ve yapamadıklarına basit bir örnek vermek istiyorum. Yakın bir zamana kadar iktidara yakın önde gelen isimlerden ikisi İngilizce çok geniş bir araştırma yayınladılar, “15 Temmuz’un ardında kim var?” diye, Yıldıray Oğur ve Ceren Kenar. Çok kapsamlı bir şey; nereden buldular bilmiyorum ama çok detay var, fotoğraflar vs. var. Ve ilginç bir şekilde bu çok fazla yayılmadı, siyasî iktidarın ve onun kontrolündeki medyanın çok fazla iltifat ettiğini sanmıyorum bu çalışmaya. Çünkü bu kişiler yakın bir zamanda iktidar içerisindeki ya da iktidar çeperindeki iktidar savaşlarında Pelikancıların hışmına uğramış isimler. Bir de böyle olaylar var.
Türkiye’de şu an biliyoruz ki FETÖ’nün yurtdışında, özellikle Batı’da teşhir edilmesi konusunda örtülü ödenekten ya da açık fonlardan vergilerimizle herhalde yüz binlerce dolar, belki de milyonlarca dolar akıyordur. Ama Batı basınını ve Batı diplomatik çevrelerini az buçuk takip eden, oralarda yazılıp çizilenlerden haberdar birisi olarak; öte yandan bu Cemaat konusunda yıllardır çalışan ve Batı’daki gazetecilerin vs.’nin arada sırada danıştığı birisi olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Şu âna kadar o akan paralardan Gülen Cemaati’nin gerçek yüzünü teşhir etme yolunda çok ciddi bir aşama kaydedilmiş değil. Hatta demin de söylediğim gibi kimi durumda bu propaganda kampanyaları tam tersine siyasî iktidarın aleyhine dönüyor.

Gülen ve demokrasi

Bir yerden sonra bu çok fazla umurumuzda olmayabilir. Sonuçta bu iki gücün, iki iktidar odağının kendi arasında bir savaşı olur. Kim kazanıyor, kim kaybediyor bir yerden sonra bizim umurumuzda değil diyebiliriz; ama sonuçta ortada çok ciddi bir mesele var. Türkiye’de demokrasi, sağlıklı bir sivil toplum yapılanmasının olabilmesi var. Ve bu anlamda bunca yıllık gazetecilik deneyimimle çok rahatlıkla tanıklık edebilirim ki Fethullah Gülen Türkiye’de demokrasinin, çoğulculuğun, temel hak ve özgürlüklerin ve güçlü bir sivil toplumun önündeki en ciddi engellerden birisi. Yani onun dışa yönelik ettiği lafların bir yerden sonra çok fazla bir anlamı yok ve 15 Temmuz’da da zaten bunu çok net bir şekilde gördük. Dolayısıyla bu yapıyla, vatandaşın imkânlarıyla toplananların bununla mücadeleye seferber etme adı altında çarçur edilmesinin de bir şekilde hesabını sorabilmesi lazım sivil toplumun.
Şu anda gördüğüm kadarıyla –yakından izlemeye çalışıyorum– gerçekten trajik bir olay yaşanıyor. Peş peşe gelen açıklamaların hepsinde bu kişiler, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kirli anlarından birisinin müsebbibi olan bu kişiler, sütten çıkmış ak kaşıklığa doğru adım adım gidiyorlar. Henüz tam gidebilmiş değiller çok şükür, ama böyle devam ederse buraya kadar gidecek ve yarın öbür gün birtakım güçler tekrardan Fethullah Gülen –kendisinin ömrü vefa eder mi bilmiyorum ama– ve bu yapılanmanın kurumlarını, okullarını vs.’lerini Türkiye’de ileride yakın gelecekte ve orta gelecekteki iktidar mücadelelerinde bir tür tekrar koz olarak kullanmak isteyebilirler.

Vasatın altında bir üslup

Gelinen noktada çok büyük bir ihmal ve çok büyük bir vasatlık, hatta vasatın altında bir üslûp görüyoruz. Bu aslında tüm Türkiye’ye hâkim olan bir şey, bunu da söylemekte yarar var. Bu şaşırtıcı bir şey değil. Türkiye’de şu anda hâkim olan siyasî iktidarın Türkiye’ye egemen kıldığı vasatlık ve hatta vasat-altılık, her yere yansımış durumda. Bundan da pekâlâ belli bir elitizme sahip olan, bu konuda çok ciddi eğitim faaliyetleri vs. yürütmüş olan, bu konularda Batı’yla nasıl konuşulması gerekir, Batı’nın kurumlarıyla ne tür ilişkiler kurmak gerekir konusunda bayağı bir tecrübe sahibi olan Gülen ve cemaatinin gerçekten hükümeti, siyasî iktidarı, Tayyip Erdoğan ve onun destekçilerini Batı’da etkisizleştirme konusunda çok da zorlanmadıklarını net bir şekilde görüyoruz.
Bu iyi bir durum değil. Beni ilgilendiren kısmı, tüm Türkiye’yi ilgilendiren kısmı. Bu 15 Temmuz darbe girişimi neredeyse sahipsiz kalacak ya da alâkasız insanların üzerine ihale edilecek. Bu olay bu kadar kolay olmamalı; ama anladığım kadarıyla yapabilecek çok fazla bir şey yok. Şu anda siyasî iktidarın bu konulardaki strateji ve taktiklerini belirleyen kişiler ve kurumlar büyük ölçüde ortada. Bunlar da herhalde yaptıklarının çok başarılı olduğunu düşünüyorlar ki bu hataları yapmaya devam ediyorlar.
Kendilerine diyecek bir şey yok; nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar. Ama Türkiye’nin bu büyük olayı atlatabilmesi, bunun travmalarını atlatabilmesi ve yeni benzer olaylar yaşamaması için ihtiyacı olan adımlar atılamıyor, birincisi bu. İkincisi de Türkiye’de gerçekten bu olaylarla üçüncü, dördüncü derecede, belki de hiç alâkası olmayan çok sayıda insan çok ciddi bir şekilde mağdur edilmiş durumda, ediliyor. Bunların mağduriyetini dile getirmek vatan hainliği falan değil, çok net söyleyelim. Kimsenin kimseyi durup dururken herhangi bir konuda vatan haini diye nitelemeye hakkı yok birincisi. Eğer bir yanlış varsa; bu mağduriyetlerin Türkiye ve bu insanlar için, dolayısıyla tüm Türkiye için ne kadar kötü bir şey olduğunu söylememektir yanlış, ya da yanlışta ısrar etmektir diyeyim. Burada noktayı şimdilik koyayım, ama bu onu çok önemli. Değişik meselelerdeki gelişmelere bağlı olarak belki sizleri bıktıracak şekilde bu olayı sürdürmek istiyorum.

Neden FETÖ değil de Cemaat diyorum?

Son bir not: İnsanlar –bazı insanlar en azından- “Neden Cemaat diyorsun?” diyorlar. Bunu daha önce de söyledim. FETÖ devletin koyduğu bir isimdir. Ben kendimi bildim bileli, 1985 yılından beri buna Cemaat diyorum. Benim Cemaat dediğim zamanlarda bugün FETÖ diyenlerin büyük bir kısmı “Cemaat deme buna hizmet hareketi de” vs. diyordu. Şimdi bu insanlar “Neden Cemaat diyorsun, bunlar FETÖ, bunlar terörist” falan diyorlar. Yarın öbür gün dengeler değişirse bunu diyenlerin büyük bir kısmının tekrardan “hizmet hareketi”ne çark edeceklerini biliyorum. Ben gazeteci olarak en açıklayıcı tabirin Cemaat ya da Gülen Cemaati olduğuna inanıyorum. Gazeteci devlet ağzıyla konuşmak zorunda değildir. Gazeteci kendi bildiği ve gerçekten gazetecilik kurallarının gerektirdiği şekilde konuşur. Önemli olan bir harekete FETÖ falan deyip bağırıp çağırmak değil; önemli olan bu hareketi iyi anlayıp, anlamaya çalışıp analiz etmek ve varsa bunun sakıncaları konusunda kamuoyunu uyarmak.
Bir kere daha söylemiştim. Bugün FETÖ diye en çok bağıran çağıran, herkesi FETÖ’cü vs. diye en ufak bir şeyde suçlamaya kalkanlara bir mim koyun. Onların belli ki örtmeye çalıştıkları bir şey vardır ya da her an kulakları kiriştedir.
Bu anlamda son bir not – bir türlü bitiremiyorum, farkındayım ama: Cumhuriyet gazetesi çalışanları 150 gündür cezaevinde; daha ortada iddianame bile yok. Onlardan biraz daha geç olarak katılan Ahmet Şık –ki kendisi bugün FETÖ diye devletin dile getirdiği yapıyla en sıkı şekilde mücadele etmiş bir meslektaşımız ve arkadaşımız–, kendisi bir şekilde FETÖ’yle irtibatlı tutuluyor. Bunu yaptığınız zaman zaten kimse sizin samimiyetinize inanmaz. Bugün de yine Türkiye’nin en önde gelen siyasî karikatüristlerinden Musa Kart’ın yıllar önce Fethullah Gülen’le ilgili yapmış olduğu bir karikatürün sosyal medyada dolaştığını görüyoruz. Musa’nın da tekrar FETÖ’yle bir şekilde irtibatlandırılmak istenmesi komediden başka bir şey değil. Bunları yaptığınız müddetçe herkes neyin ne olduğunu biliyor, kimin ne derecede ilgisi var ya da yok, kim karşı kim değil herkes biliyor. Bu insanları kalkıp da FETÖ vs. diye açıklamaya kalkıp, ondan sonra “Zaten bunlar darbeyi de yapmıştı” dediğiniz zaman, ilk cümleniz yanlış olduğu için o yanlış diğer doğruları da götürüyor. Doğruların gitmemesi için hiç yanlış yapmamak gerekiyor. Ama siyasî iktidarın bu konuda yaptığı yanlışlar o kadar fazla ki, varsa doğruları herhalde karambole gidiyor diyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus