Cumhuriyet iddianamesi hakkında

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/316429587″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet gazetesi hakkındaki davanın iddianamesi nihayet hazırlandı. 450 sayfayı aşkın iddianameye baktığımız zaman çok net bir şekilde basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü konusunda, anayasal teminat altında olan bu özgürlüklere karşı bir iddianame olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Savcılar girişte uzun uzun, bu suçlamaların basın özgürlüğünü ihlal anlamına gelmediğini göstermek için, bayağı alıntılar da yapmışlar değişik yerlerden, değişik içtihatlardan. Ama iddianamenin kendisine baktığımız zaman “suçlamalar”a –ki suçlamaları tırnak içine almak lazım– baktığımız zaman, burada herhangi bir fiil olmadığı, sadece yapılan haberler, dile getirilen görüşler, atılan tweet’ler, gazetenin manşetleri vs. olduğunu görüyoruz. Bu çok net bir şekilde basın özgürlüğüne yönelik, Cumhuriyet gazetesini etkisizleştirmeye yönelik bir soruşturmanın vardığı, soruşturmaya bir nevi delil yaratma çabası.
Şunu özellikle vurgulamak isterim: Türkiye’de yakın dönemde, bir süredir FETÖ diye tabir edilen yapının siyasi iktidarla işbirliği içerisinde kurduğu birtakım davalara ve bunların iddianamelerine tanık olduk. Bunlar da hukuk devletiyle çok fazla alâkası olmayan şeylerdi. Ama orada en azından FETÖ’cülerin delil yaratma gayreti içerisine girdiklerini görüyorduk. Sahte deliller ürettiklerini –ki sonradan birtakım soruşturmalarda bunlar kolaylıkla ortaya çıktı– görüyorduk. Burada böyle bir şey de yok. Burada varolanların üzerinden akıl yürüterek –analitik diyeceğim ama çok derin bir analiz olduğu söylenemez–, haberlerden, birtakım ilişkilerden, birtakım temaslardan hareketle suç yaratmak. Ortada delil olarak hiçbir şey yok benim gördüğüm ve her yere yansıdığı kadarıyla; hiçbir şey yok, bütün her şey yazılar, çiziler.

Bylock irtibatı suçlamaları

Bir de tabii Bylock kullanıcılarıyla irtibatta olmak. Bu Bylock kullanıcılarıyla irtibatta olmak meselesi çok garip. Nitekim Kadri Gürsel, eski Cumhuriyet çalışanı ve kendisini cezaevinde ziyaret eden CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer’e çok hızlı bir şekilde bu konuda açıklama yapmış. Orada şunu söylüyor: İlk FETÖ operasyonları olduğu tarihlerde kendisine Türkiye’nin dört bir tarafından birtakım SMS mesajları geldiğini, birilerinin kendisini aradığını ve bir tür propaganda, kampanya yürüttüklerini, ama bunu hiçbir şekilde ciddiye almadığını söylüyor. Yani büyük bir ihtimalle Gülen Cemaati o sırada Kadri Gürsel ve belki de başka gazetecilerin telefonlarını kendi tabanlarına dağıtarak bunların propaganda için bu kişilere ulaşmaları talimatını vermiş. Böyle bir operasyonun sonucunda da belli ki birileri Kadri’ye mesaj atmış.
İddianameyi okuduğunuz zaman, irtibatlı diye gördüğünüz zaman sanki, “Bylock kullanıcısıyla irtibatlı” dendiği zaman onunla görüşüyor, ediyor, sürekli bir temas gibi. Ama anlaşıldığı kadarıyla hemen hemen bütün tutuklular, zanlılar hakkında Bylock irtibatı aramışlar. Bunlar herhalde bilgisayarda çok kolaylıkla bulunabilen şeyler. Bylock kullanıcılarının telefon numaraları, zanlıların telefon numaralarının eşleştirilmesi, bu herhalde birkaç saniyede olabilen bir şeydir. Çok alâkasız Cumhuriyet çalışanlarının da bir iki kişiyle irtibatlı olduğu çıkıyor. Yani birisi sizi arıyor olsa bile –iddianamede bunun detayı yok tabii– o kişi, kim olduğunu bilmeseniz bile, biliyor da olabilirsiniz, o kişi Bylock kullanıcısı diye siz suçlanabiliyorsunuz. Burada tabii ilginç olan bir başka husus da, Türkiye’de binlerce kişi Bylock kullanıcısı olduğu için işini kaybetti, şu oldu bu oldu. Ama hepsinin hakkında ceza davası açılmadığını biliyoruz. İşlerini kaybetme, görevden alınmada Bylock’un bir delil olarak kullanıldığını biliyoruz, ki bu da çok tartışmalı bir husus.
Bir diğer husus da şu: Özellikle CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun son günlerde dile getirdiği AKP mensubu bazı milletvekillerinin Bylock kullanıcısı olduklarının saptandığını, ancak bunların işleme konulmadığını söylüyor. Bylock meselesinde artık, hiçbir şey bulamazsanız Bylock üzerinden birilerine bir şeyler yapabiliyorsunuz.

Kişisel bir anı

Kişisel bir anımı anlatmak istiyorum: Vakti zamanında Türkiye’nin İslami cemaat demeye dilim varmayan bir yapısı hakkında Milliyet gazetesine bir haber yapmıştım. Bu haber üzerine bir şekilde benim cep telefonumun numarasını edinip bütün ülke çapındaki müritlerine o şeyh iddiasındaki kişi vermiş anlaşılan. Üç gün boyunca sürekli telefonda küfürler vs.’lerle mesajlara maruz kalmıştım. Şimdi o grup hakkında herhangi bir soruşturma yapılmış olsaydı ve o grubun mensuplarının telefonlarından ben aranmış olsaydım, o grubun mağduru olmama rağmen bir de ayrıca o grupla ilişkili olarak tanımlanabilirdim.
Biz gazetecilere herkes tarafından, inanılmayacak derecede, telefonunuzu nereden bulduğuna şaşıracağınız kişiler tarafından mesajlar ya da telefon çağrıları gelir. Bu aslında bu mesleğin doğasındandır. Biz gazeteciler de birbirinden farklı insanları ararız. Telefon gazeteciler için en önemli haber aracıdır. Artık internet üzerinde e-postalar vs.’ler de girdi, ama hâlâ telefon en önemli araçlardan birisidir. Bu telefonla gazeteciler herkesi arar. Bir gazetecinin telefon defteri, rehberi ne kadar kalabalıksa o kadar çok ilişkisi, haber kaynağına ulaşma imkânı var demektir ve bu iyi bir şeydir. Ama şimdi bakıyoruz ki gazeteciler, mesela vali aradığı için suçlanabiliyor. Vali devletin valisi, sonradan hakkında FETÖ’den soruşturma açılmış olabilir, ama o sırada görev başında kişilerle konuşuyor olmak bile sonradan bir suç isnadı olabiliyor.

İtirafçıların akıl yürütmeleri

Bir diğer husus, birtakım FETÖ itirafçılarının burada tanık olarak kullanılmaları ve bunların olaylara doğrudan tanık olmadıkları, Cumhuriyet’le ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları anlaşılıyor. Okuduğunuz zaman ifadelerini “herhalde şöyle olmuştur”, “şöyle olmuş olabilir” şeklinde akıl yürütmeler yapıyorlar. Hayatta hiçbir şekilde ifadelerine güvenilmeyecek bu kişilerin bu türden akıl yürütmeleri üzerinden gazetecilerin suçlanması –burada söz konusu olan Türkiye’nin en köklü gazetelerinden birisi ve Türkiye’nin en saygın gazetecileri, ki çok net bir şekilde şunu, bu mesleğin içerisinde 30 yılı aşmış birisi olarak söyleyebilirim: Şu anda Türkiye’de iyi gazeteci diye sayacağım içerisine, bir 10 kişi sayacaksam muhakkak Kadri’yi ve Ahmet Şık’ı koyarım– dolayısıyla bu kişilere göre birtakım geçmiş ilişkileri tamamen karanlık olan, bugün neyi niçin itiraf ettikleri, itiraflarının ne derece samimi olduğu konusunda çok ciddi şüpheler bulunan kişilerin akıl yürütmeleriyle suçlama yöneltmenin hiç hakkaniyetli bir duruş olduğunu düşünmüyorum.
İddianamede ilginç olan bir husus, Ahmet Şık’ın FETÖ bağlantılı suçlanmadığını görmek oldu. Çünkü ilk başta Ahmet’i FETÖ’yle de irtibatlandırmaya kalkmışlardı, ama bu izahı hiçbir şekilde mümkün olmayan, komik bir olaydı. Şimdi Ahmet’i tabii ki FETÖ’den çıkartıp PKK ve DHKP-C’yle alâkalı olarak suçlamışlar yaptığı haberler üzerinden.

Haberden suç çıkartma

Şunda anlaşmak lazım: Bir gazetecinin haberini beğenmeyebilirsiniz, doğru bulmayabilirsiniz. Ama bunun tartışması gazeteciler arasında olur ya da kamuoyu içerisinde olur. Bu bir tartışmadır, eleştirilir ve gazeteci de yaptığı haberin doğruluğu/yanlışlığı üzerinde ya mükâfatlandırılır ya da okunmayarak, kredisini kaybederek cezalandırılır. Buraya, işin içerisine yargıyı böyle sokmanın dünyanın demokratik hiçbir ülkesinde örneği yok.
Bir diğer ilginç olan husus, iddianamenin temelinde şöyle bir yaklaşım var: Cumhuriyet gazetesi Atatürkçü bir gazeteydi ama Cumhuriyet’i Atatürkçü çizgiden saptırdılar. Sanki burada Atatürk’ü Koruma Kanunu’ndan dava açılmış gibi bir hava var. Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası konusunda herkes bir şeyler düşünebilir. Savcılar da düşünebilir, FETÖ itirafçıları da düşünebilir, Fethullah Gülen’in kendisi de düşünebilir ya da siyasetçiler, ülkeyi yönetenler düşünebilir. Ama bunun da karşılığı okuyucuyla kurduğu ilişkidir. Okuyucu gazeteyi okur ya da okumaz. Cumhuriyet gazetesi Atatürkçü’ydü ama şimdi Atatürkçü çizgiden saptı diyerek ve zamanında gazetede şu ya da bu şekilde ilişkide olmuş birtakım insanların bu konuda ifadelerini alarak bunu suçlayamazsınız. Eleştirirsiniz, eleştiriniz haklı ya da haksız olabilir ama suçlayamazsınız. Buradan bir ceza üretemezsiniz.
Benim Cumhuriyet gazetesine bir bakışım var, Cumhuriyet gazetesini eleştirdiğim çok yön var. Geçmiş Cumhuriyet’i de, bugünkü Cumhuriyet’i de, Can Dündar’ın genel yayın yönetmenliğini aldıktan sonraki Cumhuriyet’i de eleştirdiğim çok yön var. Ama bunların hiçbirisi Cumhuriyet’in çalışanlarının, yöneticilerinin hapse girmelerini falan gerektirebilecek hususlar kesinlikle olamaz. Bu tamamen demokrasi, basın özgürlüğü konseptinin tamamen dışında bir olay. Şurası belli: Cumhuriyet’in MİT TIR’ları haberinden itibaren Cumhuriyet’le siyasi iktidar arasında bir sorun var. Zaten yakın olmayan, zaten iktidara muhalif bir gazeteydi Cumhuriyet. Bu MİT TIR’ları haberinden itibaren olay çok daha başka mecralara doğru kaydı. Ama biliyoruz ki MİT TIR’larıyla ilgili zaten bir dava var. Bu davanın böyle yapılmış olması ve tabii ki vakfın yöneticilerinin burada tutuklanmış, yargılanıyor olması ve vakıf faaliyetleriyle ilgili olarak da ayrı suçlamalar getiriliyor olması bu olayın sadece Cumhuriyet’in yaptığı haberler ya da bazı köşe yazıları, ya da yazanların attıkları bazı tweet’ler vs. değil, onun dışında Cumhuriyet’in tüzel kişiliğiyle ilgili de bir mesele olduğunu bize düşündürtüyor. Şimdi şunu söyleyeyim: Tutukluların, yargılananların içerisinden tanıdığım çok kişi var. Kimilerini çok yakından tanıyorum. Mesela Kadri Gürsel’le biz 1972 yılında yani 45 yıl önce Galatasaray Lisesi’ne beraber girdik. O zamandan beri çok yakın bir arkadaşımdır. Yani Kadri Gürsel’in FETÖ denen yapıyla herhangi bir şekilde irtibatı olmayacağını çok iyi biliyorum. Böyle bir irtibatı olsaydı emin olun bilirdim. Tanıklık etmek ihtiyacı hissetmeyeceğim kadar net bir olaydır. Kadri’nin Cemaat konusundaki duruşu, Cemaat’in geçmişte yaptıkları, bugün yaptıkları ve şu anda yaptıkları, darbe konusundaki duruşu ki bunların bir kısmını burada Medyascope stüdyolarında canlı yayınlarda defalarca dile getirdi. Bu kişiyi, böyle Türkiye’nin en saygın gazetecilerinden, uluslararası alanda bilinen, Uluslararası Basın Enstitüsü’nün Yönetim Kurulu üyesi olan bir kişiyi böyle sudan gerekçelerle suçlamaya çalışmanın hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.

Bükemediği bileği kırmaya çalışmak

İlk başta şunu söylemiştim, Kadri’nin ilk içeri alındığı zamanda: Bu, bir türlü bükemediği bileği kırma olayı. Şu var: Kadri Gürsel’in yazıları, görüşlerine karşı iktidar yanlısı gazetelerin vs.’nin öne çıkan isimleri cevap veremiyorlar. Yani çok açık. Kadri Gürsel bilgisiyle, birikimiyle ve üslubuyla birçok tartışmada gerçekten çok net bir şekilde siyasi iktidarın hoşuna gitmeyen yayınlar yapıyor, görüşler dile getiriyor. Ve karşısına çıkartılan kişilerin büyük bir kısmı da net bir şekilde Kadri’nin karşısında kaybediyorlar, bunu gördük. Ne oldu? Bir yerden sonra Kadri artık ana akım medyada çıkmamaya, yayınlarda gözükmemeye başladı. Adım adım oldu bu. Ama buna rağmen Kadri’nin gazetesinden, Milliyet’ten atılmasına rağmen –ki bir tweet yüzünden atıldığı söylendi–, televizyonlara çıkarılmamasına rağmen gazeteciliği sürdürme ısrarı ve yine işini en iyi derecede yapıyor olması rahatsızlık veriyor. Bu, bu kadar basit.
Ahmet Şık için de keza aynı şeyi söyleyebiliriz. Cumhuriyet gazetesinin kendisinden; bir tüzel kişilik olarak bir gazete olarak varlığından rahatsızlık duyuluyor. Rahatsızlık duyulması çok normal, anlaşılır bir şey; ama bu rahatsızlığın cevabı bu kişileri kriminalize etmek değildir. Bu kişilere karşı başka gazetelerle onların görüşlerini bertaraf etmektir, onlarla mücadele etmektir. Kadri Gürsel’in karşısına ondan daha iyi bilen, ondan daha iyi konuşan, daha ikna edici insanlar çıkartabilmektir. Ya da Ahmet Şık’ın karşısına çok daha iyi araştırmacı gazeteciler çıkarabilmektir.
Ama çölleşen bir medya ortamında böyle bir şeyden tamamen uzak merciler kendileri kaliteyi yükseltemedikleri anda, kendileri dışında var olan kalitenin aşağı çekilmesine çalışıyorlar maalesef. Bu da Türkiye’yi çok kötü bir yere götürüyor.

En azından iddianame var

Ama şunu söyleyeyim: Her durumda Cumhuriyet zanlıları diyelim, sanıkları, bu davada yargılananlar ve onlara destek verenlerin en temel talebi şuydu: İddianameyi yazın, görelim. Şimdi iddianame yazıldı. İddianamenin yazılmış olması yargılama sürecinin başlayacağı anlamına geliyor. Normal şartlarda bu iddianameyle hiç kimsenin bir dakika bile tutuklu kalmaması gerekiyor. Ama burası Türkiye, burada her şey olabiliyor. Onun için bekleyeceğiz, göreceğiz. Ama her hâlükârda iddianamenin yazılmış olması da hiç yoktan iyidir.
Ortadaki iddianameyi serinkanlı, tarafsız bir şekilde okuyanlar çok net bir şekilde, burada herhangi bir suçun ve herhangi bir suç delilinin olmadığını gördükleri için gayet rahatlar. Ailelerinin de böyle olduğuna, kendilerinin de, cezaevindeki meslektaşlarımızın da böyle hissettiğine eminim. Şimdi bundan sonra bakalım Türkiye’de yargı ne derece tarafsız ve bağımsız şekilde işliyor. Her hâlükârda keşke böyle bir dava hiç olmasaydı. Keşke bu kişilerin, arkadaşlarımızın, meslektaşlarımızın özgürlükleri ellerinden alınmasaydı. Keşke Türkiye onların yazılarından, görüşlerinden mahrum bırakılmasaydı diyorum. Kendilerine, cezaevindekilerin hepsine ve ailelerine buradan selamlarımı yolluyorum. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus