Ahmet Şık yeni kitabı “Ayna/Heli” yi anlatıyor: “Devlet ve PKK geçmişle yüzleşmeli”

İSTANBUL (Medyascope) – Gazeteci ve TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a yeni kitabı “Ayna/Heli” yi anlattı. Şık, “Ayna / Heli” üzerinden Türkiye’de Kürt meselesinin tarihsel kökenlerini, devlet politikalarını ve siyasal kırılmaları değerlendirdi.

Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Ahmet Şık, ‘Ayna/Heli’ kitabıyla Kürt meselesinin tarihsel kökenlerini ve devlet politikalarını ele aldı.
  • Şık’a göre, Kürt meselesi PKK ile başlamadı; Osmanlı’dan günümüze uzanan bir geçmişi var.
  • Kitap, resmi anlatıya karşı bir müdahale olarak, hem devlete hem de PKK’ya geçmişle yüzleşme çağrısı yapıyor.
  • Kürt meselesinde çözüm, yalnızca anayasa değişikliği ile değil, toplumsal yeniden kuruluşla mümkün.
  • Şık, çözüm sürecinin sona ermesinin sebebinin Erdoğan ve devlet aklı olduğunu vurguladı.

Ahmet Şık yeni kitabı
Ahmet Şık yeni kitabı “Ayna/Heli” yi anlatıyor: “Devlet ve PKK geçmişle yüzleşmeli”

“Kürt meselesi PKK ile başlamadı”

Ruşen Çakır’a “Ayna/Heli” adlı yeni kitabını anlatan Ahmet Şık, kitabının yalnızca bir analiz değil, aynı zamanda yıllardır üretilen resmi anlatıya karşı bir müdahale olduğunu söyledi:

“Bize yıllardır Kürt meselesi sanki PKK ile başlamış, sadece çatışmalı ortamdan ibaretmiş gibi sunuluyor ama bu doğru değil. Bunun çok daha eski bir kökeni var. Osmanlı’nın son dönemine uzanan bir tarih bu. Ardından erken Cumhuriyet, tek parti dönemi, darbeler, 90’ların karanlığı, Susurluk ve sonrasında AKP dönemi gibi bütün bu dönemlerin kesişim kümesinde Kürt meselesi var. Çünkü bu mesele üzerinden kendini var eden bir siyasal anlayış var ve ülkeyi yöneten akıl da bu.”  

Bu nedenle kitabın temel amacının, resmi anlatının dışına çıkmak olduğunu belirten Şık, “Bu aslında bir gazetecilik çalışması. ‘Bu meseleyi bir de buradan okuyun’ demek istedim. Çünkü sadece toplumda değil, bu sorunu çözmeye talip olan siyasetçilerde bile ciddi bir bilgi eksikliği var. Medya düzeniyle, yıllarca anlatılan hikâyelerle bu mesele çarpıtıldı” dedi.  

“Devlet ve PKK geçmişle yüzleşmeli”

Ahmet Şık, Kürt meselesini tek taraflı okunamayacağını, hem devletin hem de PKK’nın geçmişle yüzleşmesi gerektiğini vurguladı:

“Bu kitap devlete de, örgüte de, topluma da bir yüzleşme çağrısı. Çünkü bu savaşın iki tarafı da şiddet üretti. Biz Türkiye’de bu gerçeği yeterince konuşmadık. Devletin yaptığı katliamlar ortada ama PKK’nın da iç infazlar yaptığı, katliamlar gerçekleştirdiği bir gerçek. Bunun da konuşulması gerekiyor.”  

Bu noktada solun eksik bıraktığı alanlara dikkat çeken Şık, “Biz sol olarak bir hata yaptık. ‘Bu bir savaş’ dedik ama o savaşın iki tarafının da şiddet ürettiğini görmezden geldik. Mesela o çatışmalarda ölen askerlerin cenazelerini milliyetçilere bıraktık. Bu da milliyetçiliğin güçlenmesine yol açtı” diye konuştu.

Yeni bir yurttaşlık sözleşmesi mümkün mü?

Kürt meselesi çözümünün nerede aranması gerektiğini ele alan Şık, bunun yalnızca bir anayasa değişikliği ile değil, toplumsal bir yeniden kuruluş ile çözülebileceğini öne sürdü:

“Bu ülkenin kalıcı bir barışa ihtiyacı var. Ama bu barışı sağlayacak şey, yurttaşına gerçekten yurttaş muamelesi yapan bir devlet anlayışı. Yani iyi bir yeni yurttaşlık sözleşmesine ihtiyacımız var. Bunu da bu iktidar yapmaz, hep birlikte yapmamız lazım. Ülkenin büyük çoğunluğu yoksullluk, adaletsizlik, kayırmacılık gibi aynı şeylerden şikâyetçi ama ortak bir gelecek kuramıyoruz. Kürt meselesi bu ortaklaşamamanın en önemli nedenlerinden biri. O yüzden farklılıklarımızı tehdit değil, zenginlik olarak görmemiz gerekiyor.”

“Çözüm sürecini Erdoğan ve devlet aklı bitirdi”

Çözüm sürecine de değinen Ahmet Şık, sürecin neden sona erdiğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Süreci bitiren Erdoğan ve devlet aklı oldu. Bunu çok net söylüyorum. Elbette PKK’nın hataları yok demiyorum, Kürt hareketinin müzakere sürecinde yanlışları yok demiyorum ama belirleyici olan Erdoğan’ın tercihiydi. Çünkü Erdoğan’ın Kürt meselesindeki yaklaşımı İlke değil, denge siyaseti. Yani güç kaybettiğinde açılım yapıyor, güç kazandığında ise güvenlikçi politikaya dönüyor. Bu mesele onun için demokratik bir çözüm üretmekten çok, iktidarını tahkim etmenin bir aracı.”  

Bu çerçevede çözüm sürecinin aslında başından itibaren kırılgan olduğunu vurgulayan Şık, Erdoğan’ın geçmişteki pozisyon değişimlerini de hatırlatarak, “Erdoğan 2002’de ‘Kürt meselesi yoktur’ denilen bir noktadan ‘Kürt meselesi benim sorunumdur’ diyen bir noktaya geldi. Ama bu bir ideolojik dönüşüm değil. Bu tamamen güç dengelerine göre alınmış bir pozisyon. Aynı şekilde çözüm sürecinde de demokratik bir çözüm iradesinden ziyade, o dönemin siyasi ihtiyaçlarına göre şekillenen bir yaklaşım vardı” dedi.

Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili, gazeteci Ahmet Şık stüdyoda konuğumuz. Kendisi Ayrım Yayınları’ndan çıkan son kitabı Ayna / Hêlî ile karşımızda. Hoş geldin Ahmet. 

Ahmet Şık: Hoş buldum. Evet. 

Ayna / Hêlî- Kürt Meselesi: Kimlik İnkârı, Devlet Zihniyeti ve Yurttaşlık Krizi. Hêlî, Kürtçesi değil mi? 

Şık: Evet.

Ama bu kitap sadece Kürt meselesini anlatmıyor. Osmanlı’nın son döneminden itibaren koca bir öyküden bahsediyorsun Ahmet. Yaklaşık 600 sayfa ama küçük puntolu. 

Şık: Evet, biraz hacimli oldu, ama mesele de hacimli zaten. Önce şununla başlayayım: Hêlî, Kürtçe ayna demek. Araştırdığımda birkaç farklı kullanımı olduğunu gördüm aynanın. Sonra Ali Topuz’a sordum. Kendisi Dersimli Zaza, ama Kürtçe dersler veriyor biliyorsun. Hêlî’nin daha yaygın bir kullanım olduğunu söyledi. Bir de kafamda Önsöz’e de yansıyan bir yüzleşme aynasına ihtiyacımız vardı. İkisi de dört harfli olunca Hêlî yi kullanmayı tercih ettim. Nereden çıktı bu kitap? Bu ‘’süreç’’ meselesi Ekim ayında kamusal alana açılınca, gidişatın nereye doğru evrileceğini sezerek bir derlemeye ihtiyaç olduğunu düşündüm aslında. Evet, kitapta yeni şeyler de söylüyoruz, ama mesela politik olarak sen ya da ben yokuz orada. Bize yıllardır anlatılan ve maalesef bu Kürt meselesinin tarihçesini PKK’den, o çatışmalı ortamdan başlatan bir devlet zihniyeti, medya tutumu, yargı baskısı var. Ama hayır, bunun daha eski bir kökeni var. Ta Osmanlı’nın son dönemine uzanıyor. Arkasından erken cumhuriyet dönemi, tek parti dönemi, çok partili hayat, arkasından, peşi sıra gelen darbeler dönemi, 90’ların karanlığındaki Susurluk ve 2000’lerin başından bu yana da yaklaşık çeyrek asırdır bir AKP iktidarı var ve hepsinin kesişim kümesinde çok kritik birtakım dönemeçler var Türkiye’nin siyasal tarihinde. İşte o siyasal tarihin içerisindeki o alengirli olayların kesişim kümesi, aslında hep Kürt meselesine bağlı. Çünkü Kürt meselesi üzerinden siyasi varlığını sürdüren bu çatışmalı ortamdan sürdüren bir siyasal anlayış var ve ülkeyi yönetiyor. Bu sadece AKP’ye has bir şey değil. Geçmiş iktidarlarda paylaşan partileri de kastederek söylüyorum. Dolayısıyla bu meselenin adını doğru koymak, nereden çıktığını anlatmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Aslında bir gazetecilik çalışması, bir derleme gibi. Çünkü şunu fark ettim: Muhtemelen yine eski sürecin benzeri komisyon kurulacak filan. 

Şimdi o komisyon kuruldu. Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama yani komisyonda bu sorunun çözümü için çaba sarf edeceğini iddia eden vekillerde bile bir bilgi eksikliği var. Bu, toplumun geneline de sirayet etmiş. Bu, uzun yıllara yayılan medya düzeniyle de çok ilgili. Medyanın siyasetle kurduğu girift ilişkiler nedeniyle de böyle anlatılmış. Bir nesnel tarih anlatısı olarak bunu bir de buradan okuyun istedik. Kaynakları belirttik. Gazete haberlerinden faydalandık. 90’lardan itibaren benim gazeteci olarak tanıklığımın kısımları var. ‘’Kürt meselesi nedir?’’ dediğinizde, ‘’aslında size anlatılan pozisyondan yola çıkmayın’’ dedik. Hani Gezi isyanında medyanın sansürcülüğü ortaya çıkınca, şu çok yaygın bir slogan olmuştu ya: ‘’Biz bu Kürt meselesini de bu medyadan öğrendik. Acaba bize ne yalanlar söylediler?’’ İşte o yalanlara karşı bir itiraz olsun dedim. 

Kitabın rastgele bir sayfasını açtım. Burada bir dipnot var ve bu dipnotta, 90’lı yıllarda öldürülen gazeteciler. Bunların çoğu Kürt gazeteci. Musa Anter de var içlerinde. Bu gazeteciler nerede öldürülüyorlar? Diyarbakır’da, Batman’da, Diyarbakır’da, Ceylanpınar’da, İstanbul’da… 

Şık: İstanbul’un göbeğinde, Kadırga’da Özgür Gündem Gazetesi bombalandı 93’te. 

Evet. Şimdi internet çağında yaşıyoruz. İnsanlar bir isim gördüğü zaman hemen Google’a giriyor, oradan bakıp araştırıyor. Susurluk raporları da var, öldürülen gazeteciler de var. Bir yığın isim var. Bu isimlerin çoğunu o dönemleri yaşamış bizler bile unuttuk. Şimdiki kuşaklar hiçbir şekilde bilmiyor. Herhalde bunun sembolik bir anlamı var. 

Şık: Evet. Kitap zaten kalın oldu. Arkaya isimlerle ilgili bir çetele koyalım dedik. Bu da, herhalde bir 40-50 sayfa daha arttıracaktı, vazgeçtik Kitap okunduktan sonra, kuvvetle muhtemel PDF olarak partinin sitesine online olarak koyduğumuzda, oraya bununla ilgili bir çalışma yaparız dedik. O isimlerin her birinin kim olduğunu anlatmadım, ama kritik isimleri, çok yaygın bilinen ya da bu meselenin odağında, Kürt hareketinin içerisinde yer almış ama adı bilinmeyen insanların kim olduğunu dipnotlarla açıkladım ve o insanların kim olduğunu bilinmesini gerçekten önemsiyorum. Yani nerede durdukları, bize anlatılan ezberler ve klişeler üzerinden mi değerlendirmek gerekir? Ya da bir X ismi için birileri ‘’bizim’’ diyor, ötekiler, ‘’hayır bizim’’ diyor ya, oradan mı değerlendirmek gerekir? biraz o ayrımı gözeterek okusunlar istedim. Bir de açık söyleyeyim kitabın hedefi gerçekten genç kuşak. Çünkü bu sosyal medya çağında, teknoloji bu kadar yaygın olmasına rağmen, maalesef bilginin doğrulatılamadığı bir çağda, burada anlatılanlar ezberler ve doğrulatılamamış bilgiler üzerinden değil ve hepsinin de kaynakçası var. Yani üzerinden bir bilgi sahibi olsunlar istedim. Uğur Mumcu ‘’bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın’’ diyor ya, ‘’fikriniz olacaksa bilgiyle olun’’ demeye çalıştık. Çok fazla kaynakça taradım. Zaten birçoğu okuduğum kitaplardı. Kolay kısmı 90’lar sonrası oldu, ki zaten hem tanıklığım var hem de internet çağında hangi bilginin doğru olup olmadığını, gazeteci sezgisiyle kontrol etmek çok daha kolay. 

Kitaptaki bir bölümden bir şey sormak istiyorum. 1974-80 arası örgütler dönemi demişsin. Sen o sıralarda bizzat yaşamadın, ben yaşayan birisi olarak biliyorum. Orada mesela Kürdistan Sosyalist Partisi, Devrimci Demokrat Kültür Derneği Hareketi, Rizgari, Kawa gibi örgütler var. Hatta sonra Denge Kawa olarak bölündüler.

Şık: Evet. Kawacı’lar dört parça oluyorlar. 

Evet. O örgütler bir döneme damgasını vuruyordu ama çok da etkili değillerdi. Kürt hareketi deyince, büyük bir kısmı soldan etkilenmiş, ama kimileri solcu değildi, özellikle Barzani çizgisindekiler. Aradan PKK çıkıyor, sıyrılıyor ve hepsini etkisiz kılıyor. 

Şık: O etkisiz kılma yöntemlerini de çok detayına inmeden… Çünkü o ayrı bir tarihçe ve kitap konusu olur. O yöntemin tamamen şiddet üzerine kurulu olduğu gibi bir gerçek var. Hem Türkiye solundan hem de bölgedeki Kürt siyasal yapılarına dönük ciddi cinayetler işliyor PKK. Çünkü ‘’artık bu mekânın sahibi benim’’ demek istiyor açıkçası. Elbette ideolojik farklılıklar vardır ama orada temel mesele, ‘’artık burada söz sahibi örgütün ben olacağını size ilan ediyorum’’ diyor ve orada çok karmaşık bir süreç yaşanıyor aslında. Bir yoldaşlık hukukunu aşan ve sadece kendi hegemonyasını kurmak isteyen bir anlayış var. Bunun da eleştiri konusu edilmesi gerekiyor açıkçası. Ben o dönemde çocuktum ama meselenin ilgilisi ve bu konuda çok fazla da yayın var zaten. Hem eleştirel hem özeleştirel tarihçeyi de anlatan çok fazla yayın var. Onlardan faydalanarak, PKK’nin aslında nereden çıktığını ve nasıl bu kadar yaygın bir halk tabanı olan bir örgüt haline dönüştüğünü de anlatmak için gerekliydi onlar. 

O zamanlar biz İstanbul’dan ‘’Apocular’’ diye bir örgüt olduğunu duyardık. Ve Apocular diye duyduklarımız, genellikle başka Kürt gruplarına ya da sol gruplara saldırılarıyla daha fazla bilinirdi.

Şık: Evet. Zaten medyaya haber olması da öyle oluyor. Saldırılar hep ‘’Apocular’’ adıyla anılıyordu. O dönemin gazeteleri, özellikle Hürriyet Gazetesi, ‘’Apocular’’ diye başlıklar atıyordu. 

Bir de tabii örgütün kendi içerisinde düzenlediği birtakım şeyler de var. Bu örgütün tarihine baktığımız zaman çok ciddi bir şekilde içeride olup da sonra örgüt tarafından dışlanmış ya da infaz edilmiş çok sayıda insan da var. 

Şık: Kitabın adı ‘’Ayna.’’ Burada da anlatayım, ben bu kitabın adını rüyâmda gördüm. Aslında ben kitabı Meclisteki ofiste yazdım. Çünkü Meclis toplantıları oluyordu haftada bir iki gün, herhangi bir yere kıpırdayamıyordum. Evimizde de internet bağlantımız yoktu. Bir yol çalışması nedeniyle fiber hatlar parçalanmış. Çok uzun sürdü. Ofiste yaklaşık 5,5 ay hiç çıkmadan, 7/24 ofiste kalarak yazdım. Sabah 05.00’e kadar çalışıyorum, sonra birkaç saat uyuyorum. Uyurken düşünüyorum kitabın adının ne olması gerektiğini. Bir de herkese dönük; devlete, örgüte ve topluma bir yüzleşme çağrısı talep ediyorum aslında. Rüyamda bir arkadaşım bana “Ayna başlıklı yazın çok iyiydi” diyor. Ben uykumdan uyandım ve dedim ki ‘’tamam yüzleşmeyi bir ayna metaforu üzerinden anlatabiliriz.’’ Ve o yüzleşme çağrısının içerisinde, örgüte de bir şey soruyorsunuz doğal olarak. 

Şimdi eleştirel bir şey söyleyeceğim; kendimi katarak da söylüyorum. Bu savaş, PKK, 1984 Şemdinli ve Eruh baskınları, sonra çok karanlık bir 90’lar dönemi ve çok ağır şiddetin yaşandığı dönem. Ama şimdi sen de kendi kişisel tarihinden ve gazetecilik geçmişinden hatırlarsan, bizim oradaki hatamız şuydu: ‘’Bu bir savaş’’ diyerek doğru bir tespit yaptık. Ama savaşın şiddet üreten iki tarafı olduğu gerçeğini görmezden geldik. Elbette ki bir güç asimetrisi var ve bir hak mücadelesi var. Ama çok açık söylüyorum. Mesela herkes ‘’yoksul çocuklar ölüyor’’ diyor ya, erler için söylüyorum. E o yoksul çocukların cenazelerinin hepsini biz milliyetçilere, MHP’ye teslim ettik. Yani savaş diyorsun, bir haksızlıkla ilintili bir çatışma süreci diyorsun. Peki neden milliyetçiliğin yükselmesine, taban genişletmesine ve meselenin doğru yerden tartışılmasına izin vermeyen bir anlayışla, biz bu cenazeleri o cenaha teslim ettik?  Çok nadir örnekler çıktı. En bilinen ismi Tomris Özden. Albay Rıdvan Özden’in eşi. Çok düzgün bir duruşla, bu karanlığın başka şekilde tartışılması gerektiğini söyledi. Şimdi Tomris Hanım’ın hiç adı bile anılmıyor. O da işi bitince kullanılıp kenara atılmış gibi oldu. 

Bu örgüt içi infazlar meselesinde de ciddi bir özelleştirme ve tartışma gerekiyor. Bununla ilgili birtakım kitaplar yazıldı. O kitaplar değersizdir demiyorum, ama soru işareti yaratan şey şu: Hep ayrılan ya da örgütle birtakım nedenlerle arası açılan ve hesaplaşılamayan bir sürecin sonunda yazılıyor olması, soru işareti yaratıyor. Ama o soru işareti PKK’nin iç infazlar yaptığı ya da katliamlar yapan bir örgüt olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Buna dair bir şey söylemek lazım. Bu iç infazlar da 2000’lerden sonra sona erdi aslında. 

Sen demin biraz bahsettin; PKK’nın Türk soluyla ilişkisinin inişli çıkışlı ilginç bir tarihi var. Bir dönem PKK kamplarında eğitim gören sol gruplar da oldu. Bir dönem, PKK kendisine paralel Türk örgütleri yarattı. Dönem dönem birlikte hareket edenler oldu, cephe hâlinde olanlar oldu. Şimdi bu silahlı ayağı, bir de silahsız olarak da baktığın zaman, sizin de İşçi Partisi olarak bir öykünüz var.

Şık: Evet.

İttifaklar, sol partilerle, özellikle sosyalist sol partilerden isimler, partilerle ya da tek şahıslarla ilişkiler oldu. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsun? Bana en basit ifadeyle çok da verimli olmadı gibi geliyor diyeyim. 

Şık: Evet. Tabii DEM Parti’nin bileşenleri var. Bir de, bileşeni olmadan DEM Parti üzerinden Kürt hareketiyle yoldaşlık yapan birtakım partiler ve yapılar var: Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi (EMEP) bunlardan biri, Halkevleri’nin bir kanadı bunlardan biri. Orada, dediğin gibi, ta silahlı hareket döneminden de başlayan ve legal siyasal alana da uzanan mücadelede bir ortaklıklar silsilesi var, ama inişli çıkışlı birtakım şeyler oluyor. Bu sürece dair de “inişli çıkışlı” bir grafikten söz etmemiz mümkün. Ama kendi partim adına konuşayım, diğer partiler adına konuşmam doğru olmaz. Biz bu süreç başladığında, tabii ki on yıl önceki deneyim de var ya da iktidarın yirmi, yirmi beş yıllık iktidar pratiğinde Erdoğan’ın pragmatik tutumunu sezdiğimiz için, aslında gerçekten kalıcı bir barışa, eşitsizliğe dayanan bu yurttaşlık krizinin çözümüne ilişkin demokratik bir adım atılmayacağına dair koca bir soru işaretimiz ve şüphemiz var olmasına rağmen, biz bunu destekledik. Bunu da defalarca söyledik. Çünkü içinde zerre kadar barış umudu barındıran bir sürecin karşısında olunmaz. Sadece bu sürecin bile son bir buçuk yıla yayılan en büyük çıktısı, cenaze kaldırılmaması. Ben bunu çok değerli buluyorum. Tabii ki birtakım hedefler, arzu edilenler noktasında çelişkiler var. Kürt hareketine, özellikle de DEM Parti’ye dönük dönük çok fazla eleştiri var. 

Geçenlerde sevgili Vahap Coşkun’un çok iyi bir referans yazısı olabilecek bir pasajı vardı; ben bunu çok kıymetli buluyorum. Orada “DEM Parti’yi eleştirmek çok kolay. Çünkü kolay lokma” diyor. Çok doğru bir tespit. Ama Vahap Hoca’ya benim yorumum şu: Onu söylerken, zaten paragrafın devam eden cümlelerinde de “Aslında DEM Parti’ye dönük eleştirileri, isimlerini koymadan, Abdullah Öcalan ve PKK’ye dönük eleştiriler olarak da okumamız gerekiyor” diyor. Masanın taraflarından birisi, hareket ve temsilcisi DEM Parti. Çok sert bir siyasal hareketten geliyor. Abdullah Öcalan gibi çok önemli bir figür var. Silahlı bir hareketin temsilcileri var ve DEM Parti orada, devletle bu yapılar arasında aslında bir köprü görevi görmeye çalışıyor. Aynı zamanda Türkiye toplumuna bir şey anlatmaya çalışıyor ve içinde barış umudu taşıyan da bir süreç. Söylenenleri aktarmakla, kendi yorumlarını katmakla da mükellefler elbette, ama zorlanmalarını doğal buluyorum. O arkadaşlarımıza da “Niye masada oturuyorsunuz?” demeyi çok doğru bulmuyorum. Çünkü bir süreç var, masayı neden dağıtsınlar? Eğer bir yere evrilecekse, bunun için çaba harcıyorlar. Burada bir tutum almak gerekiyor ise, eleştiri yöneltenlerin de isim koyarak söylemesi lazım. Mesela Meclis Komisyonu’ndan çıkan rapordan sonra da çok eleştiri aldı arkadaşlar. Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi ‘’hayır’’ dedi, CHP, DEM Parti ‘’şerhli evet’’ dedi. Herkesin koyduğu şerhin altına imza atıyoruz. Ama mesela o şerhlerin ve iki tarafın tutumunun, ‘’evet’’ demelerine rağmen kıymetli bir yanı var. O şerhler bize “Biz iktidarın ne olduğunu, bu meseleye yaklaşımını ve çözüm iradesi ortaya koyup koymadığının farkındayız. Aslında bu iktidarla çözüm olmayacak” diyor. 

Kıymetli olan ise DEM Parti, CHP ile Yeni Yol Grubu’nu oluşturan Gelecek, DEVA, Saadet Grubu’nun temsilcisi arkadaşlarımız, Emek Partisi, Türkiye İşçi Partisi “Evet, ama biz bu çözüm için irade ortaya koyuyoruz” dedi. Özellikle CHP’nin bunu demesi, eski siyasal anlayışını düşündüğümüzde bence kıymetli. Özgür Özel’in çoğu zaman yalnız kaldığını hissettiğim o söylemlerini de çok kıymetli buluyorum. Ciddi bir paradigma değişikliği var. Kürt meselesinin çözümünde aslında muhalefet, “Biz bu işi çözeriz” diye bir çözüm iradesi ortaya koymuş. Bunu kıymetli buluyorum. Meclis Komisyonu’nun ortaya çıkan raporu ve o süreç, aslında iktidarın hanesine kazanç olarak girdi şu anda. Ama bir de bunun ikinci raundu var. Erdoğan’ın ve iktidarın sürüncemede bıraktığı yasal düzenlemelerin sınırı belirlenirken, Mecliste, komisyonlarda bunun tartışmasını yurttaş menfaati üzerinden ortaya koyup ve sorunun çözümü için ciddi bir pazarlık süreci olarak görmek gerekiyor. Orada mücadele ortaklığıyla, belki hedeflenenin dışında çerçeveyi biraz genişletme imkânımız olabilirse, bir dolu arkadaşımız özgürlüğüne kavuşacak. 

Şu andaki süreci seninle daha önce çok konuştuk; bundan sonra da konuşuruz. Ama bu kitap daha tarihsel bir süreci anlattığı için, biraz tarihle ilgili birkaç şey sormak istiyorum. Mesela, bir önceki süreci sen de ben de gazeteci olarak takip ettik. Hatta ben Polis Akademisi’nde ilk yapılan o meşhur gazeteci toplantısına katılan gazetecilerden de birisiydim. O süreç başladı ve bitti. Hâlâ neden bittiği konusu hakkında çok spekülatif yorumlar var. Sen şimdi bu kitap için o günlere tekrar baktın, ettin, aktörleri de tanıyorsun. Ne diyorsun, Erdoğan mı bitirdi bunu?

Şık: Evet, çok net. Burada silahlı hareketin, PKK’nin kusuru yok demiyorum. Ya da Kürt hareketinin bütününün bu işin pazarlık sürecinde hataları yok demiyorum ama süreci bitiren Erdoğan ve devlet aklı oldu. Çünkü Erdoğan’ın siyaset sahnesinde geçmişi daha fazla, ama son yirmi beş yılın tek karar vericisi pozisyonuna baktığımızda, Kürt meselesindeki tutumunu kısaca ilkeler değil, dengeler siyaseti diye özetlemek lazım. Burada çok hafif eleştirel bir dozda söyledim ama, Erdoğan’ın yirmi yılı aşan bir Kürt politikası, Refah Partisi döneminden yazdığı raporlar var. Ama merkezi iktidarın sahibi olduktan sonraki tutumuna bakarsan, mesela 2002’de hatırlarsın, “Kürt meselesi yoktur” çizgisinden, çözüm sürecine geldiğinde “Kürt meselesi benim sorunumdur” dedi. Ama şimdi buradaki tutum, Erdoğan’ın ideolojik bir tutarlılığından ve kadim Kürt meselesini demokratik bir nihayete erdirmekten ziyade, mevcut iktidar yapısını tahkim etmenin bir aracı olarak kullandı.

AK Parti’nin ilk iktidar olduğu zaman çok yoğun bir şekilde askerin siyasetteki gölgesini tartışırdık ya, mesela çözüme dair birtakım girişimleri Turgut Özal’la 1993’ten itibaren başlatabiliyoruz. O günden Erdoğan’ın 2000’lerin başındaki ilk iktidarına kadar aslında buna çözüm arayan siyasetçilerin tek derdi, askerin, siyasetteki gölgesini, koyuluğunu seyreltmek. Çünkü askerin siyasetteki varlığını sağlayan temel unsur, çatışmalı bir Kürt meselesi. O çatışma sona erdiğinde, askerin siyasetteki varlık nedeni ve müdahale etme gücü de budanacağı için onu geriletmeye çalışan bir araç olarak gösterdiler. Erdoğan’ın tutumu da buydu. Ne zaman ki güçten uzaklaştığında Kürt meselesinde açılımcı bir yaklaşımı var, gücün sahibi olduğu ve merkezileştiğinde de klasik beka söylemi üzerinden güvenlikçi devlet paradigmasına sahip. Şu anda da öyle. Askerin siyasetteki gölgesi yok ama başka başka hesaplar var. Son yerel seçimlerde aldığı mağlubiyet üzerinden CHP’nin oylarının artması, Kürt hareketinin tabanını genişletmesi, toplumda iktisadî nedenler, siyasî nedenler, temel hak ve özgürlüklere dair uygulamalar nedeniyle yükselen muhalif dalganın önüne geçmek için bir şey yapması gerekiyordu. Yine çok pragmatik bir tutum üstlendi. Buradan baktığımızda, ben buradan demokratik bir kazançla çıkacağımızı düşünmüyorum. Biraz karamsar ve umut kırıcı konuşuyor olabilirim, ama daha önce bir yayında söylediğim gibi Erdoğan, Kürt meselesini çözmek gibi bir gaye taşımıyor. Kürt meselesinin silahlı şiddet kısmını ortadan kaldırırsa, o elinde tuttuğu sopayla yine herkesi dövmek isteyen, demokratikleşme umudu ve talebi barındırmayan bir süreçle, literatürde en basit tanımıyla ‘’seçimli’’ otoriterlik diye tanımlanan, ama ondan çok daha fazla otoriterliği, baskıyı, zorbalığı, zalimliği anlatan bu dönemin devam etmesini istiyor ve lider olarak devam etmek istiyor.

Peki, onunla bağlantılı bir başka sorum var. Sürecin bitmesinin hemen ardından ya da iç içe yaşanan bir hendekler meselesi var.

Şık: Evet.

O kimin eseri?

Şık: Bence iki tarafın eseri. Ama biraz önceki soruya da atfen devam edeyim: Çözüm süreci ya da açılım süreci dediğimiz şey birkaç yıla yayıldı. Arada Oslo Görüşmeleri var ama en çok 2013-2015 dönemi diye anılıyor ya, gerçekten Türkiye’nin siyasal tarihinde Kürt meselesinde siyasal bir çözüm, bir barış umudu taşıyan en kuvvetli dönemdi. Okuduklarımdan da çıkarttığımda benim gözümde bu bir gerçek. Türkiye kamuoyu çok bilmez ama Kürt siyasal hareketiyle angajmanı olanlar ya da meseleyi takip edenler bilirler; ‘’Çöktürme Planı’’ diye bir şey var. 2014’te Millî Güvenlik Kurulu toplantısında Çöktürme Planı masaya yatırılmış ve hendekler döneminde yaşanan şiddetin ve neler olacağına dair her şey madde madde anlatılmış. Hangi kentlerde nasıl bir kalkışma olabileceği ya da çatışmanın sürebileceği, ne kadar insanın göç edebileceği, nereye askerî harekât merkezleri kurulabileceği, nereye top atışı yapılacağı, nereye havadan saldırı yapılabileceğine kadar hesaplanmış ve çözüm sürecinin en kıymetli dönemi olan 2014’te, bu masaya yatırılmış. O saçma Hendek Savaşları diyeceğim; hayatını kaybedenlere saygısızlık addedilmesin, ama o başlar başlamaz fırsatı bulduğu gibi de devlet çöktü ve çöktürdü. Hele ki öncesinde de sonrasında da 7 Haziran gibi, Erdoğan’ın istikrar anlatısını bozan bir seçim sonucu çıktı ortaya, orada Erdoğan bir tercih yaptı, ya güvenlikçi paradigmayla gücünü tahkim edecekti ya da iktidarını demokratik bir katılımcılıkla paylaşmak zorunda kalacaktı, savaşı tercih etti. O nedenle ‘’Erdoğan bitirdi, devlet bitirdi’’ cümlesini çok rahat söylüyorum. 

Ama devletin bu planını bilirken, hele ki siz yıllardır devletle çatışan bir örgütseniz, bunu hesaplayarak hareket etmeniz gerekiyordu. Çok açık söyleyeyim: O hendek döneminde ya da ‘’şehir savaşları’’ denen dönemde, çatışmayı sivillerin yaşadığı şehir merkezlerine, yerleşim yerlerine taşımanın kararını nasıl aldığına dönük, örgütten herhangi bir özeleştiri de çıkmadı ki. Murat Karayılan’ın ve Duran Kalkan’ın ne dediğini hatırlıyorum: “Devletin bu kadar vahşileşeceğini bilmiyorduk” dediler. O zaman hapisteydim, gazetede okumuştum. “Bunu mu dediler?” diye dehşete düştüm. Ben mi bileceğim? Bakın bu doğru bir şey değil. Mesela o savaş kararları nasıl alındı?  “Artık Diyarbakır’ı özgürleştirebiliriz. Yüksekova’yı özgürleştireceğiz. Nusaybin’i özgürleştireceğiz” diyorlar ya, buna dair kendilerine, o şehirdeki milislerden raporların gittiğini, birileriyle konuştuğumda öğrendim. O raporların ne kadar gerçeği yansıttığı ya da o raporlara imza atanların şu an nerede olduğunu, kimlerle çalışarak onu yazdığına dair bize bir şeyler söylemeleri gerekiyor. Ama bu yapılmadı. Elbette Kİ seçimlerde partisi kimse ona oy vermeye devam eden insanlar var. Bu yaşanılan zorbalık ve zalimlikle çok ilintili. Çünkü Kürt yurttaşlar, seçmenler, oradan konsolide oluyor. Ama hendek dönemine ilişkin çok ağır eleştiriler var. Ben bölgeye gittiğimde bir oğlunu kaybetmiş baba bana, “Oğlum dağda ölseydi daha şerefli ölecekti” dedi. Bakın bu çok ağır bir eleştiri. Ya da Cizre’nin bodrumlarında yanan insanlar vardı, ŞİMDİ onlardan birinin çocuğunun adı üzerinden bir tartışma var. Ben ilk kez duymuştum ismi, ki Selahattin Demirtaş’ın kitaplarından birinde de zaten yer alıyor. “Kimsesiz” anlamına geliyor. Kocasının yakılarak öldürüldüğü dönemde doğum yapan bir kadın, çocuğuna “Kimsesiz” adını veriyor ise, bu sadece batıya, batıdakilerin sessizliğine dönük bir eleştiri değil; harekete dönük de bir eleştiri. Bu eleştiriden hizalanmak gerekiyor. 

Biraz önce senin dediğin gibi, PKK’nin örgüt içi infazları ya da katliamlarına ilişkin, o çatışma döneminde hayatını kaybetmiş, karşı tarafta yer aldığını düşünülen insanlara yeterli duyarlılık gösterilmemesinin ve eleştirel pozisyon alınmamasının da buradan doğru tartışılması gerekiyor. Aslında hareketin bütün tarihi üzerinden bir özeleştiri süreci gerekiyor. Ama ben bunu sadece önerebilirim ya da bir gazeteci olarak böyle olması gerektiğini düşünüyorum ve yüzleşme çağrısı yapan birisi olarak bunu böyle söylüyorum. Hani ‘’Ayna’’ derken, ‘’devlet de yüzleşmeli’’ bununla diyoruz. Neyle yüzleşmeli? Çünkü katliamlar yaptı. Devletin kuruluş felsefesi, zaten Kürt meselesini ortaya çıkaran sorun. Sadece bir etnik sorun değil ki, Türkiye’nin yüz yıllık demokrasi ve yurttaşlık rejiminin ortaya çıkardığı bir siyasal sorun bu. Kafalarındaki devlet modelini sürekli kılmak üzerinden, farklılıkları yok sayan bir devlet anlayışı bu. Onun da devamı içinde, katliamlar yapmış, yerleşim yerlerini bombalamış, yok etmiş, yakmış, bir dolu karanlık işe imza atmış. Sadece 90’ların karanlığı değil. Abdullah Çatlı gibi bir adamın devlet katında itibar görmesi, bir Alevî emniyet müdürü ve bir korucu başı siyasetçiyle aynı arabanın içerisinde kazaya karışıp hayatını kaybetmesinin bize bir şey söylemesi gerekiyor. Ya da o dönemin başbakanı Tansu Çiller’in “Elimizde listesi var. O Kürt iş adamları hesabını verecek” mealindeki sözleri var. Sonra ne oldu? Sevgili Pervin Buldan’ın eşi dâhil olmak üzere herkes öldürüldü.

Tam onu soracaktım. 90’lı yıllar diye bir şey var. Demin ilk başta bahsettiğimiz gazetecilerin de o tarihte öldürüldü.

Şık: Çoğu da 1993’te öldürüldü. 1993, gerçekten adı konmamış bir darbe yılı. Literatür bunu kendi kendine darbe diye tanımlıyor. Yani “Gücü elinde bulunduran bir yapı, darbe mekaniği üzerinden kendi siyasal gücünü tahkim etmek için bu tür karanlık işler yapar” diyor kabaca. 

O konuda birtakım yüzleşmeler, birtakım raporlar çıktı.

Şık: Evet.

Bir polis itirafçı oldu, birtakım davalar açıldı. Sonuçta ne oldu?

Şık: Sonuçta şu oldu: Susurluk diye özetlenen, aslında Türkiye solunun, sosyalistlerinin, devrimcilerinin yıllardır anlattığı kontrgerilla dediğimiz şey, ete kemiğe bürünmüştü. O kontrgerillanın en önemli figürlerinden biri olan Mehmet Ağar örgüt kurmak ve yönetmekten ceza aldı, 7 ay hapis yaptı. Yani hiçbir şey olmadı. Bakın, bu Komisyon kurulduğunda da hem Yeni Yol Grubu hem bizler “Geçmişe dönük mecliste kurulan bu meseleyi ilgilendiren komisyonların bütün raporları gelsin önümüze’’ dedik. Buna, Susurluk Raporu da, 15 Temmuz darbe girişimine dair raporlar da, Türkiye’nin Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu raporları da dahildi. Hepsini Kürt meselesiyle bağlantılıyoruz ya, ısrarla talep etmemize rağmen gelmedi. Çünkü o bize bir yol haritası çıkarıyordu aslında. Ama dediğim gibi, iktidarın bu sorunu çözmek gibi bir gayesi olmadığı için görülmez kıldı. Susurluk Komisyonu, Cumhuriyet tarihinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurduğu en önemli komisyondu ve bence fena işler de yapılmadı. Çünkü çok fazla şey öğrendik. Aynı zamanda Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu da öyle. Ama peki sonuç olarak karşımıza çıkan, elimizde olan ne var? Devletin, her zamanki gibi katilini, failini koruduğu bir sistem. Ne o derseniz, cezasızlık. Yani bu cezasızlık kültürüyle mücadele etmek gerekiyor. Cumartesi Anneleri 1996’dan beri, otuz yıldır Galatasaray’dalar. Diyarbakır’da da öyle. “Biz sevdiklerimizin artık öldüğünden eminiz. Cenazeleri nerede? Onları bize verin ve faillerini yargılayın” diyorlar. İsim isim söylüyorlar faillerin kim olduğunu. Çoğu hayatta, hâlen korunuyorlar.

Daha basit bir örnek vereyim: Hatırlarsınız, Van’da bir çatışma sonrası iki köylü gözaltına alınmıştı. Birisi öldü, biri komadan kurtuldu, yaşıyor. Helikopterden atıldılar tartışması. Ben o zaman gittim o köye. Karayolundan ayrıldıktan sonra katırla, atla gidebileceğiniz bir yol, toplasanız 15-20 kilometre ve iki saat sürdü gitmek. Dağın başında bir yer. Gittim, gördüm. Tanıklarla konuştuk. Sağ kurtulan kişi Mersin’de yaşıyordu, tedavi süreci devam ediyordu. Bana bütün hikâyeyi anlattı. Sivil tanıklar buldum. Aslında helikopterden atılma hikâyesi şu: Helikopter yere inerken o mekanizma yere değmeden önce içerideki askerler itekliyor; düşüyorlar.  Onu atılma diye tanımlıyorlar. Doğrudan çok yüksekten atılma hikâyesi değil. Niye ölmüşler biliyor musun? Kaba dayak işkencesiyle. Tanık bana aynen şunu söyledi: Helikopterde zaten yaralı askerler var. İki de gözaltı var. “Failleri getiriyoruz” demişler. “Helikopterin ineceği pistte yüzlerce asker vardı diye anlatıyorlar. O insanlar itildi. Bir karınca yuvasının ağzına yiyecek, şeker, ekmek kırıntısı attığınızda bir hareketlenme olur ya, öyle bir hareketlenme oldu. İnanılmaz bir dayak seansı başladı” diyorlar. Kaba dayak işkencesiyle öldürüldüler. Peki ne oldu? Biz bunu Mecliste bir rapor hâline getirdik. Sonra zamanın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çıktı, Mecliste bu konu tartışılırken, elinde kâğıtlar tutuyor, fotoğraflar, uydu görüntüsü var. “Evet, biz yaptık, am niye yaptığımızı sorun” dedi. Mealen söylüyorum ama girip bakabilirsiniz. İddiası o ki, o çatışmadan kurtulan bir PKK’lı o köye doğru kaçmış ve bunlar onu saklamış. Yalan söylüyor yani. Ne oldu? Hâlâ dava açılmadı, işkencede öldürülen bir insanla ilgili. Diğer sağ kurtulana da örgüte yardım yataklıktan ceza verdiler. Bu 2000’lerin ortasında, birkaç yıl önce oldu. Roboski Katliamı, Dersim Zîlan Katliamı ve daha önceki katliamlar, bütün bir katliamlar tarihi içerisinde AKP’nin iktidarda olduğu bir dönemde çok temel bir hak ihlali ve can güvenliğine dair ihlaller var, öldürülmüş insanlar var. Cezası ne? Cezası yok. Cezasızlık, Susurluk’ta olduğu gibi, Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonunda, Cumartesi Annelerinin talebinde olduğu gibi.

Çatlı gibi bir adamın, utanmadan bir kahraman imgesiyle filmi yapıldı. Ben düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan birisi olarak ‘’film yasaklansın’’ demem. Ama o filmi izlediğinizde size anlatılan gerçek değil. Bu insan bir katildir, bir kahraman değildir. Bunu söylemenin bir yurttaşlık borcu olduğunu düşünüyorum. Binlerce insan gidip o filmi izlemiş. Bakın çözüm sürecinin sürdüğü, tekrar adının öyle konulduğu bir dönemde, tarihi çarpıtarak Abdullah Çatlı’nın bir filmi yapılabiliyor ve iktidardan hiçbir eleştiri de yok. “O doğru değil” desenize. Hani Kürt meselesi sizin sorununuzdu ya.

Peki Ahmet, yavaş yavaş toparlayalım. Şunu sormak istiyorum: tabii Cumhuriyet tarihinde baktığımız zaman Kürt meselesinin şu ya da bu taraftan öne çıkan sembol isimleri kim sence? 

Şık: Kürt meselesi Osmanlı’nın son döneminden başlıyor. Tanzimat’la birlikte devletin merkezîleşme politikalarına bir itiraz. Ama şimdi bakıyorsunuz, tarihte herkes “20-30 tane isyan oldu” diyor. Bunun doğru bir tanımlama olmadığını düşünüyorum her şeyden önce. Çünkü o dönemin koşullarında, küçük asayiş olayları bile isyan olarak kaynaklara sokulmuş. Bu yanlış. Mesela Kürt meselesinin tarihsel kırılma anlarındaki en önemli isyan, Ağrı İsyanları. Evet, PKK’ninki de bir isyan. Tanımı doğru koymak gerekiyor, yani anlatıldığı gibi onlarca isyan yok. Mesele ilk başladığında, Mirlikler var o zaman biliyorsun ve imtiyazlarını kaybetmeme üzerinden bir dirençle çıkılıyor ortaya. Aslında meseleyi yaratan şey bu. O zamanın coğrafî koşullarını, iletişim olanaklarını ve yolculuk olanaklarını düşündüğümüzde, ilk ortaya çıkışta, hem imtiyazlarını kaybetmeme, sonra Doğu Devrimci Kültür Ocakları dönemine kadar bir milliyetçi tandansla gidiyor. Doğu Devrimci Kültür Ocakları ve ondan sonraki süreçte de, 1968 baharını düşündüğümüzde, Öcalan’ın sıklıkla atıf yaptığı Mahir Çayanlar, Deniz Gezmişler döneminde o rüzgârla birlikte de solculaşan ve yönünü sosyalizm olarak belirleyen bir hareket olarak devam ediyor. Zaman içerisinde, 80’lerden bugüne kadar geldiğimizde, örgüt, ideolojik değişimler, yöntem değişiklikleri, mücadele yöntemlerine ilişkin, legal alanda, illegal alanda çeşitli değişimler gösteriyor.  Mesela biraz kıskançlık da barındıran, ama aslında kısmen haklı şekilde “Çok pragmatik ya bu hareket” diyorlar. Ama aslında o yaklaşım dinamizmini de ortaya koyuyor. Çünkü güncel gelişmelere bakarak, siyaseten durduğu yerde ne yapması gerektiğine hızlıca karar veriyor. Zaten Türkiye solundan ayrışan yönü o. Türkiye solu ne kadar köhne ise, Kürt hareketi de tam aksine çok devinim içeren ve güncel gelişmeleri, ulusal ve uluslararası dengeleri çok iyi okuyarak pozisyon değiştirebilen bir hâli var. Bu pragmatizm eleştirisine de yol açabilir. Ama sonuçta var olmaya çalıştıkları coğrafya, dünyanın en kaypak coğrafyası olan Ortadoğu ve bir dolu uluslararası aktör var. Dolayısıyla ben bunu doğal buluyorum. Yanlışlar yapılıyor olsa da, bu yanlışların adını koyarak doğal buluyorum. Ben aslında çok bilinmeyenlerden yola çıkarak başka bir isim söyleyeceğim. Sen soruyu belki sadece PKK özelinde sordun ama.

Yok, genel olarak.

Şık: Genel olarak… Kitapta bir bölüm var: İki Sait hikâyesi. Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak. Filmi, dizisi, kitabı, belgeseli yapılır, inanılmaz bir hikâye. Türkiye solunda ve uluslararası sosyalist alanda Stalin-Troçki, Lenin-Troçki tartışması olur ya… Mesela Sait’ler mücadelelerine devam edebilseydi, ölmeseydi… İkisi de çok vahim bir şekilde ölüyor. Tanıştıktan sonra farklı alanlarda bir mücadele ve siyasal ortaklık geliştiriyorlar. Sait’lerden birisi (kod adı Dr. Şivan) hekim. Irak Kürdistanı’na gidiyor, orada hastaneler açıyor, halkı ücretsiz tedavi etmeye çalışıyor. Sonra, bir siyasal, ideolojik ayrışmadan ve siyasetteki yer kapma meselesinden birbirlerine düşüyorlar ve Saitlerden birisi diğerini öldürüyor. Irak peşmergeleri gözaltına alıyor ve buradaki harekete “Ne yapalım?” diye soruyorlar. “İdam edin” diyorlar ve o da kurşuna dizilerek idam ediliyor. Mesela çok entelektüel birikimi olan Sait Kırmızıtoprak yaşasaydı, Kürt meselesini çok farklı tartışabilir miydik acaba? Evet. Bence tartışabilirdik. Çok afakî bir şey söylüyorum, ama benim için en çarpıcı isim o. Tabii ki hayatını kaybetmiş, inanılmaz bir mücadele azmiyle yola çıkmış bir dolu insan var. İsimlerini söylemediklerimin yakınları beni affetsin, ama gerçekten Sait Elçi-Sait Kırmızıtoprak meselesi çok çarpıcı bir hikâye, filmi yapılabilirdi. 

Evet, ben de onu ilk okuduğumda çok etkilenmiştim, çok değişik bir hikâye. Peki, nasıl toparlayalım Ahmet?

Şık: Kitabı imzalarken hep “Yolumuz açık, önümüz barış olsun” diyorum. Bu ülkenin gerçekten kalıcı bir barışa ihtiyacı var. Ama o kalıcı barışı sağlayacak şey, gerçekten yurttaşına yurttaş muamelesi yapan bir devlet anlayışıyla iyi bir yurttaşlık sözleşmesine ihtiyacımız var. Bu yurttaşlık sözleşmesini de bu iktidar yapmaz, çok net söyleyeyim; hep birlikte bizim yapmamız lazım. Bakın, çok tuhaf bir dönem bu. Muhalefet cenahına bakıyoruz, kabaca yüzde 50 diyelim. İktidarı destekleyen yüzde 50 seçmenin içerisindekilerin de en az yarısı, aslında bizim yakındığımız şeylerden, yoksulluk, pahalılık, nepotizm, adam kayırmacılık, doğa talanından yakınıyor. Yağmadan, talandan bıkmış durumda. Yani Kabaca ülkenin nüfusunun dörtte üçü aynı şeyden yakınıyor. Ama tuhaf bir biçimde gelecek tahayyülünde aynılaşamıyorlar. Mesela Kürt meselesi bu aynılaşamamanın nedenlerinden birisi. Klasik devlet ezberiyle yaklaşıp bölücülük diye bakıyorlar. 

Bakın sadece Abdullah Öcalan’ın 1999’dan sonraki paradigma değişikliğine bile baksalar, artık ortada bir bölücülük yok. Türkiye’nin üniter bütünlüğü içerisinde demokratik bir devlet ve demokratik hakları içeren katılımcı bir demokrasiyle, bir yurttaşlık tanımı üzerinden bu sorunu çözelim noktasında. Buna bir kulak vermek gerekiyor ama angajmanlarımızı geride tutarak, kutsallarımızı yere bırakarak bakmak lazım. İhtiyacımız olan gerçekten iyi bir yurttaşlık sözleşmesi. Bütün sorunların kaynağı orada. Doruk Madencilik işçileri hâlâ bir haftadır direniyorlar. Onların alın terinin karşılığı olan paranın verilmemesi bile yurttaşlık rejimi ile ilgili. O arkadaşların direnişini de buradan selamlamak gerekiyor. Ümidim o ki bu hafta çözülecek bu iş.  O gün dedim ya, bir haysiyet mücadelesi bu, aynen öyle. Her şeye dair bir haysiyet mücadelesi. İktidarın yeri belli. Zenginin parasını, yoksulu din şarlatanlığıyla sömürdüğü, manevî duygusunu seven bir iktidar. Çok açık bir biçimde, ezen-ezilen ilişkisinde, ezenin safında birlikte ezmeye devam edecekler. Gelecek tahayyülümüzü aynılaştırarak, farklılıklarımızı gözetip, zenginlik kabul edip, buna birlikte direnç göstermemiz gerekiyor. Biz başka türlü düzlüğe ulaşamayacağız.

Çok teşekkürler Ahmet.

Şık: Ben teşekkür ediyorum.

Evet, Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili ve gazeteci Ahmet Şık’la, son kitabı Ayna / Hêli’yi konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.