Bernard Stiegler: “Bilgiye değer vererek ekonomiyi yeniden inşa etmeliyiz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bernard Stiegler ile Amaelle Guiton’un yaptığı ve 7 Şubat 2017’de Libération gazetesinde yayınlanan söyleşiyi Latif Yılmaz çevirdi.

Filozof Bernard Stiegler günümüzde yoğun bir şekilde proleterleşen istihdam ile dünyayı bilgi üzerinden değiştiren ve zenginliğin yeni kaynağını oluşturan çalışma (emek) arasında kavramsal bir ayrıma gidiyor. [1] Georges –Pompidou Merkezi Araştırma ve Yenilik Enstitüsü’nün Direktörü ve Ars Industrialis’in kurucusu olan Bernard Stiegler uzun bir süredir otomasyon ve ekonomideki robotlaşma sürecinin etkileri üzerine çalışıyor. Son olarak Otomasyon Toplumu: Çalışmanın Geleceği (2015), Huzursuzluk İçinde: Nasıl Deli Olmayabiliriz? (2016) başlıklı iki kitap yayımladı. Stiegler bugünlerde Seine-Saint Denis bölgesinde bulunan ve dokuz semti bir araya getiren Plaine-Commun yerleşkesindeki bir projeyle ilgileniyor. Bu projeyle, topluluğun faydasına olmasına rağmen ya hiç bilinmeyen ya da az bilinen faaliyetleri ücretlendirmeyi amaçlayan “katkı sağlayıcı gelir” nosyonunu tahayyül etmek ve hayata geçirmek hedeflenmekte.

Bernard Stiegler
Bernard Stiegler

Amazon şirketi kasiyersiz küçük marketler (superette) kurarak gıda sektöründe yer almayı planlıyor. Sizce bu otomasyon süreci istihdamı ortadan kaldıracak mı?
Massachusetts Institute of Technology (MIT), ABD’deki istihdamın yüzde 47’si için bu soruyu potansiyel olarak evet diye cevaplıor. Geriye kalan yüzde 53’lük istihdam ise genel olarak zanaat sahibi kişilerden oluştuğu için otomasyon sürecinin dışında kalacak. Proleterleşmeyen bir çalışma alanı bulunuyor. Bu alanlarda çalışanlar onlara bir karar kapasitesi sağlayan bilgiyi değer üretme sürecine katıyorlar. Bir zanaatla meşgul olan kişiler, hesap süreçlerine, başka bir deyişle aritmetik veya algoritmik süreçlere indirgenmeyecek bir kapasiteye sahip bulunuyorlar. Bütün bir çalışma sürecinin otomasyona konu olması mümkün değil. Fakat yine de bu olgu, bu işlerin otomasyon süreci dışında olduklarını göstermez. Her şey bir şekilde otomasyon süreci ile ilişkiye giriyor.

Sizin için istihdam ve çalışma (emek) aynı şeyler değil…
250 yıldan bu yana endüstriyel istihdam modeli, yani proleterleşen istihdam durmaksızın kendi alanını genişletti. Başlangıçta, tipik emekçilerle kendini sınırlı tutmuştu, fakat bugün hizmet sektörünün büyük bir kısmını kaplamış durumda. Nerdeyse artık bu alandaki her işlevi belirliyor. Zamanla işlevlerin proleterleşmesi olarak tanımlayacağımız bu süreç ciddi değişimler üretiyor. Hem işlevler, hem de analiz süreçleri bu dönüşümden payını alıyor. Bilgi analiz ve üretim süreçleri olan büyük veri (big data) bunun en iyi örneği. Proleterleşen istihdam kapalı ve sabit bir sisteme gittikçe daha fazla mahkûm oluyor. Buna karşın çalışma (emek) dünyayı değiştiriyor. Bu haliyle bahse konu anlamdaki çalışmaya konu olmayan bazı istihdam biçimleri hâlihazırda bulunuyor. Buna karşın, istihdamın dışında kalan çalışma ve emek biçimleri bulunuyor. Çalışmanın tanımı ve biçimleri değişiyor.
Geleceğin büyük sorusu istihdamsız çalışma olarak tanımlanabilecek otomasyon ile yeni çalışma biçimlerini ekonomik bir değere kavuşturacak yeni istihdam biçimleri arasında kurulacak eklemlenmenin seyri ile ilgilidir. Katkı sağlayıcı gelir (revenu contributif) [2] projemizin amacı, otomasyon sonucu istihdamın dışında kalan çalışma (emek) biçimlerinin üretmiş oldukları bütün zenginlikleri ve değerleri ortaya çıkarmaya çalışmak. Bu haliyle, istihdamın işçisizleştirilmesi (deproleterleşme) eğilimleri üzerine kurulu bir ekonominin sınırlarını aşmaya çalışıyor.

İyimser bakış açısı otomasyon sürecinin bireyleri çalışmanın yabancılaştırıcı ve acı dolu etkilerinden uzaklaştırarak daha da özgür kıldığını düşünmek istiyor. Fakat bugün bu otomasyon süreci nerdeyse bir tehdit olarak algılanmaya başlanıyor…
Bu tehdit daha çok yeni durumun talep ettiği makroekonomik çerçevenin oluşmamasından kaynaklanıyor. İşçisizleştirme sürecinin gerektirdiği yeni bir makroekonomik çerçeve bulunuyor. Esasında, içinde yaşadığımız makroekonomik çerçeve daha çok 1933 yılında yürürlüğe konulan Keynesçi makroekonomik çerçevenin muhafazakâr partilerin iktidara gelmesinden sonra dönüşüme uğratılmasından oluşuyor. Bu dönüşüm daha çok el altından yürütülen, riyakâr ve çelişkili bir dönüşüm. Çelişkili olarak tarif ediyorum; çünkü istihdam yeniden dağıtımın veya gelir dağılımının temel parametresi olarak ortaya çıkıyor ve gerek istihdamda gerekse de ücretlerde oluşan azalma sistemi iflasa sürüklüyor.
İstihdam artık değerin yeniden dağıtımının temel modeli olamayacak durumda. Değer artık kullanım ve değişim değeri olarak kurgulana gelen ilişki üzerinden de anlaşılamayacak bir halde. Kullanım değeri artık yıpranmış durumda. Bu da artık bu değerin rafa kaldırılabileceğini ifade ediyor. Tıpkı bilindik toplumlar, kültürler ve insanlar gibi bunun da vadesi doldu. Artık eski Amerikan Yaşam Tarzı modeli pek çalışmıyor. Trump’ın seçilmesinin gerisinde de bu değişim bulunuyor. Eğer artık istihdam ölmüş durumda ise sadece satın alma gücünü değil, aynı zamanda satın alma bilgisini de yeniden dağıtmak gerekiyor. Aynı zamanda istihdam ve çalışma arasındaki ilişkileri de tümüyle yeniden organize etmek gerekiyor.

Peki, ama nasıl ve ne şekilde?
Öncelikle ekonomiyi bilgiye yeniden değer verecek şekilde kurmak gerekiyor. Proleterleşmiş istihdam, otomasyon süreçleri ile ortadan kalkıyor. Yeni bir istihdam şekli yaratmak gerekiyor. Bunu fasılalı istihdam [3] olarak adlandırmayı tercih ediyoruz. İstihdam anlarına veya zamanlarına denk gelmeyen ve çalışmaya yeni bir değer biçen bir gelişmeden bahsediyorum. Ekonomik değerlemenin veya zenginliğin fasılalı/kesikli/aralıklı periyodlarından bahsediyorum. Çalışma, ilerleyen zaman içinde kendi kendisini fasılalı işlere dayanan katkı sağlayıcı gelir ile ücretlendirecek. Bu, daha önce gösteri veya şov ekonomisinde olan bir olaydı.
Antonella Corsani ve Maurizio Lazzarato “Prekerya ve Fasılalı İşçiler” kitaplarında şov sektöründe çalışanların çoğunlukla istihdam edilmeden çalıştıklarını ifade ediyorlar. Çalışma artık istihdam saatleri dışında elde edilen bilginin kullanımıyla ilgili. Bu haliyle, bütün alanlarda daha fazla bilgi elde edilmesini teşvik etmek gerekiyor. Bu da bireylerle eğitim sistemi arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini, profesyonel formasyonun oluşum süreçlerini ve popüler eğitimi yeniden ele almayı gerektiriyor.
Diğer taraftan, enformasyon ve bilgiyi de birbirinden ayırmak gerekiyor. Otomasyona dayanan sistem bilgiyi enformasyona çeviriyor. Fakat enformasyonu ölmüş bir bilgi formu olarak da görmemek gerekir. Bilgiyi tekrar devreye sokmak için değişen çalışma ve istihdam periyodlarına göre enformasyonun akıllıca işlenmesi ve canlandırılması gerekiyor. Gerek iklim değişikliği, gerekse de ekonomi alanında ortaya çıkan problemleri çözmemizin başka bir yolu yok.

Bu uzun vadeli bir amaç gibi… Fakat bugün ne yapmalıyız?
Kimse şapkasından çıkaracağı ve bütün problemleri çözecek bir tavşana sahip değil. Deneyimlerle önümüzü göreceğiz. Bu, şu an üzerinde çalıştığımız Seine-Saint-Dennis’deki “çalışma projesi” için de geçerli. Seine-Saint-Dennis Plaine-Commun’deki proje ile merhaleli bir şekilde katkı sağlayıcı geliri fasılalı işlere dâhil etmeye çalışıyoruz. Bu projemiz fasılalı işler üzerinden katkı sağlayıcı bir gelirin nasıl oluşturulabileceğini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu Fransa Vakfı’nın desteği ile toplamda altı yıllık sürecek olan bir proje. Proje, bölge sakinleri başta olmak üzere bölgesel kamu kurumlarıyla, küçük ve orta ölçekli işletmelerle, derneklerle, sosyal ekonominin diğer aktörleriyle, zanaatkârlarla, sanatçılarla, üniversitelerle ve kültürel kurumlarla diyaloğa dayanıyor.

[1]Stiegler Fransızca “l’emploi” ve “le travail” kavramları arasında bir ayrım yapmaktadır. Çeviride ilk kavram için istihdam ikinci kavram için ise çalışma/emek karşılıklarını uygun gördük. Bunun sebebi çalışma ve emek kavramları aktif bir sürece, yani çalışan ve emek sahibinin dünyaya aktif bir katılımına işaret etmesi. İstihdam kavramı ise daha çok çalışanın kendisi dışında birileri tarafından işe koyulmayı anlattığı ölçüde pasif bir varoluş durumunu ifade eder. Stiegler bu kavramlar arasında ayrıma giderken insanın kendi dışında bulunan varlık koşulları karşısında sahip olduğu aktiflik ve pasiflik durumunu anlatmak istiyor. İngilizce’de çalışma ve emek kavramları “work” ve “labour” şeklinde ayrılmakta. Hannah Arendt bu ayrımdan yola çıkıp iki ayrı kavramsal çerçeve oluşturmuştur. Arendt’in ayrımı üzerinden düşündüğümüzde “çalışma” ve “emek” tamamen iki ayrı görüngü olarak ortaya çıkıyor. Emek daha ziyade insan türünün biyolojik devamı sağlayan aktiviteleri tanımlarken çalışma bugün daha çok zanaat olarak gördüğümüz alanları kapsamaktadır. (bkz. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, İletişim Yayınları: İstanbul, 2016) Fakat Fransızcadaki “le travail” kavramı en azından modern kullanımında çalışma ve emek kavramlarını bir arada ifade etmektedir.

[2]Burada katkı sağlayıcı gelir olarak çevirdiğimiz “revenu contributif” kavramı, istihdama bağlı olmayan bir gelire işaret ediyor. Bu bakış açısı kökeninde antiklerin yaptığı bir ayrıma dayanıyor. Antikler istihdamı zorunlulukla ve daha çok kölelikle ilişkilendirirlerdi. Çalışma daha çok insanın bedensel ve ruhsal kapasitesini geliştiren bir alan için kullanılırdı. Bu haliyle de aristokratlara özgü bir hak veya durum olarak kavranırdı. Stiegler daha önce aristokrasi için varsayılan bu durumun tüm topluma yavaş yavaş yayılması gerektiğini düşünüyor.

[3]Fasılalı istihdam; tam zamanlı ve düzenli saatlere bağlı istihdamın dışında kalan yeni bir istihdam modeli için kullanılıyor. Bu kavram daha çok, kamu kurumlarında çalışanların ve düzenli bir istihdam modeline dâhil olanların dışında kalanlar için kullanılıyordu.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus