FETÖ basın davaları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/319940502″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün FETÖ diye tabir edilen cemaatle ilgili sürmekte olan basın davaları hakkında bazı görüşlerimi dile getirmek istiyorum. Nereden çıktı bu diye sorulacak olursa, en son 30 kişinin yargılandığı dava ile ilgili iddianame kabul edildi ve burada çok sayıda kişi hakkında darbe girişimi nedeniyle üçer kez ağırlaştırılmış müebbet, silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla da 15’er yıla kadar hapis cezası istendi. Bakıyoruz, Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Nuriye Akman, Lale Kemal, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı gibi isimler var. Bu isimlerin her birini ayrı ayrı şahsen tanıyorum. Çok yakından tanıdıklarım var, uzaktan bildiklerim var. Toplam 30 kişi yargılanıyor bu davada. 21’i tutuklu, birinin firarî olduğu söyleniyor. Davadaki isimlere baktığımız zaman, Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Nuriye Akman, Lale Kemal, Orhan Kemal Cengiz; yani 30 isimden 8 ismin ortak özelliği, öne çıkan isimler bunlar, bunlar Fethullahçı değil. Yani Cemaat’in yayın organlarında yazan, farklı siyasi geçmişlerden gelen isimler; mesela Mümtaz’er Türköne ve Ahmet Turan Alkan Ülkücü Hareket kökenli. Sonra yolları oradan da ayrılmış, ama milliyetçi sağdan gelen isimler. İhsan Dağı da öyle denebilir. Ama Şahin Alpay mesela böyle değil. Şahin Alpay sosyal-demokrat çizgideki liberal solcu bir isim. Orhan Kemal Cengiz de liberal kimliğiyle biliniyor. Ali Bulaç da Türkiye’nin en bilinen İslamcı yazarlarından, düşünürlerinden birisi. Nuriye Akman ve Lale Kemal de kadın gazeteciler, gazeteci olarak tanıdığımız isimler. Lale Kemal dış politika, Nuriye Akman da röportajlarıyla bilinen isimler. Burada 30 kişi içerisinde benim Cemaat’ten diye bildiğim tek isim Zaman gazetesinin Ankara temsilcisi Mustafa Ünal. Mustafa dışında adı geçen 19 kişi daha var, ama bunların isimlerini ben de tam bilmiyorum. Bunların hiçbirisi Cemaat gazetecisi diye bilinen isimler değil.

Cemaat gazetecileri firarda

Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Cemaat’in Türkiye’de çok sayıda yayın organı vardı, bir medya imparatorluğu vardı. Çok hâkimdiler birçok yerde. Özellikle hükümetle işbirliği içerisindeyken, bunlar cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların uçaklarına binerlerdi. Cemaat gazetecileri devletin önemli kurumlarında basın danışmanı olarak istihdam edilirdi. TRT’nin önemli yerlerine, Anadolu Ajansı’nın önemli yerlerine getirilirlerdi. Ama bakıyoruz şu anda mesela 30 kişilik dava içerisinde temayüz etmiş isimler yok. Zaman gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapmış Ekrem Dumanlı ya da onun yerini alan Abdülhamit Bilici vs. gibi isimler yok. Bu isimler nerede? Hepsi yurtdışında. Hangi ülkede olduklarını, ne yaptıklarını da bilmiyoruz. Kimileri internet üzerinden bir şeyler yazıp çiziyor. Onlar yok, ama Cemaat’le organik ilişkisi olmayıp burada yazan isimler cezaevinde. Bunların, Ali Bulaç gibi, Ahmet Turan Alkan gibi, Şahin Alpay gibi isimlerle artık altmışlı yaşlarını da aşmış, sağlık durumları anlamında sorunları olabilen –torun sahibi diyelim, daha kolay anlaşılır–, isimler cezaevinde sırf bu gazetelerde yazdıkları için. Daha doğrusu belli bir aşamadan sonra bu gazetelerde yazmayı bırakmadıkları için. Ama öte yandan Cemaat’le organik ilişki içerisinde oldukları bilinen, doğrudan Pensilvanya’yla irtibatta olduklarını tahmin edebileceğimiz isimlerin hiçbirisi yok. Bu çok net bir adaletsizlik.
Esas bir medyaya yönelik, FETÖ diye tabir edilen yapının medya ayağına yönelik devlet bir operasyon yapıyor, tamam. Bunları darbecilikle vs. ile suçlamak, silahlı terör örgütü üyeliği ile suçlamak istiyor, diyelim ki bu da tamam. Ama cezaevindeki isimlerin büyük bir kısmı, öne çıkan isimlerin büyük bir kısmı Cemaat’le organik ilişkisi olmayan insanlar. Bu yayını yapma fikri de zaten böyle bir şeyden geldi. Şöyle ki Ali Bulaç en son CHP milletvekili Mehmet Bekâroğlu tarafından ziyaret edildi. Mehmet Bekâroğlu da İslamcı hareketten gelme bir isim. Ali Bulaç’la çok eskiden beri bir hukukları olan bir isim. Orada Ali Bulaç Mehmet Bekâroğlu’na bir şeyden yakınmış: “Yakamdan düşsünler” diyor. Kimi söylüyor? Cemaatçileri söylüyor.

Faruk Mercan’ın Ali Bulaç güzellemesi

Oradaki olay şu: Faruk Mercan adında, Cemaat’in önde gelen gazetecilerinden birisi –ki Fethullah Gülen’le röportajları da kitap olmuştu– bu kişi yurtdışında bir yerde yaşıyor, nerede yaşadığını bilmiyorum. Bir internet sitesindeki son yazılarından birisinde Ali Bulaç’tan övgüyle bahsediyor. Ali Bulaç’la aralarında geçtiğini iddia ettiği bir konuşma yayınlıyor. O konuşmada Ali Bulaç’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la dalga geçer bir üslûpla anlattığı bir anekdot var. Ondan sonra da şöyle bitiriyor: “Ali Bulaç’a başka gazetelere geçmesi teklifi yapıldı ama boyun eğmedi, Ali Bulaç namuslu bir aydının çarpıcı bir örneğidir” diyerek Ali Bulaç üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ve siyasî iktidarla hesaplaşmaya kalkıyor.
Burada çok acayip bir şey var. Aslında bu yapıyı bilen benim gibi insanlar için hiç şaşırtıcı bir şey değil. Tiksindirici olduğu kesin, ama hiç şaşırtıcı değil. Tam kendilerine yakışanı yapıyorlar. Bakın şu anda cezaevlerindeki yüzlerce, binlerce, 15 Temmuz’dan sonra alınan insanların içerisinde Cemaat’in de insanları var, elemanları, kadroları var. Kimisi popüler, kimisi değil. Ama popüler isimlerin büyük bir kısmı yurtdışına kaçtı. İçeride olan insanlar var. Bu içeride olan insanların hiçbirisi üzerinden bir kahramanlık, övgü edebiyatı yapamıyor Cemaat. Hâlâ bu insanların mağduriyetleri üzerinden bir siyaset üretmeye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP iktidarına çakmaya ve kendilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Aydınları kalkan olarak kullandılar

Geçmişte de bunu yapmışlardı. Şunu çok net bir şekilde söyleyebilirim: Bu isimlere gazetelerinde yazı yazdırarak, televizyonlarında program yaptırarak; çoğulcu, toleranslı insanlar olduklarını göstererek aslında yalan söylüyorlardı. Bu insanları kendilerini bir nevi perdelemek için kullandılar. Bu insanların buna uyanması, bunun farkında olması gerekirdi. Yanlış yaptılar. Birçoğuyla bu konuyu bizzat tartıştığımı biliyorum. Onlar gerçekten samimi bir şekilde orada yazılarını özgürce yazdıklarını, programlarını özgürce ürettiklerini düşündüler. Yaptıklarının hiç de yanlış olmadığını düşündüler. Bir açıdan bakıldığında haklı sayılabilirlerdi. Böyle İslamî iddialı bir yapının böyle bir sahtekârlığa imza atabileceğine inanmadılar ya da inanmak istemediler. Bir hata yaptıklarını düşünüyorum; ama bu hatanın, bu yanlışın böyle bir cezası olamaz, olmamalı. Bunu ilk tutuklandıkları zaman da söylemiştim, bugün de tekrar söylüyorum. Oralarda yazmaları yanlıştı, ama son âna kadar yazmayı sürdürdükleri için, burada en fazla inatçı bir aydın ısrarında oldukları için onlara üçer kez müebbet vs. gibi şeyler istemenin hiçbir mantıklı açıklaması olduğunu düşünmüyorum. Bu bir yanı.

Yalnız kaldılar

Diğer yanda da artık hakikaten Ali Bulaç’ın söylediği hususu söylemek lazım. Bu insanları zaten yeterince mağdur ettiler; artık yakalarından düşsünler. Şimdi bakıyorsunuz diğer davalarda da mesela, bizim Murat Aksoy –yıllardır tanıdığım arkadaşım– içeride. Atilla Taş –tanımam, ama kim olduğunu biliyorum– içeride. Cemaat gazeteciliği iddiasıyla içerideler. En son tahliye kararı çıktı biliyorsunuz. Tekrar tutuklandılar ve onları tahliye eden yargıç da görevden alındı. Böyle bir garip olay da yaşadık. Ahmet Altan, Mehmet Altan bunlar da içerideler, Türkiye’de o kadar popüler isimler. Acı olan da şu: Bu insanlar içerideler, bu insanların bütün Mümtaz’er’ler, Ali Bulaç’lar, Ahmet Turan’lar, Şahin Alpay’lar, bütün bu insanlar yalnız kaldılar. Yani bu insanların hakkını savunmak, bu insanların gazeteci olduğu için içeride olduklarını ve bunun bir suç olmadığını söylemek çok ender rastlanan bir olay oldu Türkiye’de.
Bunun birçok nedeni var. Bunun bir nedeni tabii ki ülkedeki siyasî atmosfer, bir diğer nedeni de Cemaat’in –FETÖ ya da ne derseniz deyin onun– yapmış oldukları ve şu anda mesela Ahmet Altan’ın görüntüsünü görüyorsunuz, Ahmet Altan’ın yönettiği Taraf gazetesinin Türkiye’de geçmişteki sicili. Bütün bunların hepsi bir realite, ama bir diğer realite de şu: Bu insanlar gazeteci oldukları için içerideler ve gazetecilik aslında suç değil. Bunu söyleyebilmek lazım. Bunu çok az insan maalesef Türkiye’de söylüyor.
Bu insanlar, Türkiye’de hepsinin ayrı ayrı bir değeri olan bu insanlar unutulmaya yüz tutuldu, ailelerinden başka doğru dürüst sahip çıkan kimseleri maalesef yok. Uluslararası birtakım girişimlerin çok fazla etkisi olmuyor. Ama bir diğer husus, tekrar buna geleceğim, Cemaat bu insanları kullanmaya devam ediyor. Bakıyorsunuz sosyal medyada vs.’de yaptıkları propagandaların hepsinde hep kendilerinden olmayan bu insanları kullanıyorlar. Onları hâlâ araç olarak kullanıyorlar. Onları hâlâ kullanmaya devam ediyorlar. Ali Bulaç’ın en son feryadında olduğu gibi insanlar bundan rahatsız. Ama onlar her zaman bildikleri gibi insan kullanmayı sürdürüyorlar. Bu notları düşmek istedim.

Yıldıray Oğur’un tasfiyesi

Son bir olay, konumuz da bu olayla doğrudan alâkalı değil gibi gözüküyor, ama aslında alâkalı. Bugün Türkiye gazetesinden Yıldıray Oğur’un yazılarına son verildi. Star gazetesi başyazarı Ahmet Taşgetiren’in de yazılarına son verildiği iddia edildi. Ama ben kendisini arayıp sordum, kendisinin bilgisi olmadığını söyledi. Bilemiyorum ama biraz sanki ateş olmayan yerden duman çıkmaz gibi bir olay var. Şunu görüyoruz: Şu anda hükümete yakın medyada da ciddi bir operasyon yaşanıyor. Çok ciddi bir kapışma var, operasyon var. Zaten çölleşmiş olan bir medya atmosferinde iyice bir çöllüğe doğru gidiyoruz.
Tabii burada şöyle bir husus var. Şu anda tasfiye olanlar geçmişteki tasfiyeler konusunda genellikle “Olur böyle vakalar” diye geçiştirmiş, bu konuda ağızlarını açıp tek bir şey söylememiş insanlar. Ama yine de onların böyle yapmış olmaları, şu anda onlara yapılanları tasvip etmeyi gerektirmez. Ancak şunu söylemek lazım: Mesela Ali Bulaç’ın başına gelenler konusunda mesela Ahmet Taşgetiren’in –şu anda kendisi kazanan tarafta gibi görünüyor ama–, mesela Abdurrahman Dilipak gibi isimlerin bir şekilde seslerini çıkartmaları beklenirdi. Hiçbir şeye ben açıkçası tanık olmadım. Ama varsa böyle bir şey düzeltmek isterim. Umarım olmuştur da benim gözümden kaçmıştır.
Böyle bir şey oluyor. İnsanlar o meşhur slogandaki gibi susuyorlar, ama sıra bir şekilde kendilerine de geliyor. Bu medya dünyasında –konumuz şimdi medya olduğu için– böyle; ama birçok alanda da böyle. Garip bir şekilde olay hiç umulmadık yerlere, hiç umulmadık nedenlerle varıyor. Ama bir Cumhuriyet gazetesi iddianamesini okuduğunuzda ya da demin bahsettiğim FETÖ medya davasındaki suçlamalara baktığınızda, “Türkiye’de her zaman her şey mümkündür” acı gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıya kalıyorsunuz.
Şöyle toparlayalım: Kim olursa olsun, kime ne yapmış olursa olsun, eğer insanlar sadece gazetecilik yaptıkları için mağdur ediliyorlarsa –ki bu elimizdeki vakalarda öyle–, bu kabul edilebilir bir şey değil. Ama gazetecilik kisvesi altında gerçekten Fethullah Gülen örgütünün şebekesinin –artık suç örgütü, ne derseniz deyin–, bunun içerisinde faaliyet yürütmüş olan insanların bir cezayı hak ettikleri muhakkak. Ama işin garip tarafı o insanların neredeyse hepsi şu anda dünyanın değişik köşelerinde hayatlarını –nasıl sürdürüyorlar bilmiyorum ama– sürdürmeye devam ediyorlar. Biz burada kalan, Türkiye’de kalan ve Türkiye’de her şeye rağmen gazetecilik yapmaya çalışanlara da akılları sıra demokrasi vs. dersi vermeye kalkıyorlar. Umarım hak ettikleri cezayı bulurlar. Umarım sadece gazeteci oldukları için şu anda mağdur olan insanların da en kısa süre içerisinde mağduriyetleri giderilir.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus