Atatürk’e neden saldırıyorlar?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/322060654″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler! Mustafa Kemal Atatürk’e son günlerde nedense artan bir hakaret kampanyası var. Kampanya dediğim, birbirinden bağımsız gibi gözüküyor ama, sonuçta birlikte bakıldığı zaman sanki bir kampanyaymış gibi oluyor. Burada bu bir şeylere işaret ediyor aslında; bunu birazcık değerlendirmek istiyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim: “Atatürk’e neden saldırıyorlar?” diye bir şey duyurduğumuz zaman sosyal medyadan gelen şöyle eleştiriler var — eleştiri değil aslında: “Nasıl yani? Atatürk eleştirilemez mi?” diyorlar. Buradaki husus Atatürk’ün eleştirilmesi değil, tamamen özel hayatına yönelik spekülasyonlar, iftiralar. Yani bu bir eleştiri değil, Atatürk tabii ki eleştirilir, eleştirilmeyeceğini düşünenler var, ben onlardan değilim –hiçbir zaman olmadım, en azından kendimi bildim bileli–, eleştirdiğim de oldu; ama bugünün meselesi Atatürk’ü hangi konuda, nasıl eleştirmek değil; bugünün konusu, yani şu anda ele almak istediğim husus: Niye saldırıyorlar? Niye hakaret ediyorlar? Küfrediyorlar açıkçası; Atatürk’e, annesine, Atatürk’ün yakın çevresine çok acayip bir şekilde… — aslı astarı herhalde yoktur, tarihçi değilim, tarihten anladığımı söyleyemem, ama birazcık kimin ne olduğunu anlama yeteneğine sahip olduğumu düşünüyorum. Bu tür açıklamaları yapanların Türkiye’nin itibarlı tarihçileri olmadığı çok ortada, itibarlı tarihçilerin onlar hakkında yaptıkları açıklamalar da ortada.

İslamcılar ve Atatürk

Niye böyle bir şey yapılıyor? Bu dönem dönem oluyor aslında. Ben gazetecilik hayatım boyunca İslamcılık çaıştım ve İslamcılık çalıştığım zaman da bir çok yerde Kemalizm eleştirisi, Atatürk eleştirisi ve Atatürk’ün özel hayatına yönelik olarak yapılan spekülasyonlara tanık oldum. Bu, Türkiye’de İslamcılığın çok öteden beri vazgeçmediği, vazgeçemediği bir husustur. Atatürk’le kurulan ilişki travmatik bir ilişkidir ve bu travmanın nedeni de özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında İslamiyet’in kamusal alandan kademeli bir şekilde uzaklaştırılması ve laikliğin bir devlet politikası olarak benimsenmesi. Buna yönelik olarak, buna bağlı olarak tabii Türkiye’de dindar kesimlerin uğradığı çeşitli baskılar, engellemeler, sınırlamalar var ve bunun verdiği travmayla beraber bir hesaplaşma hususu var; ama hesaplaşmanın bir siyasi alanda tutulduğunu, sadece birtakım uygulamaların eleştirmekle kalınmadığını başından beri biliyoruz. Atatürk hakkında, özel hayatı hakkında öteden beri üretilen –belki Cumhuriyet tarihiyle beraber, ben bunun son 30 yılına tanık oldum, üretilen spekülasyonların büyük bir kısmının Türkiye’de muhafazakâr iddialı çevrelerden geldiğini görebiliyoruz– garip bir şekilde bir ahlâki açıdan eleştirilmek istenen Atatürk’e karşı, Mustafa Kemal ya da Atatürk’e karşı ahlâksızca birtakım şeyler yapıldığını görüyoruz. Çünkü bu söylenenlerin çoğu kayıtsız kuyutsuz, belgesiz, “herhalde böyledir” şeklinde dedikodu, spekülasyon şeklinde zuhur ediyor. Son yapılanlar da böyle. Mesela bir derginin, Derin Tarih dergisinin başlığında Atatürk için Latife Hanım’ın “çakma Napolyon” dediğini söylüyorlar. Şimdi çakma lafının son birkaç yılın ürünü bir laf olduğunu biliyoruz, bu bile başta olayın ne kadar ciddiyetsiz, gayrıciddi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yapılanın aslında bir çakma tarihçilik olduğunu gösteriyor.

İntikam duygusu

Bunun çok nedeni var; bir geçmişten gelen bir nedeni var, böyle bir alışkanlık var ve bu alışkanlığın şimdi, belli dönemlerde tabii, Atatürk çok ciddi bir şekilde yasalarla korunduğu için sadece küfür, hakaret değil; eleştirinin de bir yasa konusu olduğu için bastırılmış birtakım şeylerin şu yeni dönemde, yakın dönemde daha fazla gün yüzüne çıkması olayı var. Aslında Atatürk’ün tartışılması, eleştirilmesi, Türkiye için çok hayırlı bir şey olacaktır; ama bu türden yapılan karalamalar, spekülasyonlar, özel hayatına yönelik yapılanların hiçbir şekilde eleştiri, tartışma, ders çıkartma, Türkiye’nin daha ileriye, daha demokratik bir ülke olmasına katkıda bulunma gibi bir iddiası olduğu söylenemez. Tamamen bir intikam duygusuyla yapılmış birtakım yakıştırmalar.
Bu geçmişten beri gelen bir şey var; ama bugün bunların –şu lafı söylemek çok doğru olur– hiç gereği yokken ortaya çıktığını görüyoruz. “Gereği yokken” demekle kastım, Türkiye yıllardır Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından yönetiliyor, Türkiye’de İslamî kesimlerin beklentilerinin büyük bir kısmı karşılandı ya da karşılanmakta, temel şikâyetler –başörtüsü, İmam Hatip Liseleri vs., hepsi– ortadan kalktı, şikâyet edecek bir şey kalmadı ve durup dururken Atatürk’le uğraşıyor bazıları.
Neden uğraşıyor? Böyle bir şeyi, siyasî iktidarın böyle bir beklentisi, talebi olduğunu da sanmıyorum. Nitekim biraz önce Başbakan Binali Yıldırım’ın çok sert açıklaması oldu bu konudaki yayınlar için ve adaletin, hukukun her türlü imkânlarını kullanacaklarını söyledi, bu konuda yapılanları çok kınadığını söyledi.

İslamcılığın iflası

Bunun Atatürk’ün bugün, bu tarihte böyle bir şekilde spekülasyon konusu yapılmasının siyasî iktidarın herhangi bir beklentisini karşıladığını sanmıyorum, ama şurası var: Türkiye’de –burada Medyascope’taki yayınlarımı izleyenler bilir– bir süredir dile getirdiğim bir husus, Türkiye’de bir proje olarak İslamcılık iflas etti, tükendi, yani artık söyledikleri kalmadı. AKP iktidarıyla beraber dindar kesimler merkeze taşındılar, ama muhalefetteki cazibelerini yitirip iktidarda tam anlamıyla bir düşüşe geçtiler ve şu anda yaşananları bir anlamda bunun bir tezahürü olarak tanımlayabiliriz. Artık Türkiye’de İslamcıların düşünce hayatına, Türkiye’nin temel hak ve özgürlüklerinin, demokrasinin geliştirilmesi ve bölgesel sorunların çözümü vs. gibi konularda söyleyebilecekleri çok fazla bir şey kalmadı, eleştirel pozisyon almaları durumunda siyasî iktidarla başları belaya girebilir –ki bazılarının giriyor–, dolayısıyla kolay alanlarda hâlâ “Biz zaten böyleyiz, biz zaten İslamî –kaba tabiriyle– takılıyoruz” diyebilmek için birtakım konular arıyorlar. Bu konulardan birisi, çok malum, Filistin meselesidir; Türkiye, Filistin meselesinde gerçekten çok kötü sınavlar veriyor, ama Filistin hâlâ, Filistin’de yaşanan acılar, dramlar hâlâ İslamî camianın kendi İslamcılığını göstermesinin bir aracı olarak varlığını sürdürebiliyor.
Ama içerideki hususlara baktığınız zaman, İslamcı pozisyon alınmasına tanık olmuyoruz. Dolayısıyla Atatürk kolaylıkla, “Nasıl olsa bir şey olmaz, nasıl olsa alıcısı vardır”, bu tür spekülasyonların, cinsellik üzerinden yapılan karalamaların vs. bir alıcısı vardır düşüncesiyle bunu yapıyorlar, ucuz yoldan bunu yapıyorlar. Mesela burada adı geçen kişilerden –şimdi adını hatırlamıyorum– televizyonda Nurculuğun yazıcılar kolundan birisi — ilk defa adını duydum, ama yazıcılar kolunu biliyorum, yazıcılar kolu Said Nursi’nin Risale-i Nur’unun Latin harfleriyle matbaada basılmasına karşı çıkan ve elle üretilmesinin devamında ısrar eden bir gelenekçi akım olarak bilirdik; belli bir etkisi olduğu söylenirdi, ama ortada yazıcı olarak bilinen kimse yoktu, çok ortaya çıkmazlardı, şimdi yazıcılar da ortaya çıkmaya başlıyorlar, artık televizyonlara çıkıyorlar ama televizyonlarda çıktıklarında da herhalde Nurculuk için –ki İlber Ortaylı da bu konuda onu söylemiş: “Ben Nurcuları sakin insanlar bilirdim, saygılı insanlar bilirdim. Nasıl olur?” demiş–; gerçekten Said Nursi’nin zamanında Atatürk’le çok sorunlarını olduğunu biliyoruz, ama o çevrelerden böyle çıkışlar pek olmuyordu. Yani birileri rahat bir ortamda, uzun zamandır ortada gözükmeyen birtakım insanlar ortaya çıkıp, en kolay yol olarak Atatürk üzerinden kendilerini gösterebiliyorlar.

Mustafa Armağan meselesi

Bir başka husus; bu Derin Tarih dergisi meselesi ve Mustafa Armağan meselesi. Maalesef Mustafa Armağan bir mesele oldu; dergisi ve kendisi. Şöyle bir şey hatırlıyorum, çözüm süreci sırasında akil insanlar heyeti oluşturulduğu zaman listeye baktığımda çok karma bir listeydi, hatırlayacaksınız, o listede en çok dikkatimi çeken husus Fethullah Gülen Cemaati’nden kimsenin olmamasıydı ve bunu da yazdım ve söyledim. O zaman aslında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan tarafından bizzat bu akil insanlar heyetinin saptanmasında, aslında hükümetle cemaat arasında bir çatlak, bir anlaşmazlık olduğu şeklinde bir analiz yapmıştım ve her iki taraf birden tabii beni nifak ve fitneyle suçladılar ve üzerime yüklendiler. Şimdi, o tarihte –isim vermek istemiyorum, şu anda çok net bir şekilde Fethullah Gülen ve FETÖ’ye karşı mücadelenin en önde gelen isimleri–mesela o isimlerden birisi bana hemen iki tane isim söylemişti, birisi Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yöneticisi Cemal Uşak, bir diğeri de Mustafa Armağan’dı. Cemal Uşak –Allah rahmet eylesin– yurtdışında hayatını kaybetti. Çok eskiden beri tanıdığım, 30 yıldan beri tanıdığım yakın bir arkadaşım, dostumdu. Kendisi Fethullahçı değildi, ama Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda çalışıyordu, dışarıdan çalışıyordu, profesyonel olarak, ama zamanla o kadar şey oldu ki, o kadar cemaatin önüne çıktı ki, kendisi bir şekilde cemaat denilince ilk akla gelen isimlerden birisi oldu. Bunu kendisiyle defalarca konuştuğumu biliyorum, özellikle 17-25 Aralık sonrasında konuştuğumuzu biliyorum. Cemal Uşak benim gözümde Fethullahçı değildi; ama onu sundular, bir diğeri de Mustafa Armağan’dı. O tarihte Zaman gazetesinde yazıyordu, benim bildiğim Mustafa Armağan da Fethullahçı değildi; ama o tarihte onu da cemaatçi olarak sundular ve kendisi de benim bu yaptığım değerlendirmemin yanlış olduğunu, kendisini örnek göstererek verdi. Yani bir “Cemaati dışlama diye bir şey yok, öyle bir şey olsaydı beni göstermezlerdi” dedi.
Daha sonraki süreçte, bugünlerde birileri eskiden yazılmış şeyleri gösteriyorlar; özellikle Zaman gazetesine yapılan operasyonlar zamanında falan şunu çok net bir şekilde söyleyebilirim; ben o zaman da Fethullahçı olduğunu sanmıyorum, onlarla çok içli dışlı birisiydi, onların gazetesinde yazan birisiydi. Şu anda hiçbir şey olmamış gibi –mesela bizim Kadri Gürsel kim olduğunu bilmediği ByLock sahibi birtakım insanlar kendisine mesaj attı diye, ya da Aydın Engin, Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’nın başkanıyla bir defa telefonda konuştu diye haklarında iddianamenin düzüldüğü bir yerde– bu arkadaş dışarıda. Tamam, dışarıda kalsın, özgür olsun, ama şunu söylemek istiyorum: Kendi özgürlüğünün karşılığında Atatürk’le uğraşmasının falan da bir anlamı yok. Yani bunu yaparak FETÖ’cü olmadığını göstermeye çalışması artık beni bile bıktırdı diyeyim. Ben Atatürkçü birisi değilim, bilenler bilir, beni bile bıktırdı; bu kadarı artık çok gereksiz.

Düşünce özgürlüğü değil saygısızlık

Şimdi dönüp dolaşıp Atatürk, Atatürk’ün özel hayatı vs. gibi yerlere geliyor Türkiye’de İslamcıların bir kısmı. Bunun düşünce özgürlüğüyle vs. alâkası yok; bu tamamen saygısızlık ve kim olursa olursa olsun bir kişinin özel hayatıyla ilgili ya da annesiyle vs. ilgili çıkartılan bu tür spekülasyonların hepsine insanların, vatandaşların karşı çıkması gerekir. Üstelik bu kişi bu ülkede hatırı sayılır bir kesimin hep saygı duyduğu, hep saygıyla andığı bir kişiyse, bu sadece Atatürk’e yönelik bir hakaret olmaz, aynı zaman Atatürk’ü seven, ona bağlılık hisseden insanlara yönelik de bir hakaret olur ve çok kaba bir tabir olacak ama, sevdiğim bir tabir değil ama, bu anlamda buraya da uyuyor: Bölücülük olur.
Türkiye’nin böyle şeylere hiçbir şekilde ihtiyacı yok, Türkiye zaten çok kutuplaşmış bir ülke, çok sorunları olan bir ülke; demokrasisi, temel hak ve özgürlükleri çok sorunlu olan bir ülke. Bunlarla uğraşması gerekirken Türkiye’nin gündemine böyle abes konuları ortaya atanların ya kişisel birtakım hesapları vardır ya da gerçek konuların konuşulmasını engellemek istiyorlardır kendilerince. Bir ölçüde başarılı oldukları söylenebilir, ama umarım Türkiye bundan bir ders çıkartır ve bu tür insanları artık etkisiz kılacak birtakım sivil pozisyonlarını alır diye temenni ediyorum.
Tekrar söyleyeceğim: Bu bir eleştiri değil, bu Türkiye’de Kemalizmin eleştirisinin, Kemalist dönemin eleştirisinin Türkiye’ye katkıları muhakkak olacaktır; ama bu Kemalizmin eleştirisi Mustafa Kemal’in özel hayatı vs. üzerinden yapılacaksa bunun hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.
Bir de şöyle bir husus var, en son onu da söyleyeyim: Mustafa Kemal’e yönelik olarak, Atatürk’e yönelik olarak dönüp dolaşıp tek adamlık üzerinden kurgulanıyordu; ama günümüz Türkiye’sinde artık tek adam eleştirisi yapmanın en son anayasa değişikliğiyle pek bir anlamı, en azından bazı kesimler için kalmadı. Artık Atatürk’ü “tek adamdı” diye eleştirme şansını da ya da imkânını da fırsatını da kaybettikleri için bazı insanlar Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili yalanlamalara, karalamalara başvuruyorlar. Bu gözüküyor, yazık oluyor, umarım buradan hepimiz tüm Türkiye olarak birtakım dersleri olumlu anlamda çıkarmışızdır.
Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus