Etienne Balibar: “Gün doğmadan neler doğar!”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransa’nın önde gelen sol düşünürlerinden Etienne Balibar’ın, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turundan önce, 4 Mayıs 2017’de Libération’da yayınlanan yazısını Latif Yılmaz çevirdi.

Etienne Balibar
Etienne Balibar

Derrida’nın Victor Hugo’dan ödünç aldığı bir kavramı başlık olarak kullanıyorum: Bu kavram, sol cenahta yer alan ve kendini az veya çok radikal olarak tanımlayan seçmenlerin ikici turda yüzleşmek zorunda kaldıkları “seçim ödevleri” karşısında içlerini kemiren duyguyu anlatmak için oldukça uygun. Ufuklarımızı karartan belirsizliklerden bahsetmiyorum. Fakat bu belirsizlikleri ortak kavramlarımız etrafında isimlendirmeyi ve açıklamayı denemek istiyorum.
Kime karşı oy kullanacağımızı biliyoruz, neden yaptığımızı ve bunu nasıl yapacağımızı biliyoruz. Kıvırmadan ve konuyu başka bir yöne çekmeden, Marine Le Pen’in rakibini, yani ismi bültenlerde sıkça dolaşan Emmanuel Macron’u seçmemiz bekleniyor. Bunun sebebi sadece milliyetçi cephenin nefret edilesi siyasal programı değil. Esas mesele, Fransa Cezayir’i ve onunla ilişkili gizli bir paramiliter silahlı örgütün (L’OAS – L’Organisation Armée Secrète) artığı olan ve göç karşıtı söylemlere yaslanarak bir iç düşman yaratmaya çalışan Neofaşist bir partinin iktidara geldiğinde ortaya çıkacak etkilerden ve sonuçlardan oluşuyor. Tıpkı Brexit sonrası İngiltere’de yaşananlar gibi. Saldırganlık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığı dalgası ile birlikte hem de on katı olarak. Le Pen’in seçilmesi Cumhuriyetçi değerlerin ve insanların kişisel güvenliklerinin çökmesi anlamına geliyor. Le Pen’in seçimi kaybetmesi yeterli değil, çok ağır bir yenilgi darbesi alması da gerekiyor. Bu yeterince açık değil mi?
İmdi, kimin için oy kullanacağımızı bilmemiz de önemli: hırslı bir teknokrat, zeki fakat mutlu bir azınlık muhibi ve Fransa toplumunun Avrupa Birliği normları çerçevesinde modernleşmesini savunan neoliberalizm partizanı biri. Bunun yanında, finansal devler ve üst düzey kamu görevlileri tarafından meydanlara sürülen, sağın ve solun ötesinde “üçüncü yol” meftunu genç bir kuşak tarafından desteklenen ve son olarak Fransa’nın sömürgecilik suçları konusunda açık konuşan bir aday. Fakat bütün bunların ötesinde, Macron’un seçilmesi ile acaba ne tür sonuçlar veya etkiler ortaya çıkacak? Peki oylarımız ilk turda ortaya çıkan durum üzerinde nasıl bir etki üretecek? Burada, “üçüncü turdan” veya potansiyel çoğunluktan bahsetmiyorum ve fakat Fransa’daki durum ve aynı zamanda siyaset hakkında konuşuyorum. Kendimi iki soruyla sınırlayacağım.

Sistemin kurumsal krizi

Siyasi sistemimiz olası bir iyileştirme ihtimali içermeksizin kurumsal bir kriz içerisinde. Tıpkı başka yerlerde olduğu gibi, merkez sağ ve merkez sol partiler arasındaki iktidar nöbeti değişimine dayanan siyasi yapı, atılan güçlü adımlara rağmen normal yollarla yönetilemez hale geldi. Her geçen gün, bu partilerin aralarındaki ayrımları silercesine “reel politik” icra etmeleri bu krizin semptomlarından bir tanesi. Bu semptom, siyasi parti biçimlerini bir meşruiyetsizleşme sürecine soktuğu gibi mevcut durumun sonuçlarından da bir tanesi. Daha önce Hegelci diyalektiği çalışmış biri olan Emanuel Macron “olumsuzlamayı” zıtlıklar arasında bir sentez yaratarak “olumlamaya” çevirmeye çalışıyor. Faşist geleneğin “ne sağ ne de sol” söylemi karşısında “aynı zamanda hem sağ hem de sol” önerisini sunuyor. Toplumsal güçlerin ve gerçekliklerin üzerinde yer alan aşkın, kutsi ve talihli biri olduğunu gösteren araçlara sahip olmadığı sürece böyle bir sentez başarılı olmayacaktır. Durum bu olmadığı gibi böyle de olmayacaktır. Aksine, kriz derinleşecek ve demokratik fikirler tehlikeye düşecektir.
Sonuç olarak, bizim için daha az temsil gücüne değil aksine daha fazla temsil gücüne sahip oluşumlar ve kurumlar inşa etmek önemli. Bu gerçek siyasal ve toplumsal çatışma içinde daha dürüst ifadeler icat etmeli ve hükümetin kararlarını daha fazla etkilemelerini sağlayacak iktidarı vatandaşlara tekrar vermenin yollarını bulmalıyız. Son zamanlarda birçok hareketin kampanya dönemi de dahil olmak üzere tuzağına düştükleri popülizmden uzak, popülist değil de halkçı bir özden beslenen bir inşadan bahsediyorum. İçinden geçmekte olduğumuz tehlikeli dönemlerde sürekli açık kalması gereken bir inşa.
Bütün bunlar mevcut “toplumsal yarılmalar”dan ve çatlaklardan ayrı düşünülemez. Ne var ki, her türden açıklama ortaya çıkan yeni toplumsal, kültürel, teritoryal (territoriaux), mesleki ve kuşaklara ait yarılmaların “sağ” ve “sol” arasındaki klasik antagonizmanın/çelişkinin yerini aldığını ispatlamak üzere devreye sokulmuş durumda. Alışılagelmiş açıklamalara başvurmak adına bunlar pek de yanlış tarifler değil. Fakat toplumsal yarılmanın “milliyetçilik karşısında küreselleşmecilik” veya “içe kapanmacılık karşısında açıklık” ideolojilerine tercüme olduğunu söylemek kesinlikle meseleyi gizemlileştirmektir. Doğru olan şu ki, bir tarafta eşitsizlikler dramatik bir şekilde artıyor, diğer tarafta ise finansal mantık tarafından esaret altına alınan işçiler, memurlar, tüketiciler, yoksullar, öğrenciler ve bütün ezilenler arasında küreselleşme tarafından üretilen yeni antagonizmalar/çelişkiler ortaya çıkıyor. Bu durum sınıf çatışmalarını ortadan kaldırmıyor ancak çatışma alının muğlaklaşmasına neden olup özellikle de çatışmaların siyasal hareketler içinde kristalleşmesini engelliyor. Siyasi hareketlerin daima bir muğlaklık barındırdığını da eklemeliyim.
İnsanlar arasındaki çatışmaların gizlediği şiddeti ortaya çıkarmak ve onu geleceğe dair perspektifimizden sürgüne yollamak için çok fazla düşünmemiz ve çok fazla mücadele etmemiz gerekse de her şeyden önce bütün gücümüzle başka bir politik ekonominin önünü açmalıyız.
Çözüm asla vahşi bir kuralsızlaştırma (deregülasyon), emek haklarının kısıtlanması ya da bunların hilafına bir korumacılık ve sınırların keskinleşmesi siyasaları değil. Aksine çözüm, ekonomist Pierre-Noël Giraud’un önerdiği gibi yatırımların “göçebe emek” ve “sabit-yerleşik emek” (yani ulusal istihdam ile temelli göç etme arasında başka bir tercihe sahip olmayan işçiler) arasında yeniden bölüşümünü içeren neomerkantalist politikalar ile birlikte enerji alanında yaşanacak bir dönüşümdür. Fakat AB ölçeğinin dışında pek de bir anlama sahip olmayan verimlilik ve aynı zamanda dayanışma gibi kaygılar yine AB ölçeğinde “serbest ve adil rekabet” ve onunla ilişkili olan kemer sıkma ve bankaların dokunulmazlığı dogmalarının devreye girmesinden bu yana ters bir yöne doğru sürükleniyor.
Bu sebepledir ki, mevcut kampanyada Fransız siyasetinin Avrupa Birliği konusundaki tavrı büyük antitezler arası kavgalara sıkıştı. Kampanya, kendisi ve geleceği sistemle ilgili bir kriz içinde olan Avrupa Birliği’ndeki iktidar ilişkileri etrafındaki sorunlarla yüzleşmek yerine Avro alanı üzerindeki biçimsel tartışmalara kilitlendi. Başka bir Avrupa olmaksızın başka bir Fransa da mümkün değil. Macron’un seçilmesi bahse konu problemlerin kolektif bir mücadelenin uğrağı olması için yeterli bir şart değil. Diğer taraftan, Le Pen’in seçilmesinin ortadaki problemlerin daima başka bir yöne saptırılmasının kesin bir reçetesi olduğu da muhakkak. Geçmişi bir boş levha gibi görmeyip gerekli dersleri çıkarmak gerekir. Neler olacağını ortaya çıkardığı, yeni bir şeylere meydan verdiği ve bununla birlikte korku da ürettiği için seçimler bizim açımızdan kaçınılmaz ve zorunlu bir uğrak olmanın ötesinde bir şey değil. Gözlerimizi açıp bunu aşmak bizim asli görevimiz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus